şükela:  tümü | bugün
  • burada veya şurada olan adamdır.

    veya cismi orda beyni şurda olan adamdır.
  • orjinal adıyla, 'the man who wasn't there' filminin yönetmenliğini joel coen yapmıştır. kült filmeler arasında anılan film, siyah beyazdır.
  • "bugün merdivenlerden çıkarken, orada olmayan bir adamla karşılaştım. bugün de orada değildi. keşke dedim... keşke gitse..."

    orada olmamak mevzuu hayli ilginç bir mevzu. bazı şeylerin farkında olmak, birtakım şeylerin öyle olması, senin bilmediğin şeyler evreni ailesinin benzer karakterlerinden biri. benzerliği varlıklarının varoluşsal öneme sahip zıtlıklarıyla ilgili. (ya da değil. bazen böyle doğruluğundan emin olmadığım, hatta o sırada doğru olup olmadığıyla ilgilenmediğim, hatta ilgilenmediğimin farkına bile varmadığım, hatta ne anlama geldiğini bile bilmediğim ama gözüme hoş görünen cümleler kuruyorum. bazı şeylerin farkında değilim.)

    kim ulna bu orada olmayan adam?

    orada olmayan adam herkes olabilir. hatta belirli bir zamanda "orada" olmayan herkes doğal olarak orada olmayan adam olmuş oluyor. o halde orada olmayan adam için o anda orada olanların oluşturduğu kümenin elemanı olamayan herkes diyebiliriz. (bazen böyle aynı anlama gelen iki cümleyi art arda kurabiliyorum. yapabiliyorum bunu.) orada olmayan; yani burada ya da şurada olan; kısaca orada değil de herhangi başka bir yerde olan herkes için orada olmayan adam diyebiliyoruz ki aslında evrenin tam o anda belirli bir noktasında olmak da pek mümkün değil gibi. küme yine de eksik kalıyor. çünkü bu saçma konuda düşünmeye devam ettiğimizde, insanlık tarihi boyunca şu komik ve hüzünlü varoluşu yaşayıp ölmüş herkes de orada olmayan adam olabiliyor. küme bu kadarla sınırlı kalsa yine iyi. (pardon, kimin için?) insanlık tarihi boyunca şu saçma varoluşu yaşayıp ölmemiş, bırakın orada olmayı, hiçbir yerde olma şansı olmamış, hatta olma şansı bile olmamış herkes de yine bu kümenin içinde. (sığacak mıyız?) hiç var olmamışların durumu, var olan ama orada olmayanların durumundan daha farklı. onlarınki yalnızca dilsel bir varoluş. onca kitap kahramanı, onca düş kişisi, zihninde bir anlığına belirip kaybolan imgesel kadınlar. ana, baba ve mahşer günü, iğne atsan yere düşmez, arife günü kemeraltı kalabalığı gibi çok acayip bir kalabalık.

    bu sadece insanlarla ilgili bir durum da değil. masanın üzerinde durmayan bir kalem de masanın üzerinde durmayarak dilsel bir varlık kazanabiliyor. tek yapman gereken masanın üzerinde durmayan yeşil bir kalem düşünmek. kim bilir aslında o sırada nerede, ne yapıyor?
  • hiçbir şeyi olmayan adam ile bazı benzerlikler gösteren insan olabilir.

    (bkz: hiçbir şeyi olmayan adam)
  • aklı, fikri başka yerlerdedir. cismen oradadır, görünürdür de orada olmayan diğerleri görürler oturduğu sandalyenin boş, baktığı monitörün bomboş olduğunu. bedenini bırakıp ruhlar alemine akıl almaya giden aang'dir; geri döndüğünde olduğu yerde bulamazsa bedenini, sonu olur.
  • gerek çaldığı şarkının hüznüne inat gülümsemesi, gerekse şarkının adına inat güneş gözlüğü takmasıyla şu videodaki http://www.youtube.com/watch?v=tidiqbv7spo davulcu kesinlikle orada olmayan bir adam.

    edit: mahmut hoca
  • 4 yıl once basıma gelmis olan hadise. kocamla evde oturmuş film izlerken bı arkadas arar ve esın su an bla bla da seni göremiyorum sen nerdesin der. onun kocam olmadigini inandirmakta hayli zorlanmis olmakla birlikte arkadasin romen olmasi ve olayın rumenyada geçmesi benzetmis olma ihtimaline ya da gözünün bozukluğuna yorulur geçilir ama yanımda oturan kocanın yüzüne supheyle iyice bir bakmama sebep olmus enteresan bir olaydır.(bkz: ermek)
  • daha 2 hafta evvel yerinde olduğum adam.

    ayıptır söylemesi ama yine de söyleyeceğim; 2 hafta evvel bir grup arkadaş ile abant'a gittik. maksat, şehirden azıcık uzak duralım, temiz havayı içerimize çekelim, götümüz donsun falandı. öyle de oldu. güzel bir haftasonu idi. orada kaldığımız tek gece de, ortamın soğukluğuna panzehir olsun diye şaraba düşelim dedik. alkol satan da pek yer yok. abant yolunda 2-3 tane tekel bayii var. gece de ne olur ne olmaz diye, gündüzden gittik tekele. kaç tane içeriz, ne yapalım, ne olsun, kaç tane alalım diye yolda düşündük. 2 tane alalım dedik. tekele girdik. ağarmış saçları ve sakalı olan, hafif göbekli, içten, samimi bi emmi oturuyordu tekelde. ilk ben girdiydim. dayıya samimice selam verip, direkt şaraplara yöneldim. dayı da yanıma geldi. yüzüme güldü, "şarap güzel şarap buzbağ" dedi. "evet güzeldir. benim memlekette yapıyorlar" dedim. aldık 2 adet buzbağ. "ulenn tirbuşon da lazım" dedim. dayı, yüzüme olanca içtenliği ile bakıp "ben vereyim yeğenim size tirbuşon ayıp ettin" dedi. sarılasım falan geldi dayıya. gülüştük. aldık malzemeleri, koyduk arabaya, koyulduk otelin yoluna.

