şükela:  tümü | bugün
  • adem ve havva'ya dair. film müzikleri için tık
  • gelmiş geçmiş bütün sanat ürünlerinin kanını son damlasına kadar emerek tüketen vampirler ve buna karşılık ölü olduklarının bile farkına varmadan yaşayan zombileri barındıran bolca fotografik sahne ve dinlenilesi müziklerle dolu dingin bir film. aksiyon dolu, giriş gelişme sonuç olarak ilerleyen filmlerden hoşlanıyorsanız sevebileceğinizi düşünmüyorum ama yok görsel şölen izleyeyim, topluma iğneleyici göndermeler yapılırken (bkz: eargasm) yaşayayım diyorsanız izleyin derim.
  • aşka dair değildir sadece. hayata, kitaplara, felsefeye, tarihe, müziğe dair her şeyi toplayıp, fas'ın dar sokakların'da büyülenerek yürümeye devam ederiz.

    bir sone güzelliğindedir.

    bence engel tanımaz gerçek bir aşkla
    sevmiş olanlar.
    aşk demem aşka
    değişik durumlarda değişip duruyorsa,
    ya da meyil duyuyorsa bırakmaya ilk fırsatta.
    aşk dediğin fırtınaya bakar ve titremez asla;
    ah, hayır! her daim duracak bir işarettir,
    bir yıldızdır, dönenen teknelere rehberdir,
    boyu posu ölçülse de bilinmez değeri nedir.
    zamanın oyuncağı olmaz; gül dudaklı
    ve yanaklı aşkı götürebilir sallasa zaman orağını;
    değişmez aşk kısa da sürse saatler ve haftalar,
    aşk dediğin kıyamete dek yaşar.
    eğer yanlışım varsa ve bu bana kanıtlanırsa,
    demek hiç yazmamışım, kimse sevmemiş asla..
  • büyük sinema insanı jim jarmush'un''vampir filmi çekilecekse ben çekerim arkadaşım'' dediği film.eline sağlık üstad. üzerine uzun uzun yazı yazmaya gerek yok. felsefe, edebiyat, müzik daha ne olsun.
  • shakespeare'le kanka olup bavulunda elif şafak taşıyan vampirin maceralarını anlatan film. hadi biraz da doğu diyelim. doğu. vaaov kubbe. minare. minaret. bu filmleri bize çekmiyorlar abi.
  • tarzı olmayan bir film evet kesinlikle bir tarzı yok. beni en çok etkileyen kısım credits kısmı oldu, ne ilginçtir ki ilk kez bir filmin credits kısmını bitirdim. credits'e eşlik eden müziğin faydası çok tabii
  • uzun zamandır böyle güzel film izlemedim desem yalan olmaz.

    -- spoiler var da yani filmde spoiler yenecek bir durum yok pek. --

    jim jarmusch, son yıllarda teenage güruhunun elinde maymuna dönen vampirleri almış, onlardan harikülade birer âşık yaratmış, hikâyeyi de "yüksek kültür diye bir şey vardır arkadaşlar, birbirimizi kandırmayalım" diyerek seyircinin suratına vurmuş.

    evvela buradaki vampirler, özel bir sınıf. hakiki elitler. sanatı, kültürü, gerçek insanî (ironik ama) dokunuşu yaratanlar bunlar. referanslar, kitaplar, alıntılar... rumî şiirinden fırlamış ismiyle film, shakespeare'den binbir gece masalları'na, faust'tan bilmem nerelere referanslar vere vere ilerliyor.

    "bunlar işte," diyor jarmusch, "bunlar hayatta kalacak ve sizin dandik twilight filmlerinizi üç gün sonra kimse hatırlamayacak."

