şükela:  tümü | bugün
  • önü kavurga kavurur, arkası harman savurur.
    şu sobalı ev, o evde büyüyüen çocuk başlıkları getirdi bunu aklıma,
    çok eskilerden, erzurum dolaylarından bir atasözü.
    sobanın ısıtmasına nazire olarak söylenegelmiş oralarda.
    ecevit vaktiydi galiba, kıbrıs'a mı diklendiydi neydi,
    bir ambargodur alıp yürümüştü.

    şimdi insanlara şaka gibi gelen, sanayağı, gaz ve şeker kuyruklarının lalettayin hayatın bir parçası olduğu zamanlarda, gittiğimiz misafirliklerde hep evin en güzel şeyi diye bellediğim sobalardan biri de bizim eve kurulacaktı. fuel oil denilen şey, katı hale dönüştürebilse düğünlerde
    kaynanadan geline 2 metre iri arpalı kordon yerine takılacak kadar az bulunur bir şey olmuştu, kalorifer kazanlarının içi bomboştu.
    elektrik sobaları artık yetmeyince, soba almaya ailecek gidildi, öyle de seviniyorum ki, üstünde arkadaşlarımın evlerinden okula getirdiği kestaneler gibi kestane yapacağız, çay orada demlenecek falan; mesude babaannemin kendi çocukluğundan saklayıp bana devrettiği gerçek bakırdan evcilik evimin en nadide paraçası minik tencerede yemek pişirme hayalleri bile kuruyorum, annem işte ya, okuldan sonra, o gelene kadar, ohooo, dünyanın vakti, tozları önceden hemen yalapşap aldım mıydı, bir de gırgır halılara, sonra sok püskülleri içeri, üç kere ev bozar düzerim artan vakitte...
    neyse kardeşim, sobacıların orası bir cennetmiş, ne bileyim. akla hayale geldik gelmedik envai çeşit alet edevat, acaip garaip kırkıncır zamazingolar, parlak marlak birşeyler sarkıyor her yerden, ızgaralar, fare kapanları, gözleme tepsileri, yer sofraları, tepeden inen bebek oturtgaçları böyle lastikli sallangaçlı falan, halatlar bilmemneler, pek mesudum pek.
    sobacıların orada asıl en şahanesi kuzineler var kuzineler, benim en sevdiğim onlar, illa da onlardan aldırıcam, orada gözü, burada penceresi, şurada küllüğü, geniş geniş, soba gibi soba işte, ecevit'i çok seviyorum, amerika'yı çok seviyorum, ambargoyu çok seviyorum, hayat çok güzel yani tamamen.
    annemi dürtüklüyorum, kardeşim bağrınıyor, babam bakınıyor, baba bak şundan alalım diyorum, çok güzel, dışı da yeşil böyle ,koyu renk, emaye gibi bir şey, hadi baba, şunu alalım, bak kocaman, hem gözleri var, yemek de yaparız diye annemden destek bekliyorum, annem gülüyor babama dönüp, ben ısrarla diretiyorum, kızım deli misin, ne yapıcaz biz onu? nereye sokucaz diyor annem. kovasını, kömürünü kim taşıycak, kim boşaltıcak biz onunla uğraşamayız falan diye bir şeyler söylüyor. kömürlüğümüz yok bizim, ev bark batar zaten, kömürün isi pisi çok falan diye devam ediyor işte.

    eve döndük, salak, koyuca kahverengi, silindirik, dımdızlak, benden zayıf benden ince, nasıl aptal, önünde bir uyduruk laylonlu camından başka bişeyciği olmayan; hani yeniyetme, tıfıl ergen çırpı misali, bir halta benzemeyen vezüv diye bir gaz sobasıyla.
    neymiş gaz kolay taşınıyormuş da, ben okuldan gelince kendim de koyup yakarmışım da, daha temizmiş de, şuymuş da buymuş...
    bu da aynıymış da, hepsi sobaymış da, bi dolu palavra...
    neyse soba kuruldu bin ızdırapla, borular falan denkleştirildi, gaz alındı yakıldı, oturdum önüne, ısınıcam diye. bir ters bir düz dönüyorum ama ikide bir.
    ilk o zaman duymuştum işte bu lafı.
  • ön tarafı o kadar ısıtır ki yakar
    ara tarafı hiç ısınmaz donar

    kızılötesi ışıması ile ısıtan eski kömür/gaz sobaları ve günümüzün elektrikli ısıtıcılarının zayıf yönünü anlatan çooook eski bir atasözü
  • önü kavurga kavurur, arkası harman savurur: bilmece gibi; şömine, ocaklık, tandır, kamp ateşi veya bunlar gibi eşitsizlik, düzensiz sonuçlar üreten insani/sosyal durumları anlatır.

    (bkz: kavurga/@ibisile)