şükela:  tümü | bugün
  • anadolu'nun batı ucundan çıkıp güneşin doğduğu yere doğru yeterince gidiyorsun. önce asfalt yoldan sağa sapıyor araba, artık tekerler daha topraksı bir yola emanet. az önce geride bıraktığın ilçenin merkezindekilerden farksız ve aralarında boşluklar olan evlerle bezeli kenarın kenarında bir mahalle. içinden geçip gitmesi olsun olsun on beş saniye. bitti. yan tarafta bir kaç büyük üzüm bağı. hiçbirinin yemişleri şarap olmayacak; bir arap başka araplara 14 yüzyıl önce alkolü yasaklamış çünkü. neyse ki pekmezi de eşsiz lezzette oluyor. bir kaç it havlaması, geceye çalan akşam havası ve şimdi uçsuz bucaksız bozkır, dört tarafta irili ufaklı tepeler... düzde kalan her yer göz alabildiğine buğday tarlası, daha düz olanları harman yeri, tepelerin zirveleri kel. anadolu'nun orta yeri, yazıya dökülmüş haliyle cengiz aytmatov'un romanlarında anlattığı kazak bozkırlarından çok az farkı var.

    taksi dediğin, 77 model toros araba, yol git gide daha da topraklaşıyor. zaten en baştan dardı, daha da daralıyor. rampa yukarı çıkarken kornaya basma zorunluluğu hissi uyandırıyor insanda. korna sesi izbe bozkırda kimseyi rahatsız etmeden yokluğa kavuşuyor. kim bilir hangi ordular ezdi geçti bu yaban otları binlerce yıldır? yarım saat sonra son bir viraj daha ihtiyatla dönülüyor. işte karşıda ... gitmesem de görmesem de orada öylece duran köyüm. tenime buğdayı, gözlerime toprağı verdi rengini. ortasında sadece köyü sel bastığında içinden su akan kuru bir dere yatağı. daha doğrusu o derede bir miktar su olunca "köyü sel bastı" deniyor. köyün ön tarafı tepe; arkası daha büyük bir tepe. büyük tepenin başında bir meşe palamutu, dalında renk renk çaputlar...öyle yapmacık değil ha, gayet doğal. eskimiş şalvar, basma, ceket, çar, yazma kumaşından ve hatta market poşetlerinden parçalar bağlı. köyün dilek ağacı, dibinde yatır... çocukken bağladığım çaputları hala saklıyordur, sıkı bağlamıştım.

    ve dedem, ağam, köküm... dedesi öldüğü zaman bir yüzyılın daha geride kaldığını algılıyor insan. o asfalt yoldan o köy yoluna ve oradan son virajı dönüp köye geldiğinde kapıyı açınca içeride kimse yok artık, sanki tarih artık son bulmuş da her gelen yeni yıl daha da soysuzlaşıyormuş gibi.

    sabah bitince, cenaze namazı kılınacak. dedemin ölümündeki acıyı içinde yaşamaya mecbur olduğum imanlı toplum haraç mezat parsellemiş, o acıyı en içten en mağrur ve en korkusuz halimle hissetmeme müsaade etmiyorlar; belki de korkuyorlar ben gibilerden... ve hatta muhakkak korkuyorlardır. zira kim olursan ol bir müslüman öldüğü zaman onu son yolculuğuna uğurlamak istiyorsan önce inanmadığın allah'ın inanmadığın kıblesine yöneltip imam-ı azam ve bilumum diğer mezhep imamlarının tarif ettiği fıkıh usulünce bir cenaze töreni yapılmasını bekliyorlar. en önde imam var, saflar halinde dikilmiş herkes. onun yönlendirmesi ile arap peygamberinin tanrısına; bebeklikten henüz çıkmış ve hala süt isteyen bir çocuğun anasına yalvardığı gibi yakarıyorlar. daha sonra mefta gömülüp mezarlık yerindeki bitmeyen dua seremonisi başlıyor. bir yasin, bir fatiha ve ihlas sureleri.. arkasından arabın tanrısına arabın orijinal dilinde hamd-ü senalarla başlayıp ortalarında bir yerinde türkçe'ye dönen arabesk bir dua... bir türlü bitmek bilmiyor. duanın dili bir dilencinin diline benziyor, insanı insanlıktan çıkaran bir yakarış. yer yer fantastik edebiyata ve antik yunan tragedyasına taş çıkaracak ifadeler...

    "ya rabbii okuduğumuz yasin-i şerif'i meftanın ruhuna hediye eyledik kabul eyle... isimleri unutulmuş, mezarları kaybolmuş, nesilleri tükenmiş "yok mu bize bir fatiha gönderen" diye sana yakaran cümle ölülerimizin ruhları içün...."

    ortada bir cenaze olduğu gün sanki memleketin dili bütünüyle arapçaya dönmüş gibi olur:

    -selamun aleyküm
    -aleyküm selam
    -allah rahmet eylesin
    -allah mekanını cennet eylesin
    -allah taksiratını afveylesin
    -inşallah ve maşallah
    -allah izin verirse

    ölmüş dedemin cesedi sayesinde bir an için ölümle yüzleşip korkularından dehşete kapılıyorlar ve onları sonsuz bir azap ile tehdit eden allahlarının gözüne girmeye çabalıyor her biri... bunlara anam, babam ve yedi göbek akrabam dahil. hafızaları ve şuurları normal vakitte çok fazla hatırlayamadıkları tanrıları konusunda zirve yaptı bugün. cenaze namazında dedeme haklarını helal ettiler, onlar öldüğünde de başkaları gelecek ve haklarını helal edecek. böylece sonsuz alemdeki "sonsuz çıkar" için önemli bir yatırım yapmış oldular. aslında bugün bir bakıma kârda hepsi.

    ölümdeki hüznün en kral istismarı cenazeden bir kaç gün sonra yapılan mevlüt sırasında olur. mevlüt alanına girerken daha arap topraklarına ulaşmış gibi olurusunuz. normal hayatımda bana "selamün aleyküm" diyen adama inadına "merhaba" diye karşılık veririm. evet "merhaba" da arapça bir kelime ancak ben ve benim gibilerin derdi türkçe'deki arapça değil, türkçe'deki islamdır. cenaze günü ise "merhaba" diye girilmez, o bölgede selamlaşmanın "selamün aleyküm" şeklinde olması adeta farzdır. "hepimizin sonu orası, allah günahlarımızı affetsin" muhabbetleri eder yaşlılar. o gün dil arapçaya döner. en seküler lafız "toprağı bol olsun" ve "nur içinde yatsın"dır. köylerde bir tane bile "ışıklar içinde uyusun" diyen duyamazsınız. mevlüt alanında pideler yenir ve ayranlar içilir. benim aklıma ise cenaze pidesi yediğim sıra dostoyevski'nin suç ve cezasında ölen kocası marmeladov için yas yemeği veren katerina ivanovna gelir. burada sadece pide ve ayran var; marmeladov'unkinde ise kötü ve ucuz markaların ürünleri olsa da herkese yetecek kadar şarap, votka, rom ve porto ile 4 çeşit de yemek vardı. albay kızı gaspaja katerina ivanovna marmeledov... sen edebiyat tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisin.

    hoca başlar okumaya, dinsizlik ile şereflendiğimden beri bu tür primitif seremonilerden hep kaçınmışımdır. ancak bu kez ölen 2. göbekten yakınım. ve orada olmalıyım. normal vakitte çevremdekilerin bir çoğunun beynine "fitne tohumu" aşılarım, naçizane çoğu kişiyi tanrısından ya da dininden hiç olmadı mezhebinden etmişliğim vardır. ancak cenaze sürecinde kalkıp da ahali ile teolojik tartışmalara girecek halim yok. zaten canım yanıyor. duydukça beni ifrit eden arapça lafızların içinde dedeme olan sevgimden bu zulme katlanıyor ve ses etmeksizin sürüye uygun davranıyorum. ve yine arap ayetleri okuyor hoca; yasin, tebareke, amme. vakti zamanında pirelerden küçükken yaz tatili kuran kursunun en parlak talebesi olarak tıpkı kurandaki otuzuncu cüz gibi bu üçünü de baştan sona ezberlemiştim. hoca okuyor, 6 sayfa yasin bir türlü bitmiyor... yapacak bir şey yok, içimden takip ediyorum acaba hala ezberimde mi?