    (burası çok da doğru olmayabilir, zamanların en acayibinde yaşıyoruz netekim. ama jarmusch bey'i desteklemek istiyor gönül.)

    filmin müzikleri de tam olarak bu sebeple acayip güzel olmak zorundaymış ve olmuş da. araya yasmine hamdan yerleştirmesi de yapmış ki, bakın bu mağripliler de bizimle, demek için. bilal'in masumane gözyaşları. geri kalan herkes ava ve ian ve tabi ki zombiler!

    bilhassa california'ya zombilerin yoğun yaşadığı yer demesi, doğrudan bu tüketim kültürüyle ilgili. detroit'te gece gezmesi, eski tiyatronun otoparka dönüşmesi... şehrin ve kapitalizmin krizlerinden birini daha yaşıyor oluşu.

    arada viktoryen jestler, bitkilerin latince isimleri ve vampir âşıkların günceli aşan, aşkın bakışları. kelimelerin ve şeylerin anlamlarını bambaşka yorumlamaları.

    artistik bir başarı, demiş pek çok eleştirmen film için. baya şamar atmış jarmusch, kendinize gelin, demiş. ama nafile tabi. o vampirler gibi soyu tükenecektir öz hakiki sanatın! yaşasın demokrasi!
  • tipik bir jarmusch işi. bol müzikli, kasvetli ve durgun. eleştiriye geçmeden önce filmin ele aldığı mesele üzerinde durmakta fayda var. yönetmenimiz, popüler kültürün kendine meze ettiği vampir genre'sı üzerine adam ve eve adlarında iki aşığı yerleştirmiş. gece yaşayan vampirler üzerinden de bir sanatçı-bilim insanı eğretilemesi kurmuş. fena bir eğretileme sayılmaz zira, gündüz uyuyup gece üreten toplumdan izole bohem sanatçı tanımı ile vampir metaforu birbirine güzelce uymuş, hatta metaforu da geçip organik bir işlerlik kazanmış. lakin rahatsız eden nokta, tarihteki tüm büyük adamların tarihsiciliğin acımasız vuruşuyla ortak bir sepetin içine atılması, sonra da yaratılan hale ile özdeşleşilmesi, ve böylece bohem varoluş sıkıntısına bir meşruluk kazandırılması.

    eve'in baktığı duvardaki isimlerden bazıları şunlardı: baudelaire, poe, tesla, kafka, bach, wild, twain, bunuel, shelley, burroughs, duchamp, wagner, keaton, mevlana.* sayısız büyük adam ve kadın. ve ortak noktaları adam'ın soylu yalnızlığına meşruluk sağlamaları öyle mi? "schubert'e x besteyi ben verdim." bu sanat eserlerini beraber yarattık fakat 21.yy insanı bu inceliklerden pek anlamıyor ve biz 21.yy bohem elitleri olarak artık şu soylu yalnızlığımızla beraber acı çekiyoruz.

    diğer bir deyişle, tüm dünyayı zombiler* istila etti ve geriye de bir avuç vampirden* başka bir şey kalmadı. bu noktada adam'in yaşadığı şehir olarak, batık ve hayalet kent detroit'in seçilmesi iyi bir tercihtir. yine eve'in şehri olarak da zamanında beat kuşağının da yolunun kesiştiği tangierin seçilmiş olması manalı, hatta otobiyografik bir tercih. ve belli ki o duvardaki resimler adam kadar jim için de bir anlam ifade ediyor.

    filmde önceki filmlere de göndermeler var. örneğin şu tesla muhabbeti coffee and cigarettes'te de geçmişti. oradaki çocuk free energy olayından bahsetmişti, adam'ın bahçesine kurduğu düzenek de buna benzer bir şey değil mi? petrol yerine su probleminin çıkacağı üzerine tartışma ise -bizzat detroit şehriyle alakalı olmakla birlikte- broken flowers'da ikinci sevgilinin evine gidildiğinde mevzu bahis edilmişti. benzer şekilde bu filmde de arabada bahsi geçiyor.

    filmde kitle kültürüne dair doğrudan bir eleştiri yok, diğer bir deyişle film ötekilerin yoz hayatlarını göstererek bu sorunsalı merkezine almıyor. filmin durduğu nokta "kitle kültürü vardır, ve biz bundan rahatsızız" seviyesinde. adam, sürekli şu evinin önüne gelen rock'n roll'cu çocuklardan sitem ediyor. fakat onları derinlemesine de sorgulamıyor. sadece kendi yaşam alanına girmelerinden rahatsız. bunun yanında zaten, modernizmin içinden çıkan ve ona karşıt duruş sergileyen romantizm akımı gibi, bu bohem vampirleri de karşı kültürün neresine yerleştireceğimiz belirsiz. zira, adorno değilseniz, kitle kültürünün bir şekilde içindesinizdir. burada karşı çıkan da, destek atan da; her şey iç içe geçmiştir. neyin dışarıda, neyin içeride olduğunun net bir sınırı yoktur. yapılabilecek yegane şey, işte, bilal'in mekanında dama oynayıp nargile içenlere soğuk bakış atıp, evde partnerinle satranç oynamaktır.

    popüler ve kitlesel olana nefret ile büyüsü bozulmuş bir dünyada halen büyü yapılabileceğine duyulan inanç arasında gidip gelen, bohem sanatçının çaresiz bir filmi olla. elbette godard vari, bir geçmişe saygı duruşu, anma da yok değil. filmin finali ise filmin adına referans yapıyor. tutkuyla öpüşen iki aşık ile kan bulamazlarsa ölecek olan adam ve eve'i görüyoruz. son karede ikili aşıkların üzerine yöneliyor ve film bitiyor.
    puan: 7.9
  • senelerdir aklımda olan ama izleme fırsatına ( zaman yaratma ) geçen haftasonu eriştiğim; harika film.
    bir vampir hikayesi ancak bu kadar etkileyebilirdi, beni. izlerken, kendimi buldum. o kadar yıldır yaşamanın getirdiği entellektüel birikim o kadar güzel işlenmiş ki..
    dünya'nın altın çağı olarak adlandırdığım 16yy'dan 20yy. sonuna kadar olan tarih; dünya tarihinin entellektüel açıdan en ileri safhasıydı. ve bunu çok güzel işlemişler.
    günümüze gelindiğinde ise; zombivari insan toplulukları ve onların üretkensizliği daha iyi anlatılamazdı.
    ayrıca, hep kafamda olan; yıllar boyu bir hayat sürseydim "hiç bir zaman için hızlı yaşamaya çalışmazdım" düşüncemi de filme aktarmışlar. bu kadar uzun ömrüm varsa, ne diye hızlı bir hayat yaşayayım. bütün günler benim..
    olabildiğince yavaş yaşayıp, hiç bir şeyi aceleye getirmeden; sindire sindire bir hayat sürerdim. ve film de tam bunu anlatıyor aslında. sonsuz bir ömrün olsa; acele etmeden, detaylara daha çok yoğunlaşırsın ve daha çok üretken olursun.

    film müzikleri, ayrı bir başlık açılacak kadar süperler. onu ayrı olarak değerlendirmek gerekir.
    9.5/10 verdim bile.
  • bir film izlemeden önce ekşi de bakınırım acaba ne demişler diye we ilk defa bu film hakkındaki yorumlar şaşırtmıştır beni, öyle ki öwe öwe bitirilemeyen yorumları okurken bulmuştum kendimi we hemen ardından hiç zaman kaybetmeyerek izlemiştim iyi ki de izlemişim, izleyeli 2 ay oldu hala şarkılarını youtube da açar dinlerim bana rocku sewdırmıstır,
    şu an saat 3 we filmdeki müzikler eşliğinde yazıyorum bunu, söylenecek o kadar güzel şey war ama saat geç oldu bu güzel şarkılar eşliğinde uyumam gerek
    not: w kullanmamın sebebi tuş bozuk :d