    ortamın güzelliğinden de olsa gerek, sohbet muhabbet derken, 2 şişe şarabı farkında olmadan kısa sürede hiç ettik. kafalarımız da hafiften üzüme çalınca, adettendir; "yauvv azıcık daha olaydı ne diye olurdu" diye halaya durduk. halay başı olmamdan sebep, "hadi gidip alalım lan" dedim. insanlar bazen, belki de şarabın sıcaklığındandır, çabuk gaza geliyor. 3 adam, kendimizi arabanın içinde, tekele doğru giderken bulduk. saate baktım. saat gece 11 idi.

    tekelin önüne geldiğimizde, tekelin kapalı olduğunu gördüm. "hasssiktir" diye hayıflanırken, tekelin arka tarafındaki otelin orada bizim emminin siluetini gördüm. "lan aha o deeğ mi" dememle, keyfimiz yerine geldi. arabayı direkt dayının üstüne sürdük. lan biz ne yapıyord... lan yok, o yöne doğru sürdük. arabadan yine ilk ben indim. dayı da bizi görünce yanımıza geldi. samimiyet yine başrolde olmalıydı. gündüzden de o kadar münasebetimiz olmuştu. dayı bizi kırmazdı.

    - selamınaleykim dayı.
    - ve aleykimselam yeğenim.
    - dayı ya. canım dayım. kapattın mı tekeli?
    - he ya. yasak ya 10'dan sonra!? açamıyoz. cezası büyük. candarma heb izliyor bizi.
    - hadi ya, tüh. biz de diyorduk burası tatil yöresi diye açıktır belki.
    - yok yeğenim her yerde aynı. ceza kesiyorlar, acımıyorlar valla.

    sonra üçümüz bir olup, dayıya zopaylan girişt.. hayır, hayır bir olup, "hadi dayı ya yaparsın sen bi şeyler" diye yalanmaya başladık. dayı aslında belliydi ki istediği saatte satabiliyordu. sadece bize köpek çekmek ve sonucunda da malı değerinin üstünde satmak istiyordu. iş pazarlığa geldiğinde, dayının edebiyat yapası geldi. en yakınında ben olduğum için gözlerime baktı ve seni seviyorum demedi tabii ki;

    - bak yeğenim, valla aslında satmam ama siz iyi çocuklarsınız size getiricem. zaten şu arkadaşı( şoför arkadaş) hatırlıyom, diğerini de( ön koltuktaki arkadaş) hatırlıyom, gündüzden geldiydiler. seniğğğğ (beniğğğ), seni hatırlamıyom. sen yoktun. yoktun. yoktun. sen yoktun. tun. tun. tunnn!!!!!

    gerisi ızdırap. gerisi öküzgözü, gerisi boğazkere!
  • biraya ziyadesiyle gönül vermiş 2 arkadaşım, bira çeşidinin fazla olduğu kadıköy'deki bilindik bir bara gidiyorlar bir gün. hakkaten de ziyadesiyle ama. misal bir tanesi bi ara bi excel tuttuydu, ayda ne kadar bira içiyorum diye. aylık 1.500 lira mı ne, o kadar bir meblağı gömüyormuş biraya. adamla ne zaman bira içsem zaten önünün hiç boş olduğunu görmedim. garsonun her "ister misiniz" demesine "evet alayım aynısından bi tane daha" volesi ile karşılık vermiştir. böyle de prensipli biridir. neyse, o gün de güzelinden ve de köpüklüsünden en belçika, en alaman biralarını bir bir gömüyorlar. derken ikisinin de gözleri bir garson kıza takılıyor. kız çok güzel.

    simsiyah gözleri ve de simsiyah makyajı var kızın. eskilerin, eli kına kokan köylü nenelerimin deyimiyle gotik! gözleri ve kirpikleri de kocaman. saçları leon'daki mathilda'nın saçları gibi. gülünce ağzı kocaman oluyor julya rabırts gibi. ama o zamanlarda daha da bir güzel. ikisi de oracıkta kıza aşık olmamak için hiçbir neden bulamıyorlar ve balıklama aşık oluyorlar.

    saatlerce mekanda durup, kızın ne kadar güzel olduğu mevzusu hakkında laklak yapıyorlar. "tarantino filmlerine ne yakışır lan" falan diyerekten entel muhabbetlerine kızı da meze yapıyorlar. kız sürekli masalarının yanından geçiyor. gülümseyip duruyor. neden sonra o her gülümsediğinde bizimkiler hayvanlar gibi geğiriyorlar.

    saat hayli geç bir vakit olunca hesap istiyorlar. adam gibi hesaplarını ödüyorlar. sonra masalarından son kez kıza içli içli ve uzun bakıyorlar. kıza böyle öküz gibi baktıkları için, kız da bunlara bakıyor. gülümsüyor yine. bunlar da gülümsüyor. sonra kız yavaş adımlarla bunların masalarına doğru geliyor. bunların kalpleri yerinden ha çıktı ha çıkacak. kız yaklaşıyor ve masaya hafifçe eğiliyor. sonra dudaklarından şu kelimeler çıkıyor:

    - hoş geldiniz, ne içersiniz?