    "yaasiin. vel gur eenil hakiim. innneke leminel mürseliin..."

    evi arabayı satıp eldeki naktin tümüyle bahse bile girerim ki şu an şurada dinleyenlerden hiç biri yasin suresinin hiçbir ayetinin anlamını bilmiyor ve hatta ömür boyu binlerce kez dinlemek mecburiyetinde kaldığı bu surenin anlamını hiç merak da etmediler. örneğin surenin bir bölümünde tarihin bazı dönemlerinde güya tanrısının gönderdiği elçiye inanmayanları nasıl helak ettiğini böbürlenerek anlatıyor arapoğlu. sanki insan "ben tanrının gönderdiği elçiyim" diyen herkese inanmak zorundaymış gibi. yani bir tanrının bir kavme bir elçi göndermesi olayının kendisi baştan sona saçmalık ancak diyelim ki gerçek bir tanrı var ve gerçekten bir kavme bir elçi gönderme ihtiyacı duydu... ve insanlar bu elçinin gerçekten tanrının elçisi olduğuna inanmıyorlar. tanrının neden zoruna gidiyor bu? tanrı neden bu insanlara kin duyuyor? bakın ne diyor cenazede ve mevlütte okunan yasin suresinde:

    --- spoiler ---
    yasin suresi 30. ayet: yazık şu kullara! kendilerine gelen her resulle mutlaka alay ederlerdi.
    yasin suresi 31. ayet: görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. onıar artık bir daha bunlara dönmeyecekıer.
    --- spoiler ---

    tamam da aziz dostum neden sinirleniyorsun, kinleniyorsun, nefret ediyorsun? neden resul gönderiyorsun? neden nesilleri ve kavimleri helak ediyorsun? ne bu şiddet bu celal? neden iki medeni insan gibi konuşamıyoruz seninle?

    oysa olaya tamamen tarafsız bir biçimde baktığınız zaman ayetlerin anlamı şudur:

    arapoğlu bir din uydurmuştur, arapoğlunun dinine inanan kişi aynı zamanda arapoğluna da inanmış olacaktır, bu sayede arapoğlu bir dünya menfaat elde etmiş olacaktır. bu nedenle arapoğlu yazdığı kitap ile inanmayanların nasıl helak olduğunu ballandıra ballandıra anlatır ki herkes korksun ve arapoğluna ölümüne inansın.

    her neyse, mevlüt devam eder, yasin biter ve ardından tebareke ve amme sureleri okunur... tebareke suresinde "göğü kandillerle donattık" ifadesi geçiyor. orta çağda "4 boyutlu uzay algısı" olmadığı için bilimin en üst düzey otoriteleri bile evreni "yerler ve gökler" şeklinde tanımlardı. mülk suresi de işte orta çağdaki o sınırlı ve bugün çoktan yanlışlanmış olan antik bilimsel bilgiyi evrensel ve ebedi hakikat kabul etmiş. bugün bu sure kuranın bilimsel olarak hatalı bir kitap olduğunun, insan yapısı olduğunun ispatlarından biridir. tabi cenazede ölüm gerçeği ile kafası karışan vatandaş için mülk suresinin neyi anlattığının bir kıymeti yok. o kederli bir biçimde geçen zamanın bedeninde ve yüreğinde yarattığı tahribatı düşünürken iyi kötü bir tınısı olan arap dilinde şiirlerin otantik ezgisi ruhunu okşuyor. bu ezgiyi dinleyerek bile tanrısının gözüne girdiğini, onu diğer büyük günahkarlar gibi, mesela ebu cehil gibi, cezalandırmayacağını ve lanetlemeyeceğini hayal ediyor. ölümün, ölen kişinin nereye gittiği düşüncesinin şuurunda yarattığı dehşeti unutturuyor bu ağıtvari melodi.

    arkasından bir ilahi patlatıyor hacının yanında getirdiği ufak çırağı... konseptimiz bildiğiniz üzre bizzat "ölüm".

    arştan mı uçtun, kevser mi içtin
    sırat mı geçtin a gönlüm niye gülersin
    burada gülersin, orada ağlarsın
    karanlık kabir a gönlüm niye gülersin
    bu dünya yalan, sözüme inan
    sonucu viran a gönlüm niye gülersin

    ve sonrasında süleyman çelebi'nin meşhur mevlüd kasidesi okunuyor:

    allah adın zikredelim evvela,
    vacib oldu cümle işte her kula.
    ...

    şahsi fikrim ölen bir insanı hiçliğin bilinmezliğine 300 promilin altında bir alkol oranı ile uğurlamak çok sağlıksız. yani suç ve ceza'daki marmeldov'un yemeği ile bizim mevlüdü karşılaştırdığım zaman gerek arap ayetlerinin ağıtvari havası, gerek üzerine okunan ölüm ve nihilizm temalı ilahi ve gerekse en son süleyman çelebi'nin yanık mevlüt kasidesi... aslında bunların tümü alkolden daha beter uyuşturucular. üçlü kombo şeklinde bunların tümünü birden bünyeye kabul ettiğin anda zaten sarhoştan beter oluyorsun. bir çok insanı cenazede, bu orta doğu kökenli ezgilerin kulak zarına yaptığı basınç ağlatıyor. oysa, bu gelenekselleşmiş hareketlerin hiç biri iyi bir hristiyanın yaptığı gibi ölünün ardından bir kadeh şarap içmek kadar samimi değil.

    ancak elbette hristiyanlık da çok beslenir ölümdeki hüznün istismarından. bu durumun meşhur bir misali olan pergolesi'nin stabat mater'ini ilk dinlediğimde; bunun aslında bir kilise ilahisi olduğundan haberdar değildim. stabat mater'in bu versiyonu bir şaheserdir, bu dünyada sadece 26 sene yaşayabilen giovanni battista pergolesi'nin 20'li yaşlarında böyle bir eseri nasıl yaratmış olabileceği sorusu ile ilgilenmek benim idrak seviyemin çok ötesinde. ancak yarattığı sanat eseri isa'nın çarmıha gerildiği yerde ağlayan meryemi anlatan güftesi ile birlikte dinlendiğinde hüzne boğar insanı:

    kederli anne
    oğlunun çarmıha gerildiği yerde
    dikildi ve ağlıyor

    şefkatli, kederli anne
    bir kılıç darbesi ile
    ağlayan ruhu ikiye bölündü
    ...
    15. yüzyılın ünlü ressamlarından van der weyden'in "çarmıhtan indiriliş" (descent from the cross) adlı tablosunda ölü isa'nın bedeni aramatyalı yusuf tarafından tutuluyor, yine oğlunun ölümü karşısında ayakta durmakta zorluk çeken bakire meryemi tutmaya çalışan kırmızı elbiseli adam ise hıristiyanlara göre vaftizci bir aziz, müslümanlara göre de bir peygamber olan "yahya" olarak resmedilmiş. diğer ağlayan kadınlar meşhur "üç meryemler" (the three marys).

    diğer bir çok din gibi insanlara ölümden sonra hayat vaadinde bulunan hristiyanlık dini, büyük sanatçıların yaratma kabiliyeti sonucu oluşmuş şaheserler aracılığı ile ölümdeki hüznün istismarından beslenir.

