şükela:  tümü | bugün
  • çeşitli sosyal etkenler sebebiyle "ortalamanın epey bir üstü" şeklinde de karşımıza çıkabilen ruh hali. bildiğim en güzel örnek at binme geleneğine sahip bir neslin bireylerinin araba kullanmak konusunda, -gerçekten çok kötü kullananlar ve samimi olanlar dışında- çok iyi bir araç sürücüsü olduklarını iddia etmesidir.
  • valla cok muhim. oss'de sicarsiniz ortalamanin altindaysaniz, ustundeyseniz ise ya$arsiniz.
    (bkz: alaka)
  • bu kadar uzun açıklama gerektirmeyecek, kısaca "kimse yoğurdum ekşi demez" atasözüyle açıklanabilecek bi olgu. ama okuduk, bilgilendik, teşekkür bile ettik.
  • kendi değerini göreceli bir hesap sistemine layık görmüş balık sürüsü kıl kuyruğunun balık sürüsünün ivmesine katma değeri.

    çok kısaca ve özetle:
    (bkz: rating)
  • "eger birisinin topluma kar$i gelecek kadar cesareti ve yetenegi varsa, kesinlikle ortalamanin uzerinde demektir."

    (bkz: yikima giden adam) (bkz: alfred bester)
  • zamaninda bir psikolog "ruh sagligi yerinde olan insanlarin en onemli ortak ozelliklerinden birisi kendileri hakkindaki degerlendirmelerinin iyimser olmasidir" demisti. bu acidan yaklasinca cok da normal gorunuyor bana insanlarin onemli bir kisminin kendisinin bir cok konuda ortalamanin ustunde oldugunu dusunmesi.

    oyle olmasa yasamak icin ya da birseyleri oldurmak icin cabalamanin ne anlami var ki? misal ben "ortalamanin ustunde bir matematikci" olma ihtimalime inanmasam ( dogru ya da yanlis) neden calisayim ki? benden anca siradan bir matematikci olur diye dusensem gider kadikoyde bir donerci acarim.
  • öncelikle şunu belirtmek isterim: keşke bu fenomen, hakkındaki araştırmalara öncülük etmiş, bu kavramı bilim dünyasına kazandırmış dalgın bir psikoloji veya sosyoloji profesörünün ya da ne bileyim neşeli bir anekdota konu ölmüş eski bir amerikan başkanının ismiyle anılsaydı da (bkz: coolidge etkisi), ben de eloğlunun "above average effect" adını verdiği bu kavramı ortalamanın üstü etkisi şeklinde tercüme ederek güzel türkçemizi katletmek zorunda kalmasaydım akşam akşam. ama keşkeyle keşkülle olmuyor bu işler, o yüzden ben uzatmadan tanımıma geçmek istiyorum.

    aslında tanımımı yapmadan önce entrye kısa bir ara verip sizden kendinizi bir sözlük yazarı olarak değerlendirmenizi rica edeceğim: (sözlük okuru olanlar “bir sözlük yazarı olarak” yerine “eğer sözlük yazarı olsaydım....” varsayımından hareketle katılabilirler bu düşünce deneyine.)

    "nereden çıktı ki şimdi?" demeyin, sokrates’in meşhur “sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer değildir” vecizesini hatırlayarak kendi sözlük hayatınız üzerinde bir nefes düşünün lütfen. istediğim, entrylerinizin sözlüğün konsept limitlerine uygunlukları, hatalı entry olmaktan ne derece uzak oldukları, yazdıklarınızın niteliği*, verdiğiniz bilgilerin ilginçliği, esprilerinizin komikliği, açtığınız başlıkların başlik açılırken dikkat edilecek hususlara ne derece uygun olduğu, imla ve gramer kurallarına ne derece riayet ettiğiniz, hayvan ara fasiletisini kullanmaktaki ustalığınız, çöp kutunuzu* boşaltmak konusundaki hassasiyetiniz, mesaj cevaplamadaki hızınız ve kibarlığınız, ve aklınıza gelebilecek diğer her türlü öznel “kaliteli ve başarılı sözlük yazarlığı” kriterine göre kendinizi değerlendirmeniz, ve karma puanınızdan bağımsız olarak sözlükteki diğer yazarlarla mukayese etmenizdir. değerlendirmenin beş üzerinden olduğunu farzedelim, kullandığınız ölçek de şu şekilde olsun:

