şükela:  tümü | bugün
  • olma durumu.. ayrintili aciklama icin (bkz: olum/14)
  • bir varlıgın gelisme sureci. dinler olus'u insanüstü gucun iradesine ve eylemine baglarlar.
    hegele göre varlık surekli bir olus'tur.
  • (bkz: asıl oluş).
  • yoktan varetmek süreci.
  • bir anlam gelse,
    ne varsa alsa,
    gitse.

    bir anlam gelse,
    ne varsa verse,
    kalsa.

    - özdemir asaf -
  • gözlem, his, içinde varolma dahilinde sunulduğunda ancak karşılığında kötüleneceğiniz bir şey. "işte sana bu kadar basit anladın mı?"...
  • sorgulanmaması gerekendir; yoktan varolmuştur ya da başka bir deyişle varolmasını binlerce minik parçaya borçlu olan puzzle'dır. **
  • "(var)oluştaki düzeyimiz yaşamımızı yaratır." *
  • bir varoluş formu ya da düzeninden başka bir varoluş formu ya da düzenine geçiş...

    oluş kavramı felsefede de çok önemli bir yer tutar. bu kavramı felsefeye sokan filozof da herakleitos olmuştur. ona göre, varlıklar doğar ve yok olur, "şey"ler sürekli bir hareket, aralıksız bir oluş içindedir. bu oluş doğum ve ölüm, sıcak ve soğuk, büyük ve küçük gibi karşıtların çarpışmasından doğar.
  • gramerin fiilleri adlaştırarak kavrıyor olmasının bir ifade edilemezlik zeminine itelediği boynu bükük kavram. deleuze dahi bu kavramın felsefi çözümlemesini yapıp gramerin bu engelleyici yapısını yapısöküme uğratmaya çalışırken, yüklem olarak kullanılan sıfat ve isimleri zıtlıkları içinde ters kutuplara yerleştirip, "oluş"u da bu kutuplar arasındaki bir devinim olarak tasavvur eder. halbuki salt kendiliği içinde "oluş" (ki, bu bile oluşun "olduğu şey"i vurgulaması bakımından terso bir ifadedir) yönsüz ("nereden" ve "nereye"siz), amaçsız bir salt akış olarak düşünülmelidir. felsefe tarihinde bergson'un duree*, william james'in pure experience* ve heidegger'in sein* kavramları ile sorunsallaştırmaya çalıştıkları mesele de burada tartışılan konu ile parallellik gösterir.

    diğer taraftan, "oluşu" sorunsallaştırmak dili ve iletişimin önemini de felsefe arenasına çekmekle eşdeğerdir. kavramlar "salt oluş"u sadece bir yaklaşım düzeyinde ele alabiliyorlar, onu yalnızca metaforik düzeyde temsil edebiliyorlarsa, dilin yapısında bir dönüşüme mi gitmek gerekecektir? böyle bir şey kuşkusuz ki imkansızdır; zira dil yaşayan, kendi dönüşümünü kendisi getiren bir fenomendir*. işin bu yönü, dilin ontolojik statüsünü tartışmaya açar.

    bununla bağlantılı bir diğer husus ise şöyle özetlenebilir: "salt oluş" dilden kaçan, temsil edilmeye ihtiyaç duymaksızın deneyimi kuran bir zıkkım ise, mutlak hakikat insanlar-arasılığın mümkün kıldığı kamusal, dilsel alanda değil; bireysel deneyimin kodlarla ifade edilemeyen, iletilemeyen ufkunda kendini veriyor demektir. o halde insanların birbirlerini anlama çabaları ve bu çabaların sonuçları aldatıcı olmaktan öteye gidemeyecektir. bu ise işin ahlak felsefesine* taşan boyutuna karşılık gelir.