    ölüm hüzünlü, kederli bir olay. tanrılar ise azap çektirmenin görkemi ile korkuturlar insancıklarını. insancıklar binlerce yıldır korkuyorlar bedenlerinin ve ruhlarının sahibi olduğuna inandıkları tanrılarından. halbuki kim sahibi olduğu bir şeye azap çektirmenin kudreti ile övünür ki? orta çağ tanrılarından başka? malesef "yalanın tarihi" tarih öncesine uzanıyor. çünkü insan dedikoducu ve abartmacı bir hayvandır. bugün taptığınız tanrının kökü bir mağara adamının mağara duvarında ateşin yansıması ile gördüğü kendi gölgesine bile dayanıyor olabilir. işte tam orada çıkmıştır tanrı fikri ilk defa ve 20 bin senede o fikre ortak olan milyarlarca beynin katkısı ile bir çığ gibi büyüyerek bugüne ulaşmıştır belki de. öyle ki, modernite öncesinde tüm toplumların siyasi örgütlenmeleri tanrı'ya duyulan inançla ilişkiliydi. düzen, devlet ve adalet bu inanç ve bağlılığa dayanırdı. osmanoğlu hanedanı anadoluya, balkanlara ve orta doğuya allah adına hükmederdi, bu coğrafyada adaleti hanedanın cevaz verdiği din görevlileri yine allah, kutsal ruh ya da yehova, elohim adına ona atfedilen kurallara göre adaleti sağlardı. modernite dediğimiz çağ da kapitalizm ile başlar; yani fransız ihtilalinin biraz sonrasında. "yüceler yücesi avrupa"da bile bir kaç yüzyıl öncesinde yerel yönetim birimleri papazların denetimi altındaki kilise idari bölgeleriydi ve bu bölgelerdeki insan topluluklarının bütün sivil ve askeri örgütlenmesi "cemaatçilik"ten ibaretti. evet tıpkı bugün türkiye'de var olan feto tipi, menzil cemaati tipi ya da nurcu tipi örgütlenmeler gibi. bugün ise devletler dinsizdir. henüz dinsiz olmayanlar ise uzak olmayan bir gelecekte dinsiz olmaya mahkumdur. devletler dinsizdir, çünkü devletler artık siyasi örgütlenmelerini tanrıya duyulan inanca dayanarak yapamazlar, yerel idareleri cemaatlerin ya da din adamlarının elinde değildir ve adalet için tanrının kurallarına ihtiyaç duymazlar. normlar hiyerarşisinin zirvesi olan evrensel insan hakları bildirgesi hiçbir kutsal metne bağlı kalmaksızın insanın somut maddi biyolojik beyninden çıkan soyut düşüncenin ürünüdür ve tarih boyunca var olmuş bütün dini metinlerle çelişir. çünkü "herkes eşittir" der ve hiçbir din bunu söyleyemez, dinler ve mezhepler varoluşları gereği her zaman en az bir düşmana, bir "öteki"ye muhtaçtır.

    işte biz ölümlüler modernitenin ortaya çıkışı ile ancak tanrının mutlak diktatörlüğünden kurtulabildik. dünyanın bir çok yerinde devletten ve kamusal alandan çıkardık o ilkel düşünceyi. ancak tanrıya olan imanın kültürün içine yaptığı yuvanın bacası hala tütüyor. kültürü besleyen ana damar geleneklerdir. ve geleneğin vazgeçilmez parçası seremoniler/törenlerdir. bu törenlerin başında düğün ve cenaze törenleri gelir. kapitalizm ile toplumun tüketim alışkanlıklarının değişmesi düğün törenlerinin tarihsel dokusunu, muhafazakar yapısını çok hızlı değiştirirken ve hatta epeyce sekülerleştirirken cenaze törenlerinde neredeyse hiç bir değişim gözlemleyemiyoruz. piyasada gördüğümüz en dine uzak adam bile mezhep imamlarının tarif ettiği en radikal cenaze törenlerinin katılımcısı konumunda. 200 yıl önce 9. göbekten atamın yaptığı gibi hala köyün bir yamaca kurulmuş mezarlığında bir mezar taşının kıyısına oturup yasin suresi dinlemeye maruz bırakılıyorum. sanırım tek değişiklik, belki o vakit ölünün ardından mevlütte etli bulgur pilavı ile un helvası verirlerdi bugün lokantaya sipariş edilmiş pide, fabrika işi ayran ve irmik helvası veriyorlar.

    bunları düşününce bir kez daha anlıyorum ki, dinler ölümden ve bilhassa ölümdeki hüznün istismarından beslenirler. çünkü ölüm hüzünlü bir olaydır. ve hatta sanırım bir insanın tecrübe edebileceği en samimi keder bir yakınının ölümündedir. aslında dedem öleli epey oldu ancak ben onun cenazesi sürecinde bana ikiyüzlü bir aktör performansını icra etme görevi veren gelenek yüzünden yaşayamadığım o hüznü bugün bu yazıyı yazarak; bu yazının okuyanların zihninde dokunacağı yerleri hayal ederek samimi bir şekilde hissetmeye çabaladım. benim ölü yolculama ritüelim de böyle olsun.
  • savaş ve barışı bitirince okumaya başlayacağım başlık.
  • bu ex müslimlerin bitmek bilmez nefretleri ortadoğu’nun mezhep savaşlarından sonraki en büyük sorunu. bunlara ya kaybolan yıllarını geri verin, ya da peygamberleri niçe’yle birlikte inanabilecekleri dans eden bir tanrı bulun. böyle ateistlere on kez tercih edeceğim müslüman ibrahim tenekeci’nin şiiri bir başka anlam buldu, anmadan geçmeyelim;

    yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
    uçurumları kıyı sanarak
    ve dağlar erişilmeyince acı verir
    sözünü unutarak
    kaf dağına gitmek istedim...

    bir hayat, mahçup ve duru

    rabbim, gülleri ve ‘ sessiz harfleri koru.’
  • zorla cenaze merasimine sürüklenen birinin, bu cenaze merasimi sırasında sıkılırken yaptığı keşifler bütünü. arada hıristiyanlık da olabilecek en komik şekilde nasibini alsa da, islam'daki ölü gömme ritüeliyle ilgili eğlenceli bir monolog.

    metin, ateist bir metin değil, çünkü bir kutsal kitabı usulünce, anlayarak okuyan ve bundan sonuçlar çıkaran bir adet müslüman içeriyor. hatta bununla da yetinmeyerek, bir toplumun ölü gömme ritüeline dair protestan söylemlerde bulunuyor bu müslüman. zorla teşrif ettiği cenaze merasiminden, fışkırmaya gönüllü bir dolu cümleyle çıkıyor.

    o şair astronumu, eustachio manfredi'siyle meşhur bologna akademisi’nin* altın varaklı kapısının üzerinde "mens agitat molem." ibaresi yazılıydı. burada yapılmış bunca saptamanın üzerindeyse koca bir "allah yok, din yalan." yazıyor. 2007-2010 türkiye'sinin sosyal medyasında, bir kısmını bizzat tanıdığım müslüman ateistlerce kurulmuş olan çeşitli "dinsiz" platformların eğer bağımsız bir akademisi olsaydı, mottonun "allah yok, din yalan." olması kaçınılmaz olurdu. allah ile dertlenen bunca insanın üstlendikleri rol, onlara göre bir çeşit aydınlanma pratiğiydi (hatta içinden çevirmenlik yapan biri umutsuzluğa kapıldığında, onu, rönesans'ı getirenin çevirmenler olduğu konusunda ikna edip yeniden hırslandırmıştım). toplumsal ölçekte yaşanan bir dönüşüm yoktu, fakat bireyler ve gruplar bir araya gelerek, ara sıra allah taşlıyorlardı. bir süre sonra dernekleştiler ve birkaç kutsal kitap ve birkaç yabancı peygamber ilan ettiler. ardından da, sosyal medyada ve yazılı basında yayılan bu tip deşarjlar, tek başlarına ayakta kalmalarına yetecek kadar sağduyuyu ve içe bakışı denkleştiremedikleri için bağımsızlıklarını yitirerek, diğer bazı (genellikle de siyasi sol) fraksiyonlar bünyesinde varlıklarını sürdürmeye başladılar. bu sırada yetişen gençlik, internet yardımıyla artık her türlü bilgiye ulaşabilmenin esrikliğiyle, karikatürize bir ruh hâline bürünmüştü. meşhur pastafaryan kilisesi ve onun parodi uçan spagetti canavarı öğretisi de, elektrik ve internet bağlantısı türkiye’sinde bu sıralarda meşhur oldu (rahmetli ve pek katolik dedemi, bir "makarna canavarı" söylemiyle delirtmeyi ve ondan hayatımda işitmediğim tonlarda komik küfürler dinlemeyi özledim*).

