şükela:  tümü | bugün
  • yaklaşık bir ay önce, masanın üzerinde duran motorumun anahtarını almış ve evden çıkmadan önce de bizimkilere arkadaşımın yanına uğrayacağımı söylemiştim. annem yanağımın tekinden öpmüş, babam da dikkatli olmamı söylemişti. yeni aldığım tam korumalı montumun ve kaskımın içinde güvendeydim, yıllar boyu hayalini kurup posterini de duvarıma astığım yamaha fazer'ım ise aşağıda beni bekliyordu. abimle her hafta sonu çıktığımız yolculuklar, çalışmakla geçen hafta içinin tüm sıkıntısını alıyor ve kendimizi rüzgarın içinde, bir gün batımının kızılında buluyorduk. yol, bazen bir ayçiçek tarlasının kenarından bazen de bir koyun sürüsünün ortasından geçiyordu. bir zeytin ağacının altında piknik yaptıktan sonra, kasklarımızı takıp yola devam ediyorduk. nereye vardığımızın pek bir önemi olmuyordu, gün tamamen batmadan ya bir pansiyonda kalıyor ya da eve dönüyorduk. motorumla çok mutluydum, hayattaki en büyük hayalim buydu ve kendimi onun üzerinde tamamlanmış hissediyordum.

    aşağı indim ve anahtarı son kez çevirip yola çıktım, işte yeniden sonsuz bir özgürlük duygusu. arkadaşımın evi beş kilometre ötede de olsa fark etmiyordu, her saniyesini seviyordum bu duygunun. kırmızı ışıkta durdum, huzurluydum. gün içerisinde müdürle yaptığımız görüşmelerin zerresi kalmamıştı, motorun üzerinde özgür bir kuştan farksızdım. motor, benim kanatlarımdı. yeşil yandı ve birden öne atıldım. arabayla binlerce kez geçtiğim yol bile motorun üzerinde bir başka geliyordu, yıldızlar arası yolculuk yapar gibi büyük bir heyecanla bakıyordum yola.

    arkadaşımın evine varmadan önceki son kavşakta ters giden bir şeyler oldu, önümdeki beyaz şahin sinyal vermeden aniden önüme kırdı. hızım çok fazla olmamasına rağmen, motorum aracın yanına çarptı ve dengemi kaybettim. bir eylül akşamında, çok sevdiğim yamaha'm kontrolden çıktı ve ben kafamı yol boyunca ilerleyen refüje çarptım. şimşek çakmasına benzer bir şey duyduğum son ses oldu ve bana çarpan aracın farlarını söndürerek yan yola saptığını gördüm. bir şeylerin sonuna geldiğimi hissediyordum.

    boylu boyunca yerde uzanan benim bedenimdi fakat ben en ufak bir acı duymuyordum. koruma montum ve kaskım hala üzerimdeydi fakat ben, o bedenin içinde değildim. her şeyi biraz yukarıdan izliyordum ve hafiftim. biraz zaman geçtikten sonra bir ambulans geldi ve beni aldı, ilçe hastanesi durumumun acil olduğunu söyleyip antalya merkeze yönlendirdi. ambulansta babam da vardı, annem ise arkadaki araçta, dayım ve kuzenlerimle birlikteydi. onlara kendimi iyi hissettiğimi söylemek istedim ama duymadılar, hemen yukarılarındaydım fakat babam sürekli sedyede uzanan bana bakıyordu. ben dikkatliydim baba fakat önüme kıran herif dikkat etmedi. hastanenin acil servisine ulaştığımızda, abimi de arkadaşlarıyla birlikte beni bekler buldum. abim, beni anlardı ve dinlerdi. yargılamaz ya da nasihat etmezdi, desteklerdi. şimdi de beni duyacağını biliyordum fakat ilk şokun etkisiyle biraz daha beklemem gerekiyordu. ambulanstan sedyeyle çıkardılar, o beden benim değildi artık. abim yüzünü duvara dönüp ağlarken, onun omzuna dokundum fakat o anki telaşla hissetmedi.

    ameliyatıma giren doktor, durumun epey ağır olduğunu ve sadece gençliğime güvenerek bu ameliyatı yaptığını söyledi. bir mucizeden bahsediyorlardı fakat ben iyiydim, bedenimin ve yerçekimin ağırlığından kurtulmuştum. ameliyatım saatlerce sürdü ve sabaha karşı bittikten sonra beni uyuttular. bir gün sonra belli olacakmış her şey fakat doktor pek umutlu konuşmadı. yaşarken de inatçı olduğum için, ölüme de kafa tutacağımı düşündüler. motor almamamı söylemişlerdi fakat almıştım, tekvando yerine derslerime çalışmamı söylemişlerdi fakat 68 kiloda bölge birincisi olmuş ve altın madalya ile dönmüştüm, klasik gitar yeter demişlerdi ama ben elektrogitarımla fade to black'in solosunu atmış ve konserler vermiştim. içimdeki ateşi takip ettiğim için ben olmuştum ve seçimlerimi kendim yapmıştım, eğer birisi bana nasıl ölmek istediğimi sorsaydı, muhtemelen motorumun üzerinde derdim. kör bir kurşunla, malzemesinden çalınmış bir binanın enkazında ya da tüm yaşlılığım ve hareketsizliğimle bir yatağın üzerinde hayata veda etmek istemezdim. belki de erken gideceğimi bildiğim içindi dolu dolu yaşama arzum. başkasının bir ömre sığdıramayacağını 24 seneye sığdırmış ve döngümü tamamlamıştım. en büyük hayalim evlenmek ya da çocuk sahibi olmak değildi, sadece motosiklet ve gitar çalmaktı. 27 eylül akşamı da evde biraz gitar çaldıktan sonra motoruma atlamıştım. çemberimi tamamlamıştım ve abim de bunun farkındaydı.