    1 - ortalamanın çok altında bir sözlük yazarıyım.
    2 - ortalamanın altında bir sözlük yazarıyım.
    3 - orta kalite bir sözlük yazarıyım.
    4 - ortalamanın üstünde bir sözlük yazarıyım.
    5 - ortalamanın çok üstünde bir sözlük yazarıyım.

    siz iyice düşünün, taşının, ve kendinize beş üstünden bir not verin, ben bekliyorum.....süre tamam, bırakın kalemleri! (evet, ben “esprilerin komikliği” kriterine göre kendime 1 verdim mesela.)

    her sözlük yazarının bireysel olarak sözlük kariyerlerini nasıl değerlendirdiklerini bilemiyorum tabii, fakat ortalamanın üstü etkisi denilen olgu üzerine yapılmış deneylerin ve araştırnaların sonuçlarına dayanarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: büyük çoğunluğunuz kendinize 4 verdiniz, yani inancım odur ki, tüm cevapları görebilseydik mod 4 olacaktı, ve ayrıca medyan da 4 olacaktı. cevapların aritmetik ortalamasını* (bkz: mean) ise 4 ila 4.5 arasında bir yerlerde çıkması kuvvetle muhtemeldir. eğer bu bir düşünce deneyinden ziyade gerçek bir bilimsel araştırma olsaydı, gözlemleyeceğimiz sonuçlar arasında başlığımız açısından en can alıcı olanı ise şu olurdu (isveçli bilimadamı şivesi ile okuyunuz):

    “sözlüğümüzdeki* sevgili yazarların yaklaşık dörtte üçü kendilerini 3 veya 3’ün üstünde bir nota layık gördüler, yanı sözlükteki izdüşümlerine eleştirel bir gözle baktıklarında ortalamanın üstünde bir sözlükçü olduklarına kanaat getirdiler.”

    takdir edersiniz ki ortalamanın* tanım itibarıyla 3 kabul edildiği bir skalada deneklerin %80 gibi büyük bir çoğunluğunun “ortalamanın üstünde” olması istatiksel olarak – imkansız değilse bile - neredeyse imkansızdır. (“neden “imkansız” değil de “neredeyse imkansız” dedin ki? kıllandım şimdi ben...” diye düşünüyorsanız mesaj fasilitesiyle sorun, elimden geldiğince açıklayayım.) peki, sözlük yazarları salak mıdırlar? haşa. kendini bilmez ibişlerden mi ibaret ekşi sözlük? sümme haşa. kendine 1-2 verenler hariç hepimiz dürüst özeleştiri yapmaktan aciz megalomanlar mıyız? çifte sümme haşa. nedir o zaman?

    ortalamanın üstü etkisidir! (bu kadar laf ebeliğinden sonra biraz zayıf kaldı bu geciş, farkındayım.)

    öyleyse şu tanımı yapalım artık, vaktidir: ortalamanın üstü etkisi, insanoğlunun fiziksel çekicilik, sağduyu, espri yeteneği, sosyal ortamlarda canayakınlık, insan sarraflığı, hatta araba kullanma becerisi gibi, kitleler tarafından yüksek olması tercih edilen, yüksek oldukları derecede bireysel haz ve toplumsal itibar getiren – ve de öznel* değerlendirmelere elverişli - nitelikler sözkonusu olduğunda, kendisini her zaman ortalamanın üzerinde görmeye meyilli olmasına sosyal psikoloji terminolojisinde verilen isimdir.