    din-siz aydınlanma, zamanın türkiye'sinde tıpkı fransız ihtilali'nde kralın ve kraliçenin alınan kellelerinin karikatürize edilmesinde olduğu gibi, birtakım sakallı tamarini ve tuhaf cemaat liderlerinin allah'ını karikatürize ederek bir çeşit kitlesel doyum noktasına ulaştı (oedipus, babasını bulmuştu). türkiye'nin bu gerek gönüllü olarak araplaşan, gerekse siyasi operasyonlarla araplaştırılmış kafaları, iddialı bir ateizm söylemi içinde olan bu aslında-müslüman kitle için ağır sıklet bir rakip olagelmişti. hiç olmazsa evrim teorisi, psikanaliz ve çeşitli evren modelleri, böylelikle türk kamuoyuna cılız bir giriş yapıyordu.

    bugün gelinen noktada artık internet üzerinden yapılan bu tip girişimler, eskisi kadar popüler değil. bunda doyuma ulaşmış grupların etkisi olduğu kadar, mezun olarak daha ilginç* işlerle uğraşmaya başlayan o dönemki üniversite öğrencilerinin de etkisi vardı. allah ile derdi olan insanların, ya bir bir umutlarını kaybettiklerine ya da ilerleyen yaşlarıyla birlikte daha içsel bir müslüman ateizmini deneyimlediklerine tanık oldum. artık daha az bağırıyorlardı. zaten bağıran insanlara neden bağırdıklarını sorduğumda da, genellikle bu soruyu duymamak adına seslerini daha da yükseltiyorlardı. bastırılan bir allah imgesinin söz konusu olduğunu pek saygıdeğer prof. dr. cengiz güleç ile bir seminer öncesi sohbetinde ondan duymuştum ve çoğunlukla da bastırılan şey, üzeri allah örtüsüyle kaplı baba idi. dinden uzaklaşan insanların nabızlarını yokladığımda ise inanç kavramını da genellikle dinden bağımsız düşünemediklerini görmüştüm. inanç, tıpkı karşıtı olduklarını düşündükleri gürültülü cemaatlerin düşündüğü gibi, içsel bir mesele olamazdı birçoğunun nezdinde. insanı, inandığı ya da inanmadığı bir şeyi bağırmaya; onun hakkında sayfalar dolusu yazmaya iten şey, daha sonra anladım ki, o inanca ya da inançsızlığa dair net bir emin olamama durumuydu. hatta dindar olduklarını düşünenler arasında bile, inancını akıl temeli üzerine oturtmaya çalışan utangaç ateistlere rastlamıştım. işte bu ölümdeki hüznün istismarında da, utangaç bir müslümanın, islam'ın belirli coğrafi bir yorumuyla, bir ip yumağıyla oynar gibi oynadığını görüyoruz. dünyayı değiştirmeye çalışıyor (tıpkı hegel gibi, marx gibi). dünya ile arası iyi değil; çünkü kendisiyle arası iyi değil. dünyayı kurtarmanın, dünyayı mahkûm etmekten zor olduğunu düşünüyor; zoru seçiyor kendince. öte yandan, eğer gerçek bir inançsızlık durumu ile gerçek bir inançlılık durumunun, kişiye başka meselelere odaklanma konusunda aynı derecede özgürlük sağlayacağını varsayarsak, bu yelpazenin söz konusu iki ucu arasında kalan bütün insanlar, ludwig wittgenstein'ın "inanç bir deneyim midir?" sorusunun muhatabı oluverirler.

    ölü gömme ritüellerinin alt kültürlerdeki izdüşümlerini incelemek şöyle dursun, bunu antropolojisizce (haysiyetsizce) eleştirmenin bir adım ötesi, müzikalitenin ve tarihsel arka planın götüne tekmeyi vurarak, pergolesi'nin stabat mater'ini, "ölümdeki hüznün istismarı" başlığında anmak olsa gerek. 2018'de hâlâ, 20 yıl sonra gelenekleriyle birlikte toprağın altına girecek olan bir nesli eleştirmenin ikiz kardeşiyse, resim sanatındaki "isa’nın çarmıhtan indirilişi" temasını getirip bu başlık altında saymak. hıristiyanlık'ın, kökü perotinler’e dayanan kilise müziğini, getirip getirip mevlitlerle bir tutmak. işte bu tip aymazlıkların benzerlerine, yıllar önce akademisinin kapısında "allah yok, din yalan" yazacak gruplar bünyesinde de rastlamıştım. beynelmilel bir eleştiri getirelim derken beynelmilel bir rezilliğin öznesi oluvermekti bu. baktığı yerde gördüğü rengin yegâne yorumlayıcısı olduğundan bihaber, bir kutsal kitabı, dünyada taş çatlasın 100 milyon kişinin, leksikonuna*, gramerine açık olarak; parazitsiz anlayabileceği bir dilde okuyup ondan mutlak yorumlar çıkarmak. dinî metinleri, akademik ve çeviribilimsel birer faciaya dönüştürmek. sanki bir insan, bir başkasıyla tam olarak aynı şekilde inanabilirmiş ya da bir insan, bir başkasıyla tam olarak aynı inançsızlığı deneyimleyebilirmiş gibi. konuşabildiğimiz dilin, ışığın görebildiğimiz titreşimlerinin ve sesin duyabildiğimiz frekans aralıklarının bağımlısı olarak, evrensel boyutta bir şeyler reddetmek. kanlı ihtilallerle gelen modernitenin, kanı durdurmakta mükemmel ve uygulamada kusursuz sonuç veren evrensel insan hakları bildirgesi. :)

    şüphesiz, bir istismar söz konusudur. ölümdeki hüzün; melankolinin ve yasın şu seyyar temsilcisi, pek çok kere "köyün delisi" oluvermiştir. boş yere değil, ihtiyaç üzere. yas tutarken derin bir tek başına kalma istenciyle savaşırız; gülerken topluca gülmek hoşumuza gider. çünkü yas yaşantısında derin bir kahramanlık imgesi gizlidir ve herkes kahramanca ağlar. bu doğal istismarın nasıl yalnızca psikolojinin sınırları içinde incelendiği görülmek istenirse, melanie klein'ın aşağı yukarı yapıp ettiği bütün şeyler incelenebilir. ölüm hüznünün melankoli şeklinde tezahürü, öte yandan, birçok kişiliği tanrıya, babaya, anneye, dünyaya karşı isyan ettirebilirken, diğer bazı kişileriyse kendi içine hapsedebilir. tanrının yerine göz diken insan, genellikle tanrı kisvesinde bir başka idolünü devirmenin peşindedir. tanrıya dair hiçbir sezgisi olmayan birinin, onu reddetmesi ancak olasılıksız olabilir. ölüme dair bir sezgisi olansa, büyük ihtimalle burada olduğu gibi, aslında ölümü reddeder.
  • "inancın bir deneyim olup olmadığı" sorusu ile hiç yüzleşmedim, karşılaşmadım da ancak inanmak bir seçenek midir sorusunu çok araştırdım ve üzerine çok düşündüm. neden bazı insanlar dine/tanrıya inanmayı diğerleri de inanmamayı seçerler? veya gerçekten seçerler mi? o seçimi yapma kudreti gerçekten de insanda mevcut mudur? bu sorular üzerine bazı çıkarımlarım var elbette. örneğin imanın varlığı/yokluğu ile ilgilenmekten çok kişideki "inancın şiddeti" ile ilgilenmenin daha rasyonel olacağı fikrini buldum, "şüphe tohumculuğu" ve "sorgulama kapısı" gibi kavramlar üzerinden kendimce bir duruş oluşturdum. zira bu ülkede ben ve benim gibilerin güttüğü bir "ahlaksal idealizm" var. üstteki yazısında "supersymmetry" rumuzlu arkadaşın bahsettiği o "dünyayı değiştirmenin" aslında bu ülkede kimsenin umurunda olmadığını düşünüyorum. türk tipi pastafaryancı vatandaş -sanıyorum ki- dünyadan değil, kendi mahallesinden memnun değil, kendi kapısının önünü süpürmeye çalışıyor alt tarafı. nasıl olacak o peki? batı felsefesinin son yüzyılda yerden yere vurduğu, modası geçmiş eleştirel akıl/modernlik aracılığı ile mümkün ancak, zira orada işe yaramıştı burada yaramaması için de bir sebep yok. onun için bütün konsantrasyonu din üzerine vermek gerekiyor. hani taksim meydanına cami falan yapılıyor ya şu anda... devrim yapamıyorsun, darbe yapamıyorsun, demokrasi ile yıldızının barışması da mümkün görünmüyor... ne yapacaksın peki? içinde arapçı tipi dogmatizme karşı bir öfke sürekli birikiyor... siyasal pasifizmin bir cephesine koşup da arapçı dogmatizme karşı yapılan savaşta "inancın şiddeti" üzerinden bir "akın alanı" bulmuşsun, ve alt tarafı kendi kapının önünü süpürmek istiyorsun... söylesin vatandaş bu durumda takar mı post-yapısalcı fransız filozofların eleştirel akıl karşısındaki ultra eleştirel zırvalarını? "hakikat" onlar bile olsa...

