şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: sahte ölü)
  • (bkz: necrophilia)
    (bkz: asphyxiate)
  • (bkz: play dead)
  • günlerden birgün, işyerindeyiz. sabah saatleri. içerlerden bir hatun çığlığı kopuyor aniden. gayri ihtiyari sesin geldiği yöne doğru koşuşturuyoruz hatunu birileri mi kesiyor diye. ve beklenen kare; masa üstüne çıkıp bir eliyle eteğini sıvazlamış*abla o yaygaranın üstüne adeta lâl olmuş... diğer kolunu da işaret parmağına kadar dümdüz kasarak uzatmış, ojeli tırnağının ucuysa mekandaki kapı yönünü gösteriyor....

    refleks olarak işaret ettiği yöne bakıyorum, hemen kapının önünde hakkaten bir şey var. daha iyi bakıyorum; hassikktir! çıyan!

    çıyanın orada ne işi var demeyin. kamboçya'da çalışmıyorum elbette. ben ne bileyim ne işi var. belli ki bir işi var, gelmiş işte eleman. piyango gibi gelmiş …

    ee, tabi erkekliğe bok sürdürmüyoruz. göt üç buçuk atıyor eyvallah ama yaygarayı koparmıyoruz. çıyan lan bu sonuçta. tek hareketiyle adamın amına koyma potansiyeli gayet yüksek bir canlı... tam o sırada sol tarafta, tesadüf bizim temizlikçi ramazan'ı görüyoruz, elinde fırça... işte size doğru zamanda doğru yerde olabilen bir adamın gövdeye gelmiş hali.

    oldum olası herhangi hayvanın canını almayı sevmemişimdir. sinekleri tenzih ediyorum ama. onların gördüğüm yerde amına korum.

    neyse, gerçekten bu yaratığın ölmesini istemiyorum. insan hayatında kaç defa kanlı canlı çıyan görüyor ki? ramazan'a “sakın öldürme, bahçe kapısından sallayalım adamı” diyorum. çıyan koridorda can havliyle adeta bir ok gibi fırlayınca, gövdesine bahçe kapısı yönünde minik fırça darbeleri nakşediyoruz. en önde sürekli aksi istikamette yapınmaya çalışan çıyan, onun arkasında elinde fırçasıyla ramazan, onun ardında da elime kimin tutuşturduğunu bilmediğim o faraşla ben... altı üstü 10 metrelik koridorda toplam 5-10 vuruşla artık bahçe kapısına varmış bulunuyoruz. işte orada, yaklaşık yirmi santimlik o iğrenç, o kızıl, o boğum boğum, her biri ayrı telden çalan bilimum bacağın çıkış yaptığı o acaip gövdesiyle çıyanımız hiç beklenmedik bir hareket yapıveriyor; birden kıvrılıp o çift kıskacını gövdesine saplamasın mı?... tıpkı akrebin ateş çemberi içinde kalınca kendisini sokması gibi... o kadar darbe yedi ya, öleceğini sandı herhalde eleman ya da akreplere özendi heralde; "vay anasını" diyorum, “lan bu iblisin akreplerin o hareketinden ne zaman haberi olmuş?” diye geçiriyorum içimden. ramazan'la bakakalıyoruz. kısacası, vatandaş direk kendini felç ediyor abi. soktuğu kıskacının yavaş yavaş açıldığını, kendinden geçmeye başladığını, adeta anestezi uygulanan bir insanın kendinden geçişi gibi an be an izliyoruz. yavaş yavaş tüm hareketleri sönüyor. o kıpır kıpır bacakları kanat motorları yakıt bittiği için sırayla sönen uçaklarınki gibi tıkırdayıp birer birer duruyor... vee, işte ölümün o gri, o soğuk sessizliği...

    yine de hayatının sona ermesine sebep olmaktan kendimi bir şekilde suçlu hissediyorum. çaresiz, o cansız bedenini tabutu olan faraşa yükleyip bahçenin içine çıkıyoruz. ramazan ”ne yapalım“ der gibi bakıyor ve faraşı havadan yere doğru sallıyor. ve o cansız beden ağır çekimde yavaş yavaş toprağa düşüyor, yerden bir toz bulutu kalkıyor...

    gövdesinin toprağa değmesiyle beraber o top halinden saliseler içinde yeniden ok vaziyetini alması, bir yüz metre koşucusu gibi topuklaması var ki yavşağın... böyle deyim yerindeyse ikimiz de olay yerinde sik gibi kalıyoruz...

    o gün ayak üstü iyi sikti bizi adam. “helal olsun lan!” demekten başka elde avuçta bir şey kalmadı tabi. bahçenin içinde kısa sürede kayıplara karıştı sonra...

    en iyi senaryo dalında da oscar’ın sahibi oldu o sene bizim için.
  • önlenemez serdar ortaç sevgim yüzünden etrafımdaki herkes sürekli bunu yapmak zorunda kalıyor.
    serdar ortaç entrisi girdim çok kötüye bile basan olmadı lan. ibnelere bak.
  • bazı canlıların avcılardan kurtulmak için geliştirdikleri rol yeteneği isteyen savunma yöntemi.