şükela:  tümü | bugün
  • oktay akbalın öykü kitabı
  • toplumsal bozulmanın türkçede kaleme alınmış ilk uzatma anları. gittikçe küçülen, sandwich tadı alan ekmeklere göndermeden gramaj olarak bozulmuş adamcıklara uzanan seksenler öncesinde seksenler sonrasını anlatmayı başarmış bir eser.
  • oktay akbalın 1946 yılında yayınlanan ilk kitabıdır. ismi deyim haline dönüşen, savaş üzerine yazılmış etkileyici bir giriş cümlesine sahip öykü kitabının ilk paragrafı şöyledir;

    "önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... çünkü yeryüzünde savaş vardı. insanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, teláşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı."
  • yeni nesle yüklenirken aslında onları yetiştirenlerin de yaşanan olumsuz olaylardaki payının ne derece fazla olduğunu hatırlatan ifade.
  • derin sevgi beslediğim ve saygıyla her daim aklımda kalacak öğretmenlerimden birinin, fatma muammer serin'in sınıfta okuduğu eşsiz güzel öykü.kendisine her şey için teşekkür ederim de, bunun için tekrar teşekkür ederim gibi sanki.
  • ...sonra her şey. her şey ekmekle başladı; ekmekle bitecek.

    bir çocuk, bir ekmek almak için evinden çıkar. bir çocuk. bir ekmek. neye inanırsanız inanın, ikisinin de kutsal, ikisinin de kıymetli, ikisinin de alabildiğine saf ve masum olduklarını inkar edemezsiniz. çocuk, ekmek almak için evinden çıkar ve geri dönemez. niçin? çünkü birtakım adamlar, kirli ellerini birtakım ekmeklere sürmüşlerdir; ekmekler bozulmuştur. çünkü çocuk, daha ekmeğe varamadan kirli eller çocuğa da dokunmuştur.

    bir gün, bir yerde, bu kirli ellerin, bu çocukla yeniden karşılaşacaklarına inanıyorum. çünkü inanmasam içimdeki bulantıyı, öfkeyi, cezalandırma arzusunu dindiremeyeceğim. bir sabah uyanıyorum, yediğim ekmek boğazıma diziliyor, yutkunamıyorum. besbelli bugün ekmekler tümden bozuldu diyorum, çocuk da uyanamadı. merak ediyorum; kirli ellerin sahipleri, ekmek almaya giden çocuğa ne diyecekler? annesine, babasına ne diyecekler? ya allah'a ne diyecekler? ya ekmeğe? yedikleri ekmek nasıl boğazlarından geçecek? ekmeğe zerk edilen zehir, kirli ellere ve kirli bedenlere ne zaman sirayet edecek? adalet bu dünyada ne zaman hüküm sürecek? ya da sürecek mi?

    önce ekmekleri bozdunuz. sonra çocukları öldürdünüz. kutsalı, kıymetliyi, masumiyeti katlettiniz. ben sizi bu dünyada affetmiyorum. dilerim allah da affetmesin.
  • oktay akbal, bu kitabı* yazdığında dünyada yoktum ben. bu kadar keskin bir öngörü, insana okurken zevk verse de, akbal'ın öngördüğü geleceğin belki de kitabın yazılmasının üstünden 10 sene bile geçmeden gerçekleşmiş olması hüzün veriyor.

    keşke hiç yazılmasaydı bu öyküler, keşke hiç hayal edilmeseydi öyle bir gelecek. sanırım oktay akbal da diler bunu şimdi sorsak.
  • "insanlar yağmur altında da aynı idiler, hiç değişmemişlerdi. yollar, sokaklar boyunca gidip geliyorlardı. her zaman ki gibi çeşit çeşit, boy boydular. kısaları, uzunları, acelecileri, sakinleri, sıkıntıdan patlayanları, işsiz güçsüzleri, avareleri…
    hepsi birbirine benziyordu. güneş altında nasıllarsa öyle idiler. gene acele adımlarla işlerine koşuşuyorlardı; gene elleri ceplerinde, dudaklarında gelişigüzel bir ıslıkla, ağır ağır hiç telaş etmeden kaldırımlar boyunca dolaşıp duruyorlardı…
    yağmur insanların kayıtsızlığına karşı ara sıra isyan ediyor, şiddetleniyor, bir iki şimşekle dişlerini gıcırdatıyordu. bütün bu arzusuz, aşksız insanlar ahmak ıslatanı can sıkıntılarına karşı bir silah gibi kullanabilmek fırsatını ele geçirmiş bulunmanın verdiği sevinçle göğüslerini yağmur rüzgarına vermiş, kollarını sallıya sallıya ilerliyorlardı…"

    (bkz: oktay akbal)
  • oktay akbal "önce ekmekler bozuldu" hikayesinde 40'lar türkiyesi'nin çöküşünü anlatır...on yıllar boyunca ülkece genel refah seviyemiz yükseldiği için basit gıdalarla hayatlarımız arasındaki bağı fazla küçümser olduk. bir egeli olarak benim kıstasım tabii ki domates...12 eylül sonrasını hatırlıyorum, demokrasiye kaldığımız yerden devam edip seçimlerin düzenlenmesinin ardından pastanelerde kutu kola ve cam gazozların yanında içime hazır "tat domates suyu" satılmaya başlamıştı...90'lar gelip çattığında domates suyunun bulunabilirliği yavaş yavaş azalıp en sonunda tamamen bitti.

    iç savaşın sürdüğü bir ülkede- belki de renginden ötürü- insanlara domates suyu satamazsınız.

    2000'lerin başında ab süreci, demokratikleşme yasaları, barış süreci falan derken bu sefer hem tat hem de cappy marka domates suları market buzdolaplarında albenili paketleriyle yerlerini aldı. 2012 sonrası giderek macro centre'lara, kitchenette'lere çekildi, ardından hiç bulunmaz oldu. gezi sonrası dönemde ürünün üretimi durdu. satmıyordu.

    ekmek almaya giden çocukların kafasına gaz fişeği atılan ülkelerde insanların canı domates suyu çekmez.

    şimdilerde o güzelim naneli, karabiberli türlü türlü baharatlı domates sularını geçtim çarşıda pazarda düzgün tarla domatesi bulamıyorsunuz yazın ortasında. kessen tadı yok, yemeğe katsan pelte gibi, ısırsan adeta plastik, bir de bir türlü çürümüyor.

    en kötüsü de bu. çürümemesi. çünkü politikacısına atacak çürük domates bulunmayan ülkelerde iktidarlar el değiştirmez.

    durum o kadar kötü yani.
  • hiç bir yerde bulamadığım kitap.