    ölümdeki hüznün istismarı ile ilgilenmek belki bugün batı dünyasının bazı mahallelerinde "modası geçmiş", "aydınlanmacı"; yani kimi akıl suikastçılarının nitelemesi ile "gerici" bir tutumdur. ancak dünya uygulamada hala modern çağda yaşıyor, modernitenin insanlığı nereye götürdüğü tartışmasından bağımsız şekilde modern devlet ve modern hukuk idealleri ile eleştirel akıl ülküsünü reel hayattaki bütün "fikir uygulamacıları" putlaştırıyorlar. bu gerçeklikten uzak durmak nihilizmin içinde debelenmektir.

    ben, stabat mater'i güftesinin çevirisi aklımdayken dinlediğimde beynimde; dünyevi bedeni ölü bir tanrı imajından ziyade ölen oğluna üzülen bir anne çağrışımı oluşuyor. müziğininin ezgisi de bana bizzat ölümdeki hüznü anımsatıyor. keza isa'nın çarmıhtan indirilişini gösteren resimlerde ağlayan meryemler de ilk bakışta bende "ölüm" ve "hüzün" temalarını çağrıştırıyor. belki "supersymmetry" rumuzlu arkadaşın ima ettiği gibi bu eserler hristiyanlarda farklı tepkiler oluşturuyordur. ancak bu materyaller -tarihi hangi pagan töresine dayanırsa dayansın- bugün hristiyanlığa hizmet ediyorlar. ve metinleri, tınıları, şekilleri ile ölümdeki hüznün duygusunu anlatıyorlar, hristiyanların bilincine bu duyguyu pompalıyorlar. bu pompalama süreci neden istismar diye tanımlanamasın?

    benim ilgili yazımı eleştiren bu tip insanların fikirsel duruşlarını algılayabilmek için çok kısa felsefe tarihine değinmek gerekiyor. m.ö. 1100 yılında ortaya çıkan yunan alfabesi 600 yıllık bir kullanımın ardından felsefenin bilinen tarihini egede başlatır. bir süre sonra ekonomik altyapısı değişen roma imparatorluğu sayesinde hristiyanlık ideolojisi bütün merkez dünyaya hakim olur ve bu sayede yunan felsefesi ezilir, uykuya dalar. bu uykudan uyanış süreci felsefe tarihinin en büyük dönüm noktasıdır: hümanizm ve modern felsefenin doğuşu. çünkü bu süreçte ortaya çıkan aydınlanma filozofları eleştirel aklı içine hapsolduğu şişeden serbest bırakmışlardır. ancak eleştirel akıl dediğimiz şey her türden maddeyi eriten bir çeşit asit ya da suyu bile yakabilen bir tür ateştir. bu nedenle eritebildiği ya da yakabildiği şeylere kendisi de dahildir.

    işte 20. yüzyıla kadar filozoflar -ki buna marx ve freud da dahildir- aslında bir tür aydınlanmacı/modern filozoflardır. zira bunların tümü esasında ahlaksal bir idealizmden beslenir. yani ülküleri vardır, hakikati arama, dünyayı kavrama, düşünceyi tanımlama gibi.. ve hatta bazılar için dünyayı değiştirmek ya da dünyanın işleyişine müdahale etmek... çünkü bunların karşısında "din" gibi devasa boyutta bir dogma mevcuttur, ahlak/din ayrımının nasıl yapılacağı merak edilmektedir, "sekülerizm" gibi içi külliyatlar ile doldurulması gereken kos koca bir kavram vardır, "devlet" diye bir şey icat olmuştur ve kuramsal bir altyapıya ihtiyaç vardır, hukuk/hukuk felsefesi diye bir şey çıkmıştır ve hala kimse ne olduğunu bilmiyordur, ulus diye bir şeyin var olduğunun farkına varılmıştır ve dünyayı nerelere götürebileceği öngörülememektedir, ekonomi ve finans ortaya çıkmıştır, tarihin bir anlamının olup olmadığı sorgulanmaktadır vs.

    18-19. yüzyıllar düşünce tarihinin en yoğun mesaili dönemleri olsa gerek.

    tam bu dönemde, her şeyi eritme ve suyu bile yakma gücünde olan -descartes ile 400 sene önce aladdin'in şişesinden serbest bırakılan- eleştirel akıl nietzsche ile başlayıp, postmodern ve yapısökümcü 20. yüzyıl filozofları ile kendi kendini katletmeye başlar. işte yukarıdaki metnin sahibi yazar arkadaşın evrensel insan hakları bildirgesini bile hakir gören eleştirel tavrı bugünlerde adına felsefe dedikleri ama aslında düpedüz "nihilizm" olan şeyin bir tür ispatıdır. tıpkı gazalici nihilistler gibi bir de postmodern ya da yapısökümcü nihilistler var bu dünyada. zira ahlaksal bir idealizm içinde olmayan, ülküsel bir putu olmayan, aklı akıl ile yok etmeye kalkan herkes en az gazali kadar nihilisttir.

    pragmatik bakış açısıyla, modernlik sonrası düşünürlerin insanlığa sağladığı beş kuruş fayda yoktur; bugün yaşadığımız dünya modernitenin yaratımıdır. kapitalizm de sosyalizm de modernitenin insanoğlunun "ülkü" saplantısının üretimidir. bugünkü bilim desen pozitivizmin, eleştirel rasyonalizmin ve kuhn'cu paradigmanın yaratımıdır. devlet ve hukuk da aydınlanmacı/modern düşüncenin üretimidir. bunların iyiliği/kötülüğü ya da insanlığa bir huzur sağlayıp sağlamadığı tartışılır ancak bunların postmodern alternatifleri mevcut olsa idi bugün bir yerlerde uygulandıklarını görürdük.

    bizler, bu geri kalmış coğrafyanın din karşıtı aydınlanmacıları olarak hala bir tür "ahlaksal idealizm" güdüyoruz ve hümanizmaya kıymet veriyoruz. hala 8. yüzyıl kasaba ve köy kültürünü yaşayan ortadoğunun hala geçen yüzyılda kalmış modern insanları olarak "ülkülerimiz" ve "ideallerimiz" var. ve hatta putlarımız var, aydınlanma putları.. evet hala akla güveniyoruz ve hatta belki de tanrısız bir dindarlığın içerisindeyiz, bazı değerlerin hayatın kendisinden üstün olduğuna bile inanıyoruzdur saf gibi, kim bilir? nietzsche yaşasa kesinkes bizden nefret eder, çekiçle felsefe yaparak vururdu kafalarımıza. hala "recmi savunan müslümana; bir insana/canlıya ne yaparsa yapsın bedensel azap vermenin kötülüğünü anlatmaya çabalayan" geri kalmışlarız. arabın tanrısına saplantılı, arabın dini ile kafayı kırmış bir garip ademleriz. belki de 21. yüzyıl anatolyasında oynanan ve bir arapoğlu tarafından yazılmış bu orta çağ piyesi bittiği gün huzur bulacağımızı sanıyoruzdur. işte algı kapasitemiz bu kadar düşüktür, kavramlarımız bu kadar sınırlıdır; belki avrupalı hristiyanın zihninde kurduğu felsefi dünyanın ancak bir tek şehrini sığdırabilmişizdir türkçe'ye de, bütün kainatı o şehirden ibaret görüyoruzdur.

    lakin, peki ya siz kimsiniz azizim? siz ne ayaksınız? sizler neyi keşfettiniz, neyi çözdünüz? hangi huzura erdiniz?

    sevgili yazar arkadaş kadınları hayvan yerine koyan bir dogmatizmi eleştirerek bunun yerine evrensel insan hakları bildirgesini ahlakın yazılı bir normu olarak önerme sıradanlığı yapıyorum diye benim geri kalmışlığımı eleştiriyor:

    " kanlı ihtilallerle gelen modernitenin, kanı durdurmakta mükemmel ve uygulamada kusursuz sonuç veren evrensel insan hakları bildirgesi."

    sanıyorum ki modernitenin insanlığın kurtuluş yolu olduğu gibi bir iddiada bulunduğumu varsayıyor burada. benim adıma sahte imzalı argümanlar üretiyor ve ardından o argümanlara kroşeler çakarak skor elde ediyor, alkış kıyamet. yani "üç ikiden büyüktür" demek "en büyük sayı üçtür" anlamına mı gelmek zorunda? bütün dünya alem biliyor ki evrensel insan hakları bildirgesi islam şeriatından üstündür... bu söylemek neden "insan hakları bildirgesi değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir dogmadır, teşebbüste bulunanı ezerim" anlamına gelmek zorunda olsun?

    diğer bir mesele bu arkadaşın türkçe çevrimiçi internetteki ateizme "müslüman ateizmi" gibi tanımları bir tarafından uydururak (ya da edip yükselin uydurduğu terminoojiden alarak) tepeden bakması. acaba kendisi o asil,mağrur ve gözler ufukta duruşu ile ateizmi bu piyasadaki koftiden ateistlerin asla yapamayacağı şekilde nasıl bir orijinallikte savunur, nasıl yüksek kalitede "ateist metinler" oluşuturabilirdi?

    yani islamın nerelerini biliyor tam olarak onu anlayamıyoruz metinden ancak, şu ifadede geçenlere göre islama, hristiyan teolojisinin penceresinden bakan avrosentrik oryantalizmin çakma türk bayisi gibi bir izlenim veriyor:

    "baktığı yerde gördüğü rengin yegâne yorumlayıcısı olduğundan bihaber, bir kutsal kitabı, dünyada taş çatlasın 100 milyon kişinin, leksikonuna*, gramerine açık olarak; parazitsiz anlayabileceği bir dilde okuyup ondan mutlak yorumlar çıkarmak."

    sünni kelamından birazcık olsun haberi olan biri, arapoğlunun kutsal kitabının "mutlak" yorumlarının zaten bin küsür yıl önce çıkmış olduğunu ve dünyada nereden baksan 1.3 milyar insanın namazını bu mutlak yorumlara göre kıldığını gayet iyi bilirdi. hatta bizim, yani "allah yok, din yalan" takımının çevrimiçi dünyada eleştirdiğimiz şeyin bu 1.3 milyar insanın dini yani o "bir takım tuhaf cemaat liderlerin allahı" olduğundan da haberdar olurdu.

    sağolsun, metin üzerinden şahsımın psikalanizini ücretsiz yapan bu arkadaşın "bu metnin yazarı bilinçdışında müslümandır" teşhisi de gayet bilimsel ve diagnostik kaynağı mutlak olarak değiştirilemez bir teşhistir. lisansı varsa ve bir klinik psikiyatri muayenehanesi açarsa eminim kısa zamanda köşeyi döner. ama bu durumda para yemek zaman alıcı bir deneyim olduğundan ekşici felsefe camiası kendisinin orta dereceden aydınlanmayı hor gören ultra aydınlanmacı nihilizminden mahrum kalabilir. vatandaşa yazık etmesin, aman deyim.
  • bir muz kabugu gercegi.

    haksizsin lan skocax ve sana laflar hazirladim.

    simdi bu ikinizin dansini izlemek o kadar da guzel degil, cok bilindik. acikta kalan noktalariniz belli surekli bir koseden otekine kovalamaca oynayacaksiniz.

    mesela az sonra gelip sana dini modernizm baglaminda red etmek sisede durdugu gibi durmaz totaliterlige kayar diyecek ve de hakli olacak. nietzsche abi sagolsun orada da durmayacak totalitarizm sadece insanlar uzerinde degil kavramlar uzerindedir de diyecek ve seni elestirdigin dinden farksiz olarak, allah'a gerek kalmadan gercegi carpitmak ve olmayan seyi gercek yapmakla suclayacak.

    sen de nihilizmden dem vururken modernizmin sarap akan dereler getirdigini, gps uydusu kullanan telefondan dunya duzdur'u tartismanin komikligini falan yazacaksin. vs. vs.

    fransiz lise mufredatinin pencesinde cebellesiyorsun, allah kurtarsin.

    benim diyecegim aslinda baska buraya reklam yapmaya geldim. ruh maddeyi yonetir laflari geciyor, burayi okuyan gencler vardir onlarin genc dimaglarini kandirmak ugruna birkac sey soyleyelim:

    emergent fenomen olarak bilinc ve madde ozellikle son 30 yildir bilimin aktif konularindan hatta su an fizikte buyuk capta bir kriz bile soz konusu, 20. yy basinda gibiyiz ve her an butun kitaplar tekrar yazilabilir. maddenin enformasyondan nasil cikabilecegi bu isin gobeginde. kulak kabartin.
  • yazılanlar inanç hakkında. böyle olması, inancın sözüm ona doğasına ya da benzeri bir havzaya herhangi bir şey katıldığı; herhangi bir tanım ya da açıklama yapıldığı anlamına gelmeyecek. yeni şeyler söylenebilir, fakat bütün bu şeyler inancı temsil etmeyecekler; içkin birer ifade olarak zihinlerde yankılanıp kaybolacaklar. bir salon dolusu insana düpedüz deneyim olan herhangi bir şeyden (mesela bisikletten düşmekten) bahsettiğimizde, bütün o insanların zihinlerinde yankılanacak benzer görüntüler öngörebileceğiz. bisikletten düşen bir insanın zihnimizde uyandırdığı görüntülere ve duygulanımlara karşılık, inanan bir insanın bizde uyandırdığı herhangi bir görüntü ya da duygulanım bulamayacağız. kimin neye nasıl inandığına dair tepeden inme bir "seçim" yasası kurgularken ateist kalabilen herhangi bir ateist, böylelikle aynı anda naif müslüman da olabilecek. 0. adımda inancın bir deneyim olup olmadığını sorgulamaksızın sonraki adımlara geçerken, inananın bunu bir kariyer yolu seçer gibi seçtiğine veya seçmediğine kanaat getirecek (çünkü buna ihtiyacı var). bu neslin virtüozluğu ve sağduyusu, henüz eylem boyutuna gelmemişken bir yargıya varmada ya da kanaatte bulunmada yatıyor esasında. içinde öfke birikmesine engel olamayan, geçirgen vatandaş ise bu dinî karakterini, siyasi iklimden etkilenerek, yeri geldiğinde hakikati bile *yok sayabilme yetisine borçlu. siyasi iklim, böylelikle, belli bir içe bakış geliştirememiş karakterler üzerinde daima dönüştürücü bir etkiye sahip oluveriyor. bir insanı tek başına, bir kitle gibi davranmaya zorluyor örneğin (çoğunlukla da başarılı oluyor). kitleler akıl sahibi olmamalarıyla nasıl otoriter söylem karşısında baştan çıkıyorlarsa, birey de artık bu şekilde, "kendi kapısının önünü süpürmek" ahlaki idealizmini kurgulamak adına siyasi iktidarın kurguladığı yapıya gereksiniyor. hatta çoğu durumda, örneğin "arap dogmatizmine" karşı yapılandırılan idealizmler, antagonist birer hareket olmaktan öteye gidemiyor (çünkü protagonizmi sağlayacak içe bakış yok; otorite tarafından yönlendirilen, güdülen idealler söz konusu). bu arada buraya kadar fransız post-yapısalcılarını anmış olsaydım bu kadar ses getirmezdi. sonra analize uğrayınca da ağlarız nasıl olsa.