    ameliyattan bir tam gün sonra, doktor hiçbir umut olmadığını ve beyin ölümünün gerçekleştiğini söyledi. kalbim hala atıyor ve göğüs kafesim inip kalkıyordu fakat ben onun içinde değildim artık. ne çok sevenim olduğuna şaşırdım, hastaneye akın akın insan geliyordu. annem ve babam çok bitkindi, onlara söylemek istediklerim ise çığlıklar nedeniyle duyulmuyordu. ben iyiydim, istediğim gibi bir hayat yaşadıktan sonra zamanımı doldurup gitmiştim sadece. hastanenin uzak bir köşesinde yere bağdaş kurup oturan abimin yanına gittim, antalya'daki arkadaşları bir an olsun yanından ayrılmamıştı. bir işaret vermeliydim herkese, toprağın altına girecek olan ben değil beni bir süreliğine taşıyan bedenimdi. ben yukarıda olacaktım, bedenimden kalanlar ise başkasına umut olacaktı. birisine nefes, diğerine ışık olacaktı organlarım.

    acil servisteki odada, bizimkiler organlarımı bağışladıklarını söylediler ki zaten, ben de çok önceden bunu belirtmiştim. benim artık hiçbirisine ihtiyacım yoktu. görmek için göze, nefes almak için ciğere ve geri kalan her şeye. ben hala vardım, ruhumun özgür olduğunu hissediyordum ki motor sürerken bile bu kadarını hissetmemiştim. hastanenin üst katlarındaki bir odada abim, annem ve babamın arasında durarak benim artık cennette olduğumu ve huzurlu olduğumu hissettiğini söyledi. insanların istediklerini sürekli erteleyip yarım yamalak yaşadıkları bir hayatta, ben ne istediysem yapmıştım. kimseyle dargın ayrılmamış ve onların hayatında bir iz bırakmıştım.

    aradan bir gün geçti ve cansız bedenim, hastaneden çıkarılıp bir araca bindirildikten sonra yıkanmak için mezarlığa götürüldü. oradan sonra da hayatımı geçirdiğim ilçeye doğru konvoyla yola çıktık. 10 temmuz 1987'de bir cuma günü geldiğim hayattan, 30 eylül 2011'de yine bir cuma günü gidiyordum. iyi olduğuma dair bir işaret vermemin zamanı yaklaşıyordu. abimle en sevdiğimiz şarkı rajaz, bize her şeyi zaten söylemişti şu dizelerle:

    the souls of heaven
    are stars at night.
    they will guide us on our way,
    until we meet again
    another day.

    tabutum, araçtan çıkarılıp musalla taşına kondu. camii'nin bahçesine sığmayan insanlar göğüslerinin üzerinde benim fotoğrafımla yola taştı. hemen en önde babam ve abim vardı, babamın yüzüne düşen gölge beni üzüyordu fakat biraz sonra, artık gökyüzünde olduğumu göstermenin sırası gelecekti. cenaze namazım bittiği an hava kapandı ve gök gürledi. tabutum, camiden çıkarken de yağmur başladı. yağmur olup benim için orada olan insanların üzerine yağdım ve mezarlığa kadar dinmedim. insanların omuzlarında giden bedenim artık benim değildi, ben artık yukarıdaydım ve abim gökyüzüne baktığına göre bunu yeterince anlatabilmiştim. tabutun kapağı açıldı ve kefene sarılmış bedenimi çukura indirmeye başladıkları an yağmur da dindi. bulutlar dağıldı ve güneş açtı. sırılsıklam olmuş insanlar açan güneşte ışıldarken benim, toprağın altına giren değil, bulutların arasında dolaşan özgür bir ruh olduğuma emin olmuşlardı. hemen mezarımın ardındaki tepede dikildim ve kalabalığa baktım, abim de kafasını çevirip bana baktı. yaşarken beni en fazla anlayan adam, ben gittikten sonra da yalnız olmadığımı anlatmıştı. olimpos'un pek kimseler tarafından bilinmeyen köşelerinde bira içerken hemen her şeyden konuşmuştuk ve ölüm de buna dahildi. söylenmemiş sözler canımızı acıtmayacaktı, ne var ne yoksa anlatmıştık birbirimize. ceneviz kalesinin arkasında kalan küçük bir taş köprünün üzerinde yine konuşurken, 26 kasım'da olimpos'ta kalmak üzerine birbirimize söz vermiştik. sözümüzden dönecek değiliz, ikimiz de orada olacağız. ben gökyüzünde bir kartal gibi süzüldükten sonra abimin omzuna ineceğim, o da her gün yaptığı gibi benimle konuşup ben bir şey anlatınca da dinleyecek. kardeşliğimiz sonsuza kadar devam edecek.

    ölünce bir şeyin bittiği yokmuş, sadece geride kalanlara ara sıra mesaj vermem gerekiyor. burada da çok güzel insanlar var, geçen hafta marco simoncelli diye birisi geldi; aynı yaştaymışız ve ikimiz de motosikletin üzerinde veda etmişiz hayata fakat o motogp'de yarışıyormuş. onunla bıkmadan motosikletler hakkında konuşabiliyoruz, gitar tekniği konusunda da inanılmaz adamlar var. zamanım bol, artık işe gitmek ya da teslimat ve raporlarla uğraşmak da yok. burada mutluyum, abim aracılığıyla bunu bizimkilere de söylüyorum. ara sıra onun rüyalarına giriyorum; eskiden yaptığım gibi gitarımla bir şeyler çalıyorum. ilk gitarımı bana o almıştı; ben de son gitarımı, yamaha pacifica'mı ona veriyorum. yıldızlara bakıp rajaz dinlediği zaman onunla aynı notaları duyuyorum.

    ...

    kardeşim, can dostum daha güzel bir yere gideli bir ay oluyor. hayatımın en uzun ayı, en zor günleri oldu fakat geçirdiğimiz güzel günleri düşündükçe üstesinden geliyorum. ölümü kabullenmek, nereden baktığıma bağlı olarak sürekli değişiyor. bazı günler aynı şeyi yüzlerce kez kabullendiğimi fark edince, bunda başarısız olduğumu görüyorum. bir varmış bir yokmuş derler ya hani masallar, onun ne kadar gerçek olduğunu geriye sadece anların kaldığını fark ettiğim için görüyorum. geriye sadece güzel anlar kalıyor. motosikletle eve dönerken ardımızda batan güneşi hatırlıyorum. cennette gibiydik. sabahın köründe yayladan geçerken bir ayçiçek tarlasının kenarında, evde hazırlayıp folyoya sardığımız sandviçleri yemiş ve yüzümüzü, aynı çiçekler gibi güneşe dönmüştük. sedir kaplı ormanların arasından geçip, deniz kenarına indikten sonra denize koşmuş; bazen de yağmurun altında kalmıştık. birasına pes oynamış, bir keresinde de bira alacağımız parayla gidip muhabbet kuşumuz panpa'yı almıştık. iki iyi dost olduk zamanla, beraber çok zaman geçirdik. şimdi düşününce, hayatımda aldığım en iyi kararın istanbul'dan dönmek olduğunu görüyorum. başka bir şehirde ya da ülkede de olabilirdim, kardeşimle yoldaş olmadan da onu uğurlayabilirdim oysa şimdi beraber geçirdiğimiz son günü hatırlayınca bile içim huzur dolu oluyor. çemberini tamamlamış ve istediği gibi bir hayatı yaşamış güzel yüzlü çocuğu, dalyan gibi delikanlıyı yukarıda bir yerlerde beni beklerken düşünüyorum.

    huzur içinde uyu canım kardeşim, günün birinde tekrar buluşacağız. seni seviyorum.
  • olumle ilgili en buyuk yanilgi bireyin ba$ina geldigi sanrisidir. halbuki bu dogru degildir. olum bireyin ba$ina gelmez, kalan herkesin ba$ina gelir. birey tarafindan ya$anmasi ya da tecrube edilmesi asla mumkun olmayan bir $eyin ba$a gelmi$ atfedilmesi en ba$ta akla yatkin degilken, "talihsizlik", "cok yazik", "vah vah" diye yaftalandirilmasi da bu yanli$ anla$ilmadandir.

    halbuki olum sadece kavu$masiz bir ayrilik buruklugunda mayho$ bir meyvedir.
  • ölüm, başarısızlık kavramından yoksundur. ölümden dönmek, kötürüm kalmak vardır ama yarım yamalak ölmek diye bir şey yoktur. bir kere öldün mü herkes kadar mükemmel bir ölüsündür. hepimizin başarılı olacağının garanti olduğu tek şeydir.

    halbuki doğum öyle değildir. herkes için zordur, meşakkatlidir. doğumun tarihi başarısızlıklarla doludur. anne de bebek de doğumda büyük bir sınav verirler. doğduktan sonra doğmuş kalacağının da garantisi yoktur. yeni bir hayat gelirken adeta ömürlerden ömür gider.

    başlangıcı bile bu kadar zor olan bu bol kavgalı, tökezlemeli hayatımızın sonunda ölümün hep kusursuzca varacağımız bir kilometre taşı olarak durmasında bir rehavet var. hiçbir gücün ölmemize engel olamıyor olması, bizleri ondan alıkoyamıyor olması da her canlıya haşmet katıyor. hayatımızı ne kadar sıkıntılı, sendeleyerek yaşarsak yaşayalım onu iade ederken her birimiz bunu kusursuz bir maharetle, kovan ören bir arının şaşmaz zerafetiyle beceriyoruz. gözlerimizi yummuş durgun halimizde hiç değişmeyen bir üstümüzden büyük yük atmışlık oluyor. hiç her şeyini kaybetmiş gibi durmuyoruz. tam tersine nihayet hayattan kurtulmuş görünüyoruz.

    ne olursa olsun en basit, önemsiz görünen bir hayat bile pürüzsüz ve kusursuz veda ediyor bu dünyaya. velhasıl, çok güzel ölüyoruz.
  • keşke bir dinim olaydı dediğim tek an.
    belki fatiha okurdum geçerdi.
    ama böyle olmuyor lan, ''canımmm, şu an o o kadar güzel bir yerde ki'' diyemeyince geçmiyor.
    neredesiniz bilmiyorum. sadece toprağa mı karıştınız, boyut mu atladınız, ne yaptınız bilmiyorum.
    ama biz kalanlar çok acı çekiyoruz ibneler.
    bizi bırakmayın lan artık yeter.
  • vucut tamamen olmeden hemen once yuksek miktarda endorfin salgilar. ve boylece yasayacagi bu en son deneyimin mumkun oldugunca acisiz, agrisiz gecmesi saglanir.
    (bkz: discovery channel)
  • 12 ocak 2012. öğle vakti.
    sıradan, soğuk bir ankara günü. mavi gözlü zayıf adamın, yeşil gözlü şişman kadın hakkında kurduğu bildik cümle. aslında yeterince açık, bir daha görülemeyecek olmanın hissetirdiklerini anlatmakla kıyaslanınca. ellerinden gelen her şeyi yapmışlar ama maalesef seni kaybetmişler. doktorunun samimiyetinden en ufak şüphem olsaydı, bu boktan kalıbı kullandığı için onu öldürebilirdim. içimden geçmedi değil. sonra vazgeçtim. nasıl anlatırsa anlatsın, yoğun bakım salonundan canlı çıkmayacaktın. ve tüm kalbimle inanmıştım ''kendi anne babamızla ilgilenir gibi ilgileniyoruz'' deyişine doktorun bir gün önce...

    mavi gözlü adam baş sağlığı diledikten sonra, senin morga indirileceğini, bizim de gidip orda beklememiz gerektiğini söyledi. indik. adamlar seni getirdiler. cüssenden tanıdık. yüzün dahil olmak üzere, paketlenmiştin beyaz örtüyle. köy evlerinin bir köşesinde duran, bez torbanın içindeki un gibi. seni sardıkları örtünün her yerinde kanın vardı. yüzünü açtılar. elimi alnında gezdirdim. sıcaklığın kalmamıştı ama çok da soğuk değildin. sarılmak istedim. izin vermediler. sanki uyuduğunu sanıyordun ama bu işte bir bokluk olduğunu da sezmiştin gibi geldi bana.

    kızın kendini ordan oraya çarptı. yere yatıp kollarını bacaklarını savururken, ters dönmüş bir hamamböceğinin çırpınmasını andırıyordu. kaldırıp ordaki sandalyelere oturttular. sustu.
    damadın, senin bir an önce karşıyaka mezarlığına götürülmen gerektiğini insanlara söyleyip duruyordu. elinden gelse aynı saat gömerdi belki.

    ameliyathane, yoğun bakım, morg, cenaze arabası, karşıyaka mezarlığının camisindeki çekmece. tam olarak böyleydi istikametin. ertesi güne kadar. çünkü bilirsin, cuma günü defnedilmek daha hayırlı. öyle diyorlar.

    sağlığında banyo yapmak için yengemlere gidermişsin daha çok. tek yaşadığın evde, kayıp düşmek, öylece bulunmak seni korkuttuğundan. ve sırtını keselemesi için çağırdığın yengeme vasiyetinmiş, öldüğünde seni yıkaması. onunla beraber geldik yanına cuma sabahı sekiz civarı. başka bir cenazeyi yıkıyordu görevliler o sırada. işleri bitince, önce kahvaltı yapacaklarını, daha sonra seni yıkayabileceğimizi söylediler. hayat nasıl da devam ediyordu. durduğun çekmeceye en fazla beş metre uzaklıktaki küçük odada kahvaltı yaptılar inanabiliyor musun?

    sıra sana geldi. yedi kişi zor taşıdık o çelik masaya seni. hükümet gibi kadındın vesselam. ben, yengem, iki görevli kız ve bir hoca kadın, üzerindeki kanlı örtüyü çıkardık, saçlarını lastikle toplamışsın kim bilir ne zaman. onu kesip açık bıraktılar saçlarını.
    seni daha önce nerelerde yatarken gördüğüm geldi aklıma. yatakta, koltukta, halının üzerinde, kumsalda, piknik örtüsünün üstünde...
    o soğuk çeliğin üstünde yatmanı, sebebi ölüm bile olsa kabullenmenin imkanı var mı sanıyorsun yoksa? senden önceki merhumenin ardından sadece su tuttular oraya. ve aynı plastik eldivenler dokundu sana.

    yıkadıkça akıyordu kanın çoktan patlamış dikişlerinden. sol bacağını artık normal kabul etmek mümkün değildi. ilk kez çürümüş bir insan bacağı gördüm. ve bir ara, yarım dakikalığına falan itiraf etmeliyim ki inanılmaz kötü bir kokuyla doldu oda. sonra geçti. yerini sabun kokularına bıraktı. kadınlar seni yıkarken bir sürü dua okudular. sırtında, kollarında, bacaklarında her yerinde morluklar vardı. galiba uzun süre yatmak zorunda kaldığın için.
    en kötüsü neydi biliyor musun? iyi ki görmedin. ölüm sertliği dedikleri var ya hani, o yüzden kaskatı kesilmiş bedenini sağa sola sanki tahta çevirirmiş gibi çevirip yıkamaları. bu çok ağırıma gitti. önceden, uykudan yeni uyandığında saçların başının arka tarafında yoğunlaşarak havaya doğru dikilirlerdi. biraz korkardım o zaman senden. ama seni çevirirlerken havaya dikilen saçlarından korkmadım hiç. bırak güç kullanarak hareket ettirmeyi, kendiliklerinden savrulan tek parçan olmaları hoşuma bile gitti.

    -ve bu satırları okuyan, öldüğümde bir şekilde yakınlarımda olacak olan birisi olursa eğer, vasiyetim olsun; o pamuğu istemiyorum. çok ciddiyim. bedenimi rahat bıraksınlar. sağlığımda kaç gün abdestli gezmişim ki, öldüğümde abdestimin bozulma ihtimaline karşı tıkacak plastik eldivenli eller bir tarafıma pamuğu? kimi kandırıyoruz?-

    ben kefeni daha değişik şekilde satılır sanıyordum. nasıl olduğunu düşünmemiştim ama böylesi çok garip geldi. tam takım. kadınsan eğer baş örtüsü de koyuyorlar takımına. tabutun baş kısmına örtülsün diye. kefen, baş örtüsü, sabun, lif, kına, havlu, çörek otu. bazı paketlerde gül suyu da oluyormuş. sanırım o biraz bahtına. ama zaten gasilhanede bir sürü gül suyu şişesi mevcuttu, senin takımında olmasaydı bile. yaşlıların, kefen parası olarak biriktirdikleri demek bu altı-yedisi bi' yerde içinmiş.

    kanın akmaya devam ettiği için, kefene sarmadan önce -yengem her ne kadar herkese anlatırken ''muşamba'' dese de- üzerine önce havlu, sonra poşet sardılar. bildiğin siyah çöp poşetlerinin yandan yemişi. hiç de muşamba falan değildi. kefeni sararlarken, bir an için o bez parçası senden daha önemliymiş gibi geldi bana kadınların davranışlarından. sertleşmiş tahta gibi olan bedenini evirip çevirdiler. halbuki sen daha sabit kalmalıydın sanki. kefen sana uysaydı, sen değil. peygamber ''çörek otu, ölümden başka her derde devadır'' dediği için, sararlarken kefenin içine çörek otu attılar. gülmek istedim, gülemedim. bir de ayaklarına ve ellerine kına döktüler. onun hikmeti nedir bilemiyorum. benim ellerime yakardın küçükken. bir gece ellerime çorap sarar, öyle yatırırdın. sabah olunca çorapları elimden çıkarır, kınaları güzelce yıkardın. o kırmızılık, zamanla siyaha yakın bir renk alır, sonra yeniden kırmızılaşır, zamanla açık turuncu ve sarı olup, kaybolurdu. ama biz sana kınayı yakmadık. sadece döktük eline ayağına. dalga geçer gibi. öldüğü için kına mı yakılır bir insana? artık hangi saçma geleneksel bir mantıkla yapılıyor bilemiyorum. gül suyu olayını sevdim ama. tabutuna sarılıp ağlarken mis gibi kokun geliyordu burnuma. gül suyunu çok seversin.

    kefenle güzelce sarılıp, yırtılan parçalarıyla da bağlandıktan sonra artık üst kata çıkma hakkını kazandın. cenaze namazını kılacaktı erkekler cuma namazından sonra. beklemeye başladık. senden sonra tam on altı cenaze daha yıkanıp geldi. karşıyaka mezarlığının o kadar büyük olmasına şaşmamalı. bir seferde on yedi cenaze. dile kolay. tabutların çevresinde toplanmış kadınların çoğu ağlıyordu. bir ara feryatlar o kadar yükseldi ki, hangi grup cenazesine daha fazla ağlayacak, gibi bir yarışma düzenleniyor sandım. kısacası gülkız babaannem, orda olmaman gerekiyordu.

    dörder beşer okudu hoca isimlerinizi, teker teker kılınmadı cenaze namazlarınız. savaş zamanı olmasa da, büyük şehir yoğunluğu. erkekler önde, kadınlar arkada haklarını helal edip, iyi bilirlerken, cenaze namazı kılınmaya başladığında dedikodu yaptı kadınlar. çok ilginç geldi. bazı hemcinslerinin de cenaze namazı kılmasını ayıplıyorlardı. neymiş efendim, kadınlar cenaze namazı kılmazmış. boş işler.

    cenaze arabalarına götürülürken karışmayın diye tabutların üzerine isimlerinizi yazmıştı görevliler. sevdiğin bir insanın adını o beyaz kağıdın üzerinde görmek kolay değilmiş. senin mezarın camiinin hemen altındaki yolun solunda. amcama, yani oğluna yakın. ayrı geçen on iki yılın hasretini giderirsiniz artık ana oğul. ''seni tabut da almaz gülkız hanım'' derdi yengem şakasına önceden. hakikaten de biraz yan koyabildiler tabutuna. yıllardır tam yüz kilo gelmeyi nasıl başardıysan, bir şekilde sığdırmayı öyle başardılar.

    herhangi bir mezarlığı seven insan var mıdır bilmiyorum fakat ben bu karşıyaka mezarlığını hiç sevmedim. yokuşların arasına insan gömüyorlar. en iyi ihtimalle italik harfler gibi durabildiğimiz bir yere omuzlarda taşınarak getirilmeni bekliyorlar. gören de koca ankara sadece dağ, taş, tepeden oluşuyor sanar. bir süre sonra bedeninin yumuşak kısımları kalmayacak olsa da, yine de sıkış tepiş o kadar yan yana, o kadar boş olan her yeri değerlendirelim mantığıyla gömülmen hoşuma gitmedi.

    erkekler tuttu kefeninin uçlarından. özenerek yerleştirdiler buz gibi çukura. hemen yukarıdan sana bakıyordum. montumun içinde donarken, o bez parçasının içinde üşüyüp üşümediğini düşündüm. kıble, sana göre sağdaymış. o yüzden başını ve bedenini hafif sağa çevirdiler yatırıldığın yerde. sadece bacaklarının olduğu kısma biraz toprak attılar. sonra beton kuyu kapaklarına benzer, ince yassı dikdörtgenden yapılmış gri üç taşla kapattılar üzerini. yüzün ve o kuyu kapakları arasında tahminimce en fazla otuz santim falan bıraktılar. sonra da işte ilerde mezar taşının koyulacağı yere kadar toprakla kapattılar mezarını. artık ne zaman birisi çıkıp, ankara'nın griliği geyiğini yapacak olsa aklıma sen geleceksin. ankara gri bir mezar kapağı. sen toprağın altında yatarken, başında dikilip sakince dua okuyan insanlara baktığımı hatırlıyorum. gözümü açtığımda bileklerimi ovan, bana su içirmeye çalışan kalabalığın ortasında buldum kendimi.
    aklıma yıllar önce seninle bindiğimiz bir belediye otobüsünde sıcaktan bayıldığım geldi. gözümü açınca o kadar insanın seni sakinleştirmede başarılı olamadığını görmüştüm. mezarından çıkıp ''yavruuuumm ne oldu sana kuzuuumm'' diye ortalığı yıksaydın yine keşke. buna bile tepki veremediysen, gerçekten öldün galiba gülkız babaannem.

    ve biz mezarlıktan sonra senin evinde gidip yemek yedik. sonra da helva. yemek istemeyenler için de kılıfı hazırlanmış gelenek ayağına ''yiyin yiyin, onun canına gidiyor'' inandık mı? senin canına nasıl gidebilir ki? o değil de, biz seni çok seviyorduk babaanne. seni o kadar çok seviyorduk ki, sen buz gibi mezarda yatarken, biz yemek yedik. başka nasıl olabilir bilmiyorum. ilgilenmiyorum da. ne kadar ikiyüzlü olduğumuzu iyi ki görmüyor ölüler...

    ne güzel bir isim seçmiş sana ''gülkız'' diyen. öyle demiş ve sen de o zor hayatına rağmen itiraz etmeden gülmüşsün. aklımda hep bir şeylere nefessiz kalana kadar güldüğün anlar var. ne zaman kemençe sesi duysan hepimizi yan yana dizişin, her telefon açışımda ''kurban olurum seslerine yavruuuum'' diye bağırman... ama en çok da son iki yıldır bir türlü yanına gelemeyişim yüzünden ''seni çok özledim yavrum gel de göreyim ne olur'' diye ağlaman yiyor içimi.
    sağlığında son kez göremedim, konuşamadım ya nefret ediyorum kendimden. anjiyonun ardından apar topar by pass ameliyatına alınırken, telaşlanmayayım diye haber yollatmamışsın. daha neyde telaşlanılacaktı... durumun ağırlaştığında artık mecburen haber vermişler bana. tam iki yıl bir fırsat yaratıp gelemeyen ben, akşam onda aldığım haberle, sabah yedide yanındaydım. demek ki mesafeler en yakındaki uçakla hemen halledilebiliyormuş. demek ki istesem gelirmişim önceden de. gelmedim. ama yemin ederim ki istemediğimden değil. haftaya gideyim, gelecek ay gideyim, şu tatilde gideyim... hep koşturmaca be babaanne. ya da belki sadece babama çektiğim için.

    yoğun bakımda, mavi gözlünün ''her an kaybedebiliriz'' demeleriyle toplanan kalabalığı ilk gördüğümde şöyle en az üç dört çocuk doğurasım geldi ilerde. torunların ve torunlarının çocukları sadece elliye yakındı. bir kadının sebep olduğu onca can. dedim ki içimden, yaşlandığımda falan iyi olur. biri bakmasa biri bakar. ne güzel toplanmış hepsi. yoğun bakım salonunun hemen önünde, fısır fısır miras konuştuklarını duyunca fikrim değişti. ve seni gömdükten sonra tırım tırım bütün çekmecelerde altın arayan halam yani öz kızın tamamen sildi. ben uzak bir şehirde olduğum halde, annem ve oğlun ben küçükken boşandığı halde bendeki emeğinin hakkını ödeyemem. kaldı ki seninle aynı şehirde olan bütün torunlarının ve çocuklarının hepsinin üzerinde bir ömürlük emeğin var. fakat hepsinin ne kadar boş olduğunu görmediğine sevindim.
    dört evladının, biri hariç, ki kendisi rahmetli oğlundur. diğerlerini çöpe atmak lazım. diğer oğlun yani babam, cenazene bile gelmedi. bundan aylar önce kendisinin öldüğüne dair bir haberler uçurmuştu bana. çok umrumda olmadığı için deşmemiştim. fakat yengemler deşmiş. senin bunlardan haberin yoktu dayanamazsın diye. uzun lafın kısası, ölmemiş. 118'ler sağolsun, bir sürü numarayı tek tek arayarak buldum onu. söyledim. yok azerbaycan'daymış da, bi' şeyler bi' şeyler... zaten on yıl önce evdeki hakkını almak için tutturduğunda senin kolunu ve kapını kırdıktan sonra bir daha hiç arayıp sormayan bir adamın, kalkıp gelmesini beklemiyordum. oğlunun babam olmasından utandığım çok zaman oldu şimdiye kadar babaanne. ama onlarca kişinin ''demek baban gelmedi'' deyip yüzüme bakmasıyla yüzlerce kez yerin dibine girdim. halam desen biliyorsun yarım akıl bile değil. zorlasan belki çeyrek. hayatta kalacak kadar kafasının çalışmasına şükretmek lazım. ama o birkaç hücresiyle altın bulmaya çalıştı. diğer kızın da cenazene gelmeyenler arasındaydı. aynı şehirde, hatta aynı semtteki diğer gerizekalı kızın. torunların ve onların çocuklarından da gelmeyenleri tek tek saymak istemiyorum artık. ama bütün çabaların boşaymış, bu bana verdiğin son ders. belki de dedemin hala oğlun olması sebebiyle, ya da sonraki kuşağın da hep akraba evliliği tercihiyle bilmiyorum, ailede akıllı adam sıkıntısı var. herkes bir tuhaf. ve ankara'nın göbeğinde doğup büyüdükleri halde nasıl o kadar cahil kalmayı başardığını anlayamadığım yakın akrabaların ayrı komedi. okumayı güç bela başarıyorlar fakat tespihle yetmiş bine kadar bir şeyleri çekip dualarlerken matematikleri hayret vericiydi. elli yasin'i paylaştırırlarken mesela, alkışlamak istedim. şimdi önlerinde yedi, kırk ve elli ikinci günlerinde dualanması için toplanması gereken sayılar var. umarım karıştırmadan halledebilirler. ki zaten her şeyin yolu da hazır şu canım memlekette. ''eksikleri melekler tamamlar'' temiz iş.

    dünya, gelmiş geçmiş en güzel yoğurt çorbalarını yapabilen kadını kaybetti. yani sadece seni tanıyanları ilgilendiren bir hadise değil vefatın. ve hiç tanımadığın halde sevindireceğin onlarca çocuğun hatıralarında yer edemeyecek oluşuna üzülüyorum. ceplerinde şekerler, çikolatalar, hatta nerden bulduğunu bilmediğimiz oyuncaklar... arkandan tespih çekmek saçma geldi. eğer ki varsa bir cennet, biliyorum gülümsettiğin çocuklar bile yeter en güzel köşesinden bir yer bulmana. gömülmenden iki saat sonra yemek yemiş insanım, yüzlerce yasin okusam ne manası var?

    ne çok severdin evini... son kez gördüm sanırım senin yerleştirdiğin şekilde eşyalarını. yirmi bir yıllık hayatım hiç kalır, elli küsur yıllık evinin yanında. o kadar anıyı nasıl taşımış hayret. kapının önündeki tahta sandığın üzerine koyduğun minderi buldum. mevsimi değildi aslında. sen genelde bahar ve yaz döneminde orda oturur, saatlerce bakardın karşıdaki parka. ben de baktım. ama bir şey göremedim. belki sen görüyordun orda eski fotoğraflar arasından bulduğumuz günleri. eskiden henüz orda park yerine askeriye olan günleri, ya da bahçede yapılan onlarca kişilik dev piknikleri, oğullarının sünnet düğünlerini, veya kızlarının gelinlikle çıkıp gidişlerini... neler görürdün baktıkça kim bilir.
    ev sevgim kesinlikle senden geçmiş bana. anısı olan eşyalara bağlılığım falan. ne kadar aptalca bir huy olduğunu anlamak için belki de ölmek gerekiyor. kirlenmesin diye üzerine bir şey örtmeden oturmaya kıyamadığın koltuklara, kaç gündür onlarca kocaman kıç oturdu. yıpranır diye yıkatmaya kıyamadığın, kirlenmesin diye inanılmaz dikkatli kullandığın battaniyeni, halıların örtmediği yerleri kapatması için yere serdiler. dolabında hiç giymediğin birbirinden güzel giysiler kim bilir kimlerin elinde üç günde eskiyecek. sen de sürekli aynı eskileri giydiğinle kaldın işte. her şeyin karneyle alındığı, bir çok şeyin paran olsa bile alınamadığı yılları gören pek çok yaşıtın gibi, her şeyi idareli kullanma hastalığına sahiptin. yarım ekmeğe bir parmak peynir, buz gibi evde açılmayan kombi, yamalı çoraplar, eski kumaşlar birleştirilerek yapılan tuhaf bezler... yemeyip, içmeyip, ısınmayıp, kendi canından kısarak biriktirdiklerin hiç olacak. adil değil.

    kötü olduğun haberini alıp hastaneye geldiğimde izin aldım doktorundan, yanına girmek için. yan yana yatan bir sürü hastanın içinde hemen çarptın gözüme. bir gözün hafif açık, sanki az önce senin beş katın birisinden öldüresiye dayak yemiş gibi yatıyordun. her yerinde kablolar, solunum cihazının ağzına giren borusu... morarmış ayaklarına kıyamayıp örttüm üzerlerini. elinden tuttuğumda önce hiç oralı olmadın. yüzüne dokundum. omuzlarına da. ellerinin soğukluğu yoktu hiç oralarda. kulağına yaklaşıp ''ben geldim'' dedim. ''babaanne ben geldim''
    bacaklarını oynatmaya başladığında hemşireyle göz göze geldim. onun gülümsediğini görünce anladım sana zarar vermediğimi. hortuma inat çıkarmaya çalıştın ya dilini, bir şey söylemek ister gibi. elimi o kadar güçlü sıkan sen olamazsın şu an toprak altında yatan.
    sakin olmanı, her şeyin düzeleceğini, benim hemen kapının orda seni beklediğimi, konuşmak için çok zamanımız olduğunu anlatırken elimi sıkıp, baş parmağınla elimin üzerini okşuyordun. sonra yine bir şey söylemeye çalışıyor, başaramıyordun. bu şekilde tam beş yüz seksen yedi yıl geçti birileri beni ordan çıkarana kadar.
    eskiden olduğu gibi yanına kıvrılayım, kokunla uyuyayım istedim. belki yine yüzümde öpmedik yer bırakmayarak uyandırırdın beni. nazlanırsam gıdıklardın. sen bütün gürültünle horlar, ben umursamazdım... olmadı.

    1923'te başlayan hikayen, 2012'nin soğuk bir gününde son bulmuş oldu. bana hep, sanki ben yaşlandığımda bile sen yine aynı yaşlı halinle yanımda olursun gibi gelmişti. yokluğun o kadar uzak bir ihtimaldi ki, ciddi ciddi aklımdan hiç geçmemişti. unutmadan, sanırım yetmiş küsur yıldır takıyor olduğun küpelerin, asırlık radyon, elinden hiç düşürmediğin tespihin, ördüğün beş çift patik ve hala beyaz saçlarının, kokunun durduğu baş örtün bende. daha iyi saklayabilecek başka birini tanımıyorum. için rahat olsun. benim içimi rahatlatmak istiyorsan eğer, tek bir sorum var sana. cevaplayamayacak olduğunu bilsem de, mucizevi bir şekilde ulaştırma yolları varsa eğer o taraflardan, beklerim gülkız babaannem;
    bana ne diyecektin?
  • ölüm, geride kalanlar için hayatın derdini sikeyim butonudur.

    kendine derdine daldığın, hayatı sorgulayıp, bir şeyleri değiştirmeye başladığın bir evrede, "yeter ulan!" diye kendi kendine didişirken telefon çalar. çok yakın bir arkadaşının, daha 2 gün önce hakkında şakalaşıp konuştuğun, "babam varken sırtım yere gelmez" dediği babasının ölüm haberini alırsın. "babam gitti, ben piç kaldım!" diye ağlayan 5 yaşında, avutulması imkansız bir çocuktur sanki karşındaki. anlarsın.

    hayat adi, şerefsiz bir orospu çocuğu olabilir. ama dert edip beynini siktiğin tüm sorunlar, omzunda seni ezen tüm sorumluluklar, hatta bazen toplum kuralları diye diye ertelediklerin, ayıp diye içinde kalanlar, düzgün yaşamak uğruna vazgeçtiğin şeyler, ödünlerin, fedakarlıkların... lan hayat bitiyor? bir gece uyumadan önce her şey düzelir mi derken sabaha çıkamayabiliyorsun. ne diye büyütüyorsun o zaman?

    hayatta her şey geçiyor, her şey geçiyor inan! ama ölüm? ölüme çare yok. kaybettiğini geri döndüremeyecek olmanın acısı geçmeyecek. kalan her şeyin telafisi var, ölümün hiç olmayacak.
    ciddiye aldığın şeyleri iyi düşüneceksin. olduğu kadar olmadığı kader kardeş. ölümden öte köy yok madem, yaşarken hayatı kendine zindan etmeyeceksin. bunu yaparken de insan olmayı unutmayacaksın ama, ne de olsa gebereceğiz diye amı götü dağıtmayacaksın.

    yani özetle, ölüm hayatın derdini sikeyim butonu, çok net. kalan her şey için ya sabır. olmadı mı? koy götüne rahvan gitsin!
  • her hafta pazartesi sabahları yaşlı japon teyzelere ve amcalara ingilizce dersi veriyorum. ders dediysem de öyle ciddi bir şey değil. konuşma sınıfı. en genci 60 yaşında olan teyzelerle amcaların da istedikleri şey dilbilgisi çalışmaktan ziyade yaşadıklarını, düşünüp hissettiklerini anlatabilmek. bunu da ingilizce yapıyorlar ki zihinleri genç kalsın. ben de arada tümcelerini düzeltiyor, yeni sözcükler öğretiyor ve sorular soruyorum. amaç onların konuşması zaten. neyse işte, böyle bir sınıf. çoğunluğu da 75 yaş civarında. yaşları da epey olunca konuşulan konular ister istemez yaşlılığa bağlı sağlık sorunları, tek başına yaşamak, bakımevi, zamanı geçirecek bir şeyler bulmak, torunlar, yakınların ölümleri, kişinin kendi ölümü, cenaze gibi konular oluyor. hemen her hafta biri ya da birkaç kişi bu konulardan biri ya da birkaçı üzerine konuşuyor; çünkü yaşlılar ve japonlar ve yaşam süreleri çok uzun. söz gelimi, bugün 74 yaşındaki teyzelerden biri, yaklaşık 30 yıl boyunca kendisinden çin yemekleri pişirme dersi almış olduğu bir başka teyzeyi dün ziyarete gitmiş olduğunu anlattı. bu teyze de 93 yaşındaymış. 93 yaşındaki teyzenin eski geçtiğimiz yıllarda, 97 yaşındayken vefat etmiş. 5 kızı varmış. çocuklarından biri ingiltere'de, biri fransa'da, biri güney kore'de, diğer ikisi ise tokyo'da yaşıyormuş. teyze 90 yaşına kadar araba da kullanıyormuş da iyice yaşlandığından ötürü bırakmış. şu an tek başına yaşıyormuş ama, gayet dinçmiş. bu nereye kadar böyle sürer acaba dediler. sonuçta beden bir süre sonra taşımamaya başlıyor insanı; özellikle de bacaklar. birilerinin bakımına muhtaç hale geliniyor. daha da önemlisi, insan ölmüyor ama, hareket edememeye başlıyor. beden acı çekiyor. bunama da baş gösterirse durum daha da feci bir hal alıyor. bunlar konuşulurken teyzelerden biri bir ifade kullanarak "ben böyle ölmek istiyorum." dedi. kullandığı ifade "pinpin korori" idi. "pinpin" sağlıklı yaşam sürmek demekmiş; "korori" işe ölüm/ölmek. yani uzun yıllar, yaşlılığa kadar sağlıklı sağlıklı yaşarken bir gün çat diye, acısız biçimde ölmek anlamına geliyor. bunu söyleyen teyze "eğer böyle öleceksem yarın bile ölebilirim. benim için hiç sorun değil." dedi. sanıyorum 75 yaşındaydı o. diğer teyzeler de katıldılar ona. "acı çekmek istemiyoruz." dedi hepsi.

    tüm bunları böyle "ah ah ah, bah vah vah!" biçiminde konuştuklarını düşünmeyin. epey güle oynaya, kahkaha ata ata konuşuyorlar. ben de yarı hayret, yarı hayranlık içinde dinliyorum çünkü japonlar için ölüm gayet doğal, gayet olağan. bir gün ölecek olmaktan ötürü kaygı duyuyorlardır da eminim ama, ölüm yaşamın bir parçası olarak görüldüğünden ve cennet ya da cehenneme ilişkin ne bir inanç beslediklerinden ne de bir beklenti içinde olduklarından bu konuya ilişkin rahatlıkla konuşabiliyorlar ve şakalaşıyorlar ki bu çok hoş bir şey bence.

    bugün da dahil olmak üzere, ölüm üzerine ne kadar yoğun ve sık düşündüğümü fark ettim bir kez daha. aslına bakarsanız yaptığımız her şeyi olumlu olmak biçimlendiriyor bile denebilir. bu gerçek beni rahatsız etmiyor. inançsızım ve ölünce her şeyin biteceğine inanıyorum. kendime herhangi bir önem ya da değer atfetmememde bir gün yok olup gideceğim ve geriye benden hiçbir şey kalmayacağı düşüncesini içselleştirmiş olmanın da etkisi olduğunu düşünüyorum. değil sonsuza kadar yaşamak, uzun yıllar yaşamayı bile arzulamıyorum. babamın çocukluğumdan beri ölüme ilişkin doğallaştırıcı tutumunun, ilerleyen yaşlarımda deneyimlediğim travmatik birkaç yaşantının üst üste gelmesinin ve o sırada yapmakta olduğum yüksek lisansım boyunca ölümle ilişkili bir kuram kullanmış olup ölüm üzerine her gün düşünmek zorunda kalmamın da ölümü bu kadar olağan karşılamaya başlamamdaki katkısı göz ardı edilemez.

    “ben de yarın ölsem olurum herhalde. bugün de olur. çat diye, acısız biçimde gittiğim sürece sorun etmem.” diye geçiriyorum içindem bazen. bazen de sırf bu merak duygusu ve öğrenme isteği nedeniyle biraz daha yaşayayım diyorum. kafa karışıklığı oluyor ama, yaşamayı sürdürüyorum. hatta yaşlanınca sağlık sorunları çekmeyeyim, kendime yetebileyim diye spor yapıyor, sağlıklı besleniyor ve zihnimi canlı tutacak şeyler yapıyorum. yaşamam gereken onca yılı nasıl yaşayacağımı dert ederken ömrüme ömür eklemek de gülünç bir yandan. gerçi bezmiş durumdayım ama, sonuç değişmeyecekse yaşama fırsatım varken değerlendireyim bakalım.

    günün bu saatine kadar düşündüklerim böyleydi. ilerleyen saatlerde neler düşüneceğim acaba? saçma sapan şeyler olur kesin. öyle olursa yazmam. yazmadığım için de bilemezsiniz. zaten saçma. zamanı daha yararlı şeyler okuyarak geçirmek en iyisi. bu yazdıklarım yararlı mı peki? bilmem, belki; ama ölümü kabullenmenin yaşamayı bazı açılardan kolaylaştırdığını söyleyebilirim. yaşamın bir anına not iliştirmek gibi olur bu yazı belki.
  • "olumden niye korkacagim ki? ben varken o yoktur o gelince de ben olmayacagim"- lucretius*
  • her daim şöyle seslenen;

    siz yapın
    ben yıkacağım
    siz sevin
    ben ayıracağım.

    öyleyse
    onun yıkamayacağını inşa etmeli
    onun ayıramayacağını sevmeli.