    sizin de tahmin ettiğiniz üzere, mevzuubahis olgunun temeli insanoğlunun kendini olduğundan daha iyi sanma, sahip olduğu yetenekleri ve kişilik özelliklerini yüceltme eğilimine - hadi daha merhametli olalım – ihtiyacına dayanıyor. çeşitli toplumlarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bu yatkınlık hepimizin içinde az ya da çok mevcuttur*, bu zaaf evrenseldir. ne hazindir ki, iş kendimizi akranlarımızla mukayese etmeye, eğrimizi doğrumuzu tartmaya, ve nihayetinde kendimiz hakkında bir hükme varmaya gelince, gerçekçiliğimizden ödün veriyoruz, konuya tarafsız bakabilme yetimizi kaybediyoruz ve kendimizi “ben en azından ortalamanın üstünde bir insanım” fikrine kaptırıveriyoruz. bu da yarı saflıktan, yarı kendini irdelemenin doğal miyopluğundan, yarı da wishful thinking yatkınlığımızdan olsa gerek (matematiğim pek iyi değil, maalesef.)

    ama bu kadar merhamet, bu kadar empati de biraz fazla sanki bencil insanoğlu için. ortalamanın üstü etkisi tek başına tezahür eden, insan davranışlarında eşi benzeri görülmeyen bir benmerkezcilik örneği değil ki. ortalamanın üstü etkisi dediğimiz fenomen “self-serving bias” (“benmerkez önyargısı” veya “kendi lehine önyargı”) adı verilen – ve insanın her ortamda ve her durumda kendisini olduğundan daha iyi algılamaya yatkın olacağını öngören - zaaflar kümesinin birçok elemanından sadece birisidir sonuçta. mesela bu “self-serving bias”’a bir örnek de, insanların başarılarını kendi içsel özelliklerine atfetmeleri (çaba, kabiliyet gibi), başarısızlıklarını ise dışsal etkenlere bağlamalarıdır (“hoca bana taktı” veya “hakem yaktı bizi” gibisinden. ilginçtir, futbol tarihinde bir futbolcu da “hakem kurtardı bizi bugün, o olmasa yenilmiştik kesin” diye demeç vermemiştir, bu düşünceyi kafasından geçiren futbolcu olduğunu da pek sanmam. çok açıldık yine entry’nin kıyısından, hadi hayırlısı.) bir başka “self-serving bias” örneği de (bu son, söz) insanların kendi geleceklerindeki olaylarla ilgili tahminlerinde (beklenilen not ortalaması, kişinin evliliğinin boşanmayla sonuçlanması ihtimali gibi) gerçek dünyadan kopukluk derecesinde iyimser olmalarıdir.

    ortalamanın üstü etkisi hakkında birkaç örnek ve trivia vererek sona erdirmek isterim bu fazlasıyla geveze entryi. bilir misiniz ki:

    - amerika birleşik devletleri’ndeki özel sektör yöneticilerinin yüzde doksanı işlerinde meslektaşlarından daha başarılı olduklarına inanıyorlar.

    - avustralya’da çalışan nüfusun sadece %1’i işteki performanlarını “ortalamanın altında” şeklinde değerlendiriyor, %99’u “orta” veya “ortanın üstünde” bir performans sergilediklerine inanıyorlar.

    - yine abd’de lise son sınıfı öğrencilerine yapılan bir ankette, 829,000 denekten tamı tamına %0’i (yazıyla sıfır) "başkalarıyla iyi geçinme yeteneği" görüngesinde “ortalamanın altında” olduklarını ifade etmişler.

    - bu tür sosyal psikoloji deneylerine katılanlar, kendileri hakkında söylediklerinin, öz değerlendirmelerinin, gerçeklik derecesinin objektif olarak ölçülebileceğini farkettikleri ölçüde, ortalamanın üstü etkisi’nin yörüngesinden çıkıyorlar, etkisinden kurtuluyorlar. yani, kendileri hakkındaki yargılarının söylemlerinden bağımsız olarak denetlenebileceğini ve doğrulanabileceğini (veya yalanlanabileceğini) değerlendirmelerine başlamadan önce öğrenen ya da sezen insanlar, bir anda kişisel değerlendirmelerinde çok daha gerçekçi oluyorlar! bu da tesadüfi değil elbet. (ama tabii, madalyonun öbür yüzünde de “sahte mütevazilik” fenomeni mevcut; çok bilimsel bir yaklaşım olmasa da “bu iki değişken birbirini götürür” diyebilir miyiz? hayır, diyemeyiz.)

    - tabii, bu deneyleri, araştırmaları yapan sosyal psikologlar da ortalamanın üstü etkisi’nden nasiplerini alıyorlar. sosyal psikologların çoğunluğu kendilerinin meslektaşlarından daha ahlaki, mesleklerinin etik kurallarına daha bağlı olduklarını söylüyorlar.

    ve son olarak, oldukça ironik - fakat hiç de şaşırtıcı olmayan - bir bilgiyle bitirelim entryimizi: insanların büyük çoğunluğu (yine %80 civarı) ortalamanın üstü etkisi’nin getirdiği yanılsamayı yenmek, kendilerini nesnel* ve gerçekçi bir biçimde değerlendirebilmek konusunda da ortalamanın üstünde bir yeteneğe sahip oldukları inancındalar.

    kendimizi kandırmak konusundaki tutarlılığımız pek sempatik geliyor bana.

    edit: bu entry zamanında başlığın ilk entrysiydi, sonra çekip gitti, sonra aklı başına geldi, sözlüğe döndü. entry akışında yersiz kaçmasının sebebi budur nitekim.
  • evet, ortalamanın üstünde bir sürücü olduğunuzu düşünüyorsunuz, başkaları sürekli hatalı sollarken, kırmızıda geçerken, sinyal vermeyi ihmal ederken, öndeki arabayı fazla yakından/uzaktan/soldan takip ederken (bu sonuncusunu yapanlara “aşırı solcu sürücü” denir, bir çoğu öğrencilik yıllarında e-5’in ortasında “anti emperyalist sürüş teknikleri” isimli dergilerini satmaya çalışırlarken telef olmuşlardır maalesef), siz sollamayı michael schumacher’den, sinyal vermeyi dgnast nordstorm’dan (mors alfabesini kullanmaktaki ustalığıyla ün salmış isveçli bir telgraf memurudur, ülkemizde pek tanınmaz), direksiyon hakimiyetini ise erzurum-hakkari karayolu’nun ustası ve gözlerinizin hastası mahmut abi’den öğrenmişsinizcesine süzülüyorsunuz trafikte. etrafınızdaki tüm basiretsiz sürücüler kendilerinin ve trafikteki diğer insanların mal ve can güvenliğini tehlikeye atarlarken (ki bazıları ehliyetlerini hakikaten kasaptan almışlardır, buna derinden inanıyorsunuz, ehliyetlerini kontrol edebilseniz üzerlerinde kıyma parçaçıkları bulacağınızı düşünüyorsunuz), sizin zaman zaman “zen sürücü kursu”’nda öğrendiğiniz yöntemlerle transa geçtiğiniz, gözlerinizi kapatıp direksiyonu bıraktığınız, ve de vasıtanızı sadece manevi değerleriniz ve yüksek hümanist kimliğinizle hedefine ulaştırdığınız bile oluyor. sırf sürücülük değil, zeka, dış görünüş, cazibe, çekicilik, vesaire konularında da bambaşkasınız.

    yukarıda da belirttiğim gibi, maalesef üstün yeteneklerinize olan bu sarsılmaz inancınız, kendinizi her konuda müthiş veya eşsiz görmeseniz bile, en azından ortalamanın üzerinde olarak algılamaya yatkınlığınız, sıradanlığınıza sıradanlık katıyor aslında. bir araştırmada %70’i ortalamanın üstünde, ve sadece %2’si ortalamanın altında “liderlik, yöneticilik yeteneği”ne sahip olduklarını iddia eden lise öğrencilerinden tutun, %94 gibi ezici bir çoğunlukla “benim akademik çalışmalarım meslektaşlarımınkilerden daha iyi, daha kaliteli genelde” önermesine katılan profesörlere kadar, hemen herkes kendisinin sıradan insanlara göre daha akıllı, daha kabiliyetli olduğuna, neredeyse terlerinin daha güzel koktuğuna derin bir inanç besliyor; bunlar başlığı dikkatlice okuyanların, entryleri hatmedenlerin bilmediği şeyler değil zaten.

    fakat, yıllardır bu kendi kendini pohpohlama, yerli yersiz övünme, göz boyama, öküz kadar şişmek isteyen kurbağa isimli güzide masalımızdaki kurbağaya özenme olgusunu inceleyen araştırmacılar, son zamanlarda şöyle mühim bir ayrıntı, bir twist fark etmişler: inceden inceye tiye aldığımız, dalga geçtiğimiz bu kendini kandırmacalar, bu pozitif illüzyonlar, bu özdeğer* aldatmacaları, hakikaten de er kişinin sağlığını, kişiliğini, hayat mücadelesindeki başarılarını olumlu yönde etkileyebiliyormus. diğer bir deyişle, kendi kendini doğrulayan* yanılsamalar bunlar, kendi kendini gerçekleştiren kehanetler ile yakın akrabalık ilişkileri içersindeler. pozitif illüzyonlar, illüzyon sahibinin halihazırda var olduğuna inandığı dünyanın (yani kendisinin ortalamanın üstünde bir sürücü, eş, baba, endüstri mühendisi, poker oyuncusu, futbol yorumcusu, vs. olduğu hayali gerçekliğin) yaratılmasına katkıda bulunuyorlar, kişinin özdeğer inançları ile hayatının gerçeklerinin yakınsamasına yol açıyorlar. bu “verimli iyimserliğin” de evrimsel bir açıklaması mevcut elbet: atalarımızın doğum yeri ve çıkış noktası olan afrika savanalarını düşünün: kendisini düşmanlarından üstün gören, kendi gücüne ve savaş kabiliyetine yersiz de olsa sarsılmaz bir inanç duyan bir homo erectus (“ereksiyon geçiren eşcinsel” demek değil) , eğer gözü dönmüş bir şekilde rakip kabilenin kulübelerine saldırırsa, 3 yaşındaki çocuktan tokat yese yere yığılacak fiziksel yapıda bir adam bile olsa diğer kabilenin en güçlü savaşçısını tek parmağıyla pataklayabilirmişcesine bir havaya bürünürse, o zaman muhtemel rakiplerini de korkutabilir, bir ihtimal dövüşmeye gerek kalmadan (kadınları dahil) mallarını, mülklerini ele geçirebilir idi. kendine blöf yapan kişinin, blöfünü hasımlarına yutturması da çok daha kolaylaşır (george costanza’nin özlü sözünü hatırlayalım bu konuda: “it is not a lie, if you believe it”. “eğer söylediğinize kendinizde inanıyorsanız, yalan değildir.”)

    tarih sayfalarında da ortalamanın üstü etkisinin uzantısı olan bu şuursuz özgüvenin, cahil cesaretinin oldukça uç örneklerine rastlanıyor. misal, 1532 yılında 168 kişilik ordusuyla (daha doğrusu “bölüğüyle”) 80,000 kişilik peru ordusuna saldıran ve de savaştan galip çıkmayı başaran francisco pizarro. pizarro’ya böylesine akıl almaz bir cüretkarlık sağlayan her ne ise, general custera 647 kişilik 7. süvari birliği little big horn’da çok daha kalabalık kızılderili kuvvetlerince kıstırıldığında (çok daha kalabalık derken, 10,000’den fazla sayıda kızılderili gözünüzün önüne getiriniz), “hurray boys, we’ve got them!” (yaşasın çocuklar, onları ele geçirdik!) dedirten de aynı içsel güç, bilinçsiz özgüven olsa gerek. general custer’ın sonu, francisco pizarro’ya nazaran pek de hayırlı olmadı tabii (bkz: little bighorn savaşı) (bkz: custer massacre)

    bir savaşın patlak vereceği, askerlerin o savaşa gönüllü ya da gönülsüz katılacakları, ölecekleri ve de öldürecekleri kesinleştiğinde, pozitif illüzyonların, amiyane tabiriyle gaza gelişlerin, doluşların ve dolduruşların, çatışmadan galip ayrılmak yolunda mühim bir silah, önemli bir avantaj olduğu çok da açıklama gerektirmeyen, bariz bir gerçek (napoleon bonaparte askerlerin moral gücünün, giriştikleri mücadeleye olan şevk ve inançlarının, fiziksel güçlerinden tamı tamına 3 kat daha önemli olduğuna inanırmış misal. bu inancı waterloo hezimetinden sonra değişmiş midir, onu bilemiyorum, pek de merak etmiyorum açıkçası.) fakat, iş savaş açma, bir başka ülkenin, toplumun, kabilenin silahlı kuvvetlerine saldırma, topraklarını işgal etme kararına gelince, o zaman işler değişiyor, karar mekanizmasında üst mertebelerde bulunan kişi (diyelim adolf hitler) veya kişilerin (diyelim george w. bush ve neocon dadaşları) kendilerine fazla güvenmeleri, askeri kuvvetlerine hak ettiğinden yüksek bir değer biçmeleri, düşmanı küçümsemeleri beklenmedik yenilgilere yol açabiliyor, hezimete giden yolda bir kestirme görevi görüyor. bu şuursuzluğun etkisini arttıran, bu yanılsamaların etkisini pekiştiren ise, siyasi ve askeri liderlerin, başkanlık, başbakanlık, genelkurmay başkanlığı gibi mertebelere yükselmeyi başarmış kişilerin, zaten tanım itirabiyle hırslı, kendine güveni yüksek, hatta geçmiş siyasi, bürokratik, kurumsal çatışmalarda hasımları alt edebilmiş olmanın getirdiği bir üstünlük hissi dolayısıyla megalomanlığa, kendilerini kandırmaya sıradan insanlardan daha yatkın, bu sebeple de akıldışı iyimserliğe daha düşkün kişiler olmaları. (george w. bushun 1 mayıs 2003 günü, askeri uçuş kıyafetlerini kuşanıp, uss abraham lincoln uçak gemisi’nin güvertesinde verdiği pozların hatırlayalım, bıyık altından gülmemeye çalışalım..)

    literatürde “adaptive overconfidence” ismiyle de geçen bu fenomen, 20. yüzyılın baştan sona kan, ter ve gözyaşına** boğulmuş tarihçesine, bitmek bilmeyen savaşların, çatışmaların gizemine bir ışık tutabilir belki de: niçin 1. dünya savaşı’ndaki bütün taraflar sıcak çatışmanın birkaç haftadan uzun sürmeyeceğini düşündüler, hiç kimse “bütün savaşları bitirecek savaş”’ ın (the war to end all wars) 4 yıl sürebileceğini kestiremedi? niçin fransızlar maginot hattı’nın almanların ilerleyişini durdurabileceği gibi gerçekle uzaktan yakından ilişkisi olmayan, gerçekle hayatında bir kez bile el sıkışmamış, bir fikre kendilerini kaptırdılar milletçe? amerika’nın savaş planlarını hazırlamakla yükümlü best and the brightest stratejistler nasıl oldu da fransızların vietnam’daki yenilgilerinden hiçbir ders çıkarmadılar? (bir keresinde buna benzer bir soruyu kendisine yönelten cbs muhabirine john f kennedy’nin cevabı, “that was the french!” (onlar fransızdı!) olmuştu, sanki onların fransız oluşu, yenilgilerini açıklamak için kafi bir sebepmiş gibi) daha yakın tarihe göz attığımızda, işin insani, ahlaki yönlerini bir kenara bırakırsak, sırf stratejik şuursuzluk açısından aynı soruyu bush hükümeti’nin ırak’ı işgali ile ilgili öngörüleri hakkında da sormak mümkün tabii; bush ve yandaşları 2004 başkanlık seçimlerinden önce tüm askerlerin ırak’tan çekilmiş olacaklarına inanıyorlardı, akıl almaz bir özgüven, askeri güçlerinin kudretine anlaşılmaz, irrasyonel bir inanç ile.

    nobel ödüllü ekonomist daniel kahneman da (kendi reklamımı yapmak gibi olmasın, ama o başlığa da uğrayın derim, kesinlikle tanınması, bilinmesi gereken bir adamdır sevgili kahneman) şu ilginç noktaya parmak basmış: son 15 yılda insanların karar mekanizmalarını etkilediği kanıtlanan tüm önyargılar ve yatkınlıklar, kişiyi daha agresif, daha saldırgan yapan türden. bu biaslardan bir başkası da, insanların (ve toplumların, ve ülkelerin) kendi saldırganlıklarını rakiplerinin veya düşmanlarının saldırganlıklarına, veya yabancı “tehdit unsurlarına” bir tepki olarak algılamaları, moğollar’dan beri hiçbir milletin, saldıran taraf oldukları ne kadar bariz, ne kadar açık olursa olsun, kendilerini saldırgan, barışı bozan taraf olarak görmemeleridir. yanı kişinin, ülkenin kendi saldırganlığı “tehdit edildiğinden” başka bir şeyin göstergesi değil iken, karşı tarafın saldırganlığı, onların kendilerini tehdit altında hissettiklerine değil, durup dururken niyeti bozduklarına, saldırganlaştıklarına işaret ediyor. birbiriyle savaşan ülkelerin tarih kitaplarında aynı tarihsel gerçeklerin bambaşka biçimlerde anlatılmasının bir sebebi kendi şanlı tarihine toz kondurmama içgüdüsü ise, diğer sebebi de bu – yanı her iki tarafından da hakikaten kendisini sadece saldırganlığa tepki veren, kendini savunan taraf olarak görmesi – değil midir?)

    ortalamanın üstü etkisi hakkındaki tüm bu teorilere, özellikle de siyasi liderlerin pozitif illüzyonlarının, askeri meselelerde kendini kandırmacaların savaşların gidişatı üzerindeki etkileri hakkındaki çıkarımları yersiz ve temelsiz bulanlar da var elbet. misal, kendisine nyu’daki ofisinde ulaştığımız nial ferguson bütün bunları bir nevi sosyal darwinizm olarak nitelendiriyor, ve “hiç hazzetmem böyle şeylerden” diye de ekliyor kapının eşiğindeki muhabirimize. ayrıca, insan sormaz mı “niçin savaşlar hakkında fazla iyimser oluyoruz da, müzakereler, görüşmeler, ve bu tür çabalar sonunda ulaşabileceğimiz savaşsız bir dünya hakkında aynı şekilde iyimser olmuyoruz? ya da oluyor muyuz?” diye. veya “peki ya gerçekçi değerlendirmeler, veya kötümser yaklaşımlar sonucunda açılmamış savaşlara, kıyılmamış canlara ne demeli? o savaşlar hiç yaşanmadığı için, sonuçlarını da değerlendiremiyoruz, siyasi ve askeri liderlerin o senaryolarda ne düşündüklerini, nasıl hareket ettiklerini hesaba katamıyoruz?” diye. sorar elbet, hatta çok üstüme gelirseniz, örnek olarak soğuk savaşın asla sıcak savaşa dönüşmemesini, veya amerika’nın bugün bile kuzey kore’ye sataşmaya cesaret edememesini (aynı şekilde kuzey kore'nin de abuk sabuk diplomatik çıkışların ötesