şükela:  tümü | bugün
  • en güzel hayallerimizdendir.
  • (bkz: ütopya)
  • şahsen en büyük sorunun apartman yöneticisi emekli albay yokluğu nedeniyle yaşadığımız apartmanlarda çıkacağını, aidatlarda gecikme, apartman temizliğinde kimi özensizlikler olarak bize döneceğini düşündüğüm hayal ürünü dünya.
  • insanoğlunun neslinin tükenmesinden sonraki haliyle planet earth
  • çocukların hiç büyümediği hep çocuk kaldığı bir dünya olmalıdır. çünkü insanoğlu büyüdükçe doyumsuzluğu artar,bunu da bir şekilde zapt edecek güce ve kurallara ihtiyaç vardır. sonuçta savaşları ordular çıkarmıyor. bu doyumsuz insanlar çıkarıyor. onlar sadece verilen emri yerine getiriyorlar.
  • fazla heveslenmeyin, "hayal ürünü dünya" ya da "ütopya" ile anlatmak istediğiniz şey bile böyle bir dünya tasarlayamamıştır kolay kolay. "orduların olmadığı bir dünya" tasarlayabilmek için önce insan yapısında şiddetli bir değişimin görülmesi gerekiyor. defectus defector, insanı gösterir diyorum ben çoğu kere; yani "güdük asi". insanı güdük kılan nedenler, orduları mecbur kılmıştır. bir de heveslendiğiniz şey "orduların olmadığı bir ülke / kent" bile değil; bizzat "dünya". biliyor musunuz aslında "dünya" (mundus) ifadesi başlı başına "evren" manasını verir. eski tip insanların dünya=evren eşitliğini kurması, "dar dünya"larının bir sonucuydu ama bu kaçınılmazdı; devletlerin de dar hülyaları vardır; o da kaçınılmazdır. insan değişemden, devlet-ordu düzeni de değişmez. "her ordu kötüdür" komedisine ise hiç girmem; hangi anlamda kötü? gelin şu "kötü" kavramını felsefi anlamda tartışalım. siz neye "kötü" diyorsunuz? summum bonum bayrağını göndere çeken algımız, gölgedeki "kötü"nün belirdiği eşiği küçümser.

    şu "ütopya" ya da "hayal ürünü dünya" deyip kenara çekilişiniz var ya; işte onlar beni rahatsız ediyor. insanın "orduların olmadığı bir dünya" başlığını görür görmez "ah keşke'ler" tüketmesi bile, tasarımın merkezine yerleştirilen anlam yükünün ne denli kompleks yapıda olduğunu gösteriyor? ne istiyoruz? düzen mi? çift anlamıyla "düzen" hem düzmekten düzen, hem de bizi rahat hissettiren sıralılık. leibniz'in "mümkün olan dünyaların en iyisi" ifadesi ne kadar belirleyicisi ise, bu düzenin gereksinimler sonucunda oluştuğunu düşünmek de bir o kadar belirgindir. defectus defector'un kendisini savunması gerekiyordu; bunu önce tek başına, sonra yerleşik hayata geçerek göstermiştir. ayakta kalabilmek için başından itibaren "ayakta kalmayı istemesi"ne bile gerek yoktu. bu onda kaçınılmaz bir durumdu. bunu o kullanmayı çok sevdiğiniz "ütopya" oluşumunun örneklerinden biriyle açıklamaya çalışayım. campanella, civitas solis'inde öyle bir adalet mekanizması işletiyor ki, insanlar sadece haklarını alabiliyorlar, fazlası ya da eksiği yasaktır! haliyle bu yasağın korunması gerekecek; suç var ki ceza var, tam tersine ödül de var. bunu nasıl koruyacak bir araya gelmiş insanlar? cevap: ordularıyla. ben bir yazımda "buradan bakmak kolay" demiştim, burada da diyorum aynı şeyi; ne kolay buradan ordu kavramına ya da din kavramına sallamak. başından itibaren bizim gördüğümüz gibi göremiyorlar ki, "adamlar zamanında ne kadar bağnazmış peh peh..." demek en kolayı; onları o noktaya götüren şeyi görmeden onları anlamanın mümkünatı yok. muhammed peygamberin burak atıyla bilmemkaç kat yükseldiğini düşündüren unsurlardır onu peygamber yapan. campanella'nın civitas solis'indeki güneşe tapımın ciddiyeti, "dinin doğuştan gelen bir duyuş" olduğuna inanılması ve doğaya "mecburen" saygı gösterilmesidir. "orduların olmadığı bir dünya" tasarımından önce "orduların olduğu bir dünya"nın tasarımı anlaşılmalı. adam adaleti dinle ve onun ordusuyla koruduğunu düşündüğü müddetçe din de olur ordu da.

    devlet dini diye bir kavram var roma'da. roma'nın imparator kültü ne kadar doğu kökenliyse de, aslında kendi gereksinimlerini merkez alır. defectus defector'un ihtiyaçları giderilmeden onun yarattığı -canavar diyebilirsiniz- idarenin iradesinin gücü de çözümlenemez. renaissance'ta aristoteles'in yargılanışını şöyle değerlendirenler vardır: aristoteles'in öğretisi belirsiz ve karanlıktır; tam "yakaladım" dersiniz elinizden kayar ve mürekkebiyle kendini bulanıklaştırır. bu müesseseler de böyle; onları yakalamada yani anlamada toplum sözleşmeleri henüz yeterli değilse de, bir gün mutlaka mümkün olabileceği de düşünülebilir. şimdilik ütopyalar çok acımasız. "ütopya" deyip işin içinden sıyrılmak yeterli değil; "ütopya" deyip kaçmak konunun anlaşılmasını engelliyor. entelektüel zihin "bensalem'in adaleti avrupalılarınkinden çok daha üstündür" çıkarımını yaparken çok eleştireldir; ama "orduların olmadığı bir dünya" tasarımını sağlıklı bir şekilde sonlandırabilmenin eşiğinde olmadığımızı gösteren de bizzat gelinen bu noktanın kendisidir. öyle ya bensalem'in adaletini öven kafa "denizlere egemenlik monarşinin temelidir" (maris dominium monarchiae quaedam epitome est) diyor. başta "kötü"nüzden bahsettim. sahi "kötü" nedir? müşterek kötü diye bir şey var mı? sıralayın "kötü"lerinizi, nereye kadar sürecek bu? hangi noktada uzalaşmazlıklar başlayacak? adam orduyla kendi namusunu koruduğunu açıklamak için bin tane örnek sunacak; öbürkü orduların öldürdüğü babasından bahsedecek! tam bir trajedilere özgü çözümsüzlük! ordulara sığınmanın "güzel" veya "iyi" olduğunu söylemiyorum; çünkü ben "iyi" ve "kötü" yargılarının kullanımından çok çekiniyorum. bu da benim zaafım. "iyi" mi? "iyi"nin kökünde ne var? sana bunun iyi olduğunu ne düşündürdü? felsefi anlamda tek bir cevap yeterli olaydı; tek bir "iyi" ya da "kötü" olurdu. adam "haz iyidir" diyor; öbürü "kötüdür". oysa tüm çözüm arayışları, çözümün olamamasından kaynaklanıyor sanki. çözüm resmen ıkınıyor! o entelektüel zihin orduyu savunuyor! çünkü 17. yy. ingiltere'si kıtlıktan, hastalıktan, bebek ölümlerinden, tecavüzlerden, yolsuzluktan, soysuzluktan geçilmiyor! çözüm arıyor. ispanya ordusunu dağıtmak gerekiyor belki, ama ingiliz ordusu baki kalmak durumunda. "benim ordum!" "egemen olmalı!" diyor. burada gereksinim, sadece gereksinimdir! benim telaşım, bu gereksinimin anlaşılması üzerinedir. bunu anlamayıp hayaller kurmanın bir anlamı yok; güzel şiirler yazarsınız. gerçi insan da bir şiir gibi.

    ama bu nokta da dönüşmeyecek mi? bilmiyorum. değişebilir. insan kafasındaki eksikliğin giderilmesi mümkünse, orduların olmadığı bir dünya tasarımının gerçekleşmesi değil, sadece sağlıklı bir şekilde tartışmaya açılması bile büyük bir meseledir. bunu yapabilen adamlar yok mu? var ama onları anlayabilecek insanlar olmadığından söylediklerini kendileri de anlamıyor; çünkü kafalarındaki ordusuzluk düşüncesi başka kelimelerle ve anlamlarla dile geliyor. bildiğimiz anlamda orduya ihtiyaç duymuyorlar ama hayata bakış açıları savaşmış gibi. adam ordu karşıtı ama yanı başındaki adamın ayağını kaydırırken fazlasıyla savaşçı; kafasında tüketemediği problemleri var. atina'da polisin öldürdüğü gence ağıt yakıyor, sonra buradaki hademeye sanki o sümükmüş gibi davranıyor. kafasındaki eksikliği diline başka türlü yansıyor, tutarsız yansıyor. bu da dönüşmeyecek mi? bilmiyorum. değişebilir.