    ölümdeki hüznün "istismarı" ile ilgilenmeyi dünyada herhangi bir zümrenin nasıl okuduğuyla ilgilenmiyorum. fakat bir dinin, o dini doğduğu coğrafyada yaşandığı gibi yaşamakta özellikle huzur bulan, hatta bunu savunan (genellikle yaşlı) mensuplarının dâhil olduğu bir ölü gömme ritüeline saldırmakta ahlaki idealizmden ziyade, bir karikatürizm gördüm ben (karikatüristin kendisinin de karikatürün içinde olduğu bir karikatürizm bu). ahlaki idealizmi, ömürlerinin finallerine hazırlanan insanların törensel duygularına saldırarak temellendireceksek işimiz zaten kolay. eleştirel aklın hiç de öyle delip geçici bir tavır takınmasına gerek yok; şöyle bir silkinmesi yeter. buradaki eğer eleştirel akıl olsaydı, söyleyecekleri epey kısıtlı olurdu (çünkü göstermiş olduğum reaksiyon epey kısıtlıydı [çünkü daha en başta aksiyon çok kısıtlıydı]). onu birazcık kaşıdığınızda, kaşınmaya ihtiyacının olmadığını hissettirirdi size; fakat bu vaka, biz onu kaşıdıkça kaşınıyor. bu anlamda ellerimi yıkama ihtiyacı bile hissediyorum aslında.

    hıristiyan litürjisinde sanat yapma motivasyonunu ve bu litürjinin uyandırdığı kişiye özel etkileri asıp kesmeyeceğim. bunu "materyaller" ve "hizmet ediyorlar" seviyesinde mesele etmeyi bile, bu alanda profesyonellik düzeyinde bulunan biri olarak hâlâ komik buluyorum. sanatsal etkilenmeyle dini duygulanmanın kesişim kümesinde bir istismarın varsayılması zorunlu değil. kimin neye nasıl inanıp onun karşısında hangi duygularını aşırılaştırdığını yargılamak, bu aşırılaştırmada ne gibi bir hazzın olduğu bilgisinden mahrum ve bu bilgiye arzulama düzeyinde ilgi duyan birinin tavrı olabilirdi ancak. sadece, istismarın tipik bir örneğini bu topraklarda, fakat yine tamamen siyasi bir iklimde, darbe 1980’ini hazırlayan iklimde patlayan arabesk dalgası bünyesinde verilen eserlerde gördüğümü söylemeliyim (hatta darbeyi izleyen dönemde siyaset yazması yasaklanan basının, toplumun bilinçdışını itiraf edercesine magazinsel çıplaklığa yöneldiğini biliyoruz ki, bu da istismarın başka bir türüydü esasında). dikkat edilirse, otoritenin devreye soktuğu istismarın bu boyutları, ahlaki herhangi bir idealizm için, köyde yapılan ve durkheim'ın katılmadığı bir cenaze merasiminden daha kritik duruyor.

    esasında benim naçizane eleştirimi algılayabilmek için felsefe tarihi kadar bilge bir rehbere ihtiyaç yoktu (onore olmadım). bir rehbere bile ihtiyaç yok aslında. bir lejant gerekmiyor, çünkü ortada bir harita yok; arazinin kendisi var (ve yürünmeye gebe yolları ısrarla haritalaştırmaya gerek yok). eleştirinin kaynağı, bir insan kümesi ya da bir ekol değil. kof kavramsallaştırmalardan uzağız. fransız post-yapısalcılarını anmak adına dayanılmaz bir arzu duyan, onları pekâlâ anabilir; metne zenginlik katacağını düşünen, kıta felsefecilerinden bahsedebilir; akılsız kitleyi meraklandırmak için yapısökümden dem vurulabilir, ne kadar malumatfuruş olunduğunu göstermek adına hegel'in basurundan söz edilebilir vs. fakat mesele, ilk reaksiyonumda da dile getirdiğim gibi, bir başkasının inanmasını dert edinip edinemeyeceğimiz üzerinedir. inanmanın bir deneyim olup olmadığı sorunu, burada böylesi topyekûn bir ahlaki idealizme engel teşkil eder. kimin hangi inançsızlığı veya hangi inancı yaşadığı bilgileri, birer görüntüden ibaret kalır. şikâyet ettiğiniz arap dogmatizmi, insanların bir bir inanmamaya ya da dinsizleşmeye başlamasıyla ortadan kalkacak değildir ve bu sorunun katmanları vardır. eğer bir inanç, toplumuna sağlık, refah ve huzur getiriyorsa, o inancın o toplumla birlikte varlığını sürdürmesi sürpriz olmaz. eğer siz toplumun varlığını herhangi bir yönden destekleyen bu inanca kastederseniz, her şeyden önce doğanın reddiyle karşı karşıya kalırsınız.

    insan hakları evrensel bildirgesinin, insanlık tarihinin bir başka evladı olan demokrasi* gibi, sakat ya da ölü doğduğunu düşünüyorum. evrensellikten fersah fersah uzak, uygulanabilirliği olmayan, ütopya demeye kalksam yine elimde kalacak, bir garip metin. olunmamış aşkın yazılmamış, ama okunmamış mektubu. önceleri iktidarın yaptığı pozitivist hukuk karşısında kazanılmış, kâğıt üzerinde bir zafer. insan hayatına dair gerçekçi bir talep olmayıp muğlak ve yer yer sürrealist bir ideal. nasıl ki demokrasi, neredeyse istisnasız bütün örgütlerin, siyasi partilerin ve hatta basın kuruluşlarının tahtaya ilk yazdıkları, hiçbirinin karşı olmadığı (ve aşağı yukarı hepsinin fütursuzca istismar* ettikleri) iddialarıysa, bu bildirgedeki insan hakları da "orda, bir köy var uzakta" tadında idealleştirilmiş ve adeta bir aisopos masalının içine sığmış bir alt masaldır. işaret ettiği şeyleri benimsememek için nihilist değil, art niyetli olmak gerekir; fakat benimseyip yola devam etmek de sanırım artık sadece, dinsiz bir dünya yaratmak isteyen bir ahlaki idealist olmayı gerektiriyor. ii. dünya savaşı'nda ne mal olduğu ortaya çıkan insanın (hatta onun öncesinde fransız ihtilali'nde ne mal olduğu ortaya çıkan insanın) o anda orada gelişen, aslında-ne-olduğunu gizleme refleksidir bu kısacası. bir nevi bastırma mekanizmasıdır bu bildiri. bastırma mekanizmaları da doğaldır, teamüldendir, insan olmanın şanındandır; fakat burada da istismar edilen bir mekanizma var işte. görüldüğü gibi, bu bildiriyi eleştirmek insanı nihilist yapmıyor. hatta aklı akıl ile yok etmeye kalkmak ya da ülküsel bir put sahibi olmamak da insanı nihilist yapmayabilir. bu dünyadan ülküsel bir putu olmadan, fakat kendilerine has değerlerle göçüp giden milyarlarca insan oldu. kavramları ete kemiğe büründürürken tasavvur ettiğiniz ve öykündüğünüz tanrı bile şeytansız yapamazken, siz de bir nihilist olmaksızın ahlaki idealizminizi ileri taşıyamıyorsunuz anlaşılan. yine aynı antagonizm. bu arada bildirgenin karşılaştırılması gereken şey, şeriat hükümlerinden çok, indirgenmeyecek kadar gerçek olan insanlık durumudur bence. sen bugün kalkıp bildirgeyi şeriat hükümleriyle karşılaştırırsan, şer'i hükümler de kendilerini bildirgeye bir alternatif olarak hissedip sunuverirler. bunları da ben söylemeyeyim artık. başından beri dile getirmek istediğim tek şey de bu zaten: karşına aldığın kimse, ona benziyorsun.*.

    bu arada sigmund freud ve karl marx’ın modernliğinden söz edilmiş. marx için söyleyecek hiçbir şeyim yok, fakat freud-sonrası bir freud'dan; aydınlanmacı olmayan bir freud’dan söz etmek mümkün. tatmin etmek, ıslah etmek, geliştirmek ya da kendini bilmek gibi arayışlar, aydınlanmacı freud ile geride kalırken, bir post freud yorumu, eksikliklerimize tahammül etmenin yollarına dair mesela. semptomları ortadan kaldırabiliyoruz, tedavi edebiliyoruz, fakat artık bilinçdışı arzuyu ortadan kaldıramayacağımızın farkındayız. onu yalnızca ölüm ortadan kaldırabiliyor. bu satırları okurken içinde giderek artan bir arzu varsa eğer, bu arzunun ölümden başka bir sonu yok. insanı, ihtilali birlikte gerçekleştirdiği arkadaşını giyotine gönderten ya da insana holocaust'u icra ettirebilen bilinçdışı arzunun sonunu bilgi ya da aydınlanma değil, ancak ölüm getirecek. post freud, kendini bilme, dünyayı kurtarma, hatta çevreye ahlaki idealler dayatma projelerinin, sorunun ta kendisi olduğunu söyler; tedavi kılığına bürünmüş birer hastalık belirtisidir bütün bunlar. benliği, inancı ya da yakın çevreyi nesneleştirmeyen, daha esnek bir dünya görüşü post freud'da söz konusudur. ancak elbette, bu insanlık durumuna erişmemizin bir ucu da aydınlanmacı düşünceye dayanır.

    ben kimim? ben kim olanım. bu soruyu bana yöneltebilecek tek olan da benim. burada kimseye kim olduğunu sormadığım gibi, bu sorulmamış soruya cevap da bekleyen değildim. fakat katarsisvari bir şeyler okudum ve şaşırdım. lacan'a göre an itibariyle yenik durumdayım, çünkü beni kendim şaşırtamadı, bir başkası şaşırtmış bulundu. şahsen bir ateist olsaydım bana bulaşmazdım; çünkü benimle tartışacak bir şeyim olmazdı. sağlam felsefi temellendirmelerim olurdu. kof siyaset, doctus cum libro ve yaftalama değil, gerektiğinde çatır çatır felsefe yapardım. felsefe tarihi anlatıcılığı yapmazdım; yeni bir şeyler söylerdim. gerçi hayır ya, zamanımın büyük bölümü susmakla geçerdi. tanrı'yı öldürmüş olmanın hıncını, onu hâlâ yaşatan insanlardan çıkarmaya niyetlenmezdim en azından. insanları tanrılaştırıp onlarla savaşmazdım. o avrosentrik oryantalizmdeki avro- ön ekinin temsil ettiği avrupa'da ve amerika'da, çoğu ateist çevre, belki de bir cenaze merasimine zorla sürüklenmeyecek insanlardan oluşuyordur. yaşadığına inanmamak kadar, inandığını yaşayamamak da yaygın görülen bir semptom. bir kutsal kitabın metinlerini, karl popper ışığında okumak kadar ve hatta her bir insanın, bu tip metinlerden aynı şekilde etkileneceğini varsaymak kadar.

    bir kızılderili atasözü, "ya dağlara doğru gidersin ya da arka bahçende oturup oruç tutarsın." der. işte bu çağda ne dağlara doğru gitmeye ne de arka bahçede oturup oruç tutmaya gönüllü insan bulmak kolay. ya dağa küseriz ya dağa vururuz. ya arka bahçede kayboluruz ya da bahçeye hiç uğramayız bile. hatta biri bize arka bahçemizden bahsettiğinde bile kızarız ona.

    post scriptum subitus: bir ara telefon üzerinden psikanaliz hizmeti veriyordum, ancak uzun süre önce bıraktım bunu. alçak gönüllü tavsiyeler için teşekkür ediyorum, fakat dünyayı ya da insanları değiştirmeye çalışmakta, o zamanlar daha çok kendime dair bir şeyler bulmuştum. karşımızdaki insanla onun için öpüşmeyiz. aynı şekilde, dünyayla uğraşırken de, esasında dünya için çabalamayız.
  • dincilerin en öncelik verdikleri istismar çeşididir. düğün, doğum, iş bulma, üniversite sınavı öncesi şekere dua okuma, koca bulmak için adet kanına şeker banma gibi ritüeller ölümün yıkıcı etkileri yanında çok daha geri plandadır.

    ancak başlıkta geçen hüzün kelimesi yerine trajedi-şok gibi bir kelime kullanmak daha doğru olur, hüzün gastede okuduğunuz bir ölüm karşısında hissettiğinizdir. çocuğunu, anne-babasını kaybeden bir insanınki ise bambaşka. işte bu şoku değerlendiriyorlar. ne kadar inançsız olsam da ben böyle bir kayıp yaşadım ve "çektiğin acıya ilaç olacak kabeye kadar koş, 3 tur at dön" deseler yapardım. "dur bakalım belki ölmemiştir" diyen bir cenaze yıkayıcıya ya da "istediğimizi yaparsan ölünüzü geri getiririz" diyen bir sahtekara her şeyimi verirdim. çocukluktan beri inanmayan birini böyle mantıktan tamamen koparan ölüm acısı, inançlı insanlara hitap etmek isteyen din adamı sektörüne en önemli fırsat olarak görünüyor haliyle.

    sonuçta din adamı profesyonel bir cenazecidir. annesi ölen bir arkadaşınıza ne diyeceğinizi bilemezsiniz. ama imam bu işte tecrübelidir. gelir size hergün onlarca ölen için ezberinde olan sözlerden saydırır. en ufak bir samimiyet beklemeyin, yoktur. dünyada en çok sevdiğiniz ve kaybettiğiniz insanı ne tanır ne bilir. hatta hakkında bir şey söylemeye en az hakkı olan kişidir. ben dua falan okunmasına karşıydım, ama evdeki diğer yakınları bununla rahatlıyordur diye ses çıkarmadım ve sevgilimle evden kaçtım "ayıp olur mu ki" falan umursamadan. çıktık, yedik, içtik, başka arkadaşlar katıldı, komik anılar anlatıp güldük, aylar süren hastalık döneminde çok ağlamıştım, iyi geldiğini hissettim. ölüm anından sonra, cenaze kısmında, defin sırasında, sonraki evde yemekli dualı kısımlarda hiç ağlamadım, ağlamayışıma kendim de şaşırdım. ama bu acayip dönem bitiyor. ve yerini ömrünüz boyunca sürecek bir döneme bırakıyor. neşeli bir insanın bile ruhunda asla iyileşmeyen bir yara açarak.

    işte din adamları (din insanları demiyorum, çünkü din kadını diye bir şey yok) tüm o seremoni kısmı bitip, evinize yemek getirip homur homur tıkınan tanıdıklar gittiğinde, yalnız kalıp hüzne boğulduğunuz ve nasıl geçeceğini bilmediğiniz melankolik zamanlarda sizi arayıp nasıl olduğunuzu sormaz. din adamının işi ölü toprağa verildiğinde biter, "allah sabır versin" der geçer. ha sonra başka cenazelerde kağıda yazıp adını verirsiniz, duanın arasına sıkıştırıverir.

    yani ölüm gibi bir konuda din adamının yaptığı hiçbir katkı yoktur. sadece bunu o üzüntüyle farketmeyiz. onlara çok ihtiyacımız varmış gibi düşündürürler ama yoktur. bunu bahşiş vermediğinizde yüzlerinde oluşan ifadeden anlayabilirsiniz. aynı ifadeyi bozuk çıkmadığında "sonra vereyim" dediğim motorcu kuryede de görüyorum. ki o hayatını tehlikeye atıp en hızlı şekilde karnımı doyurdu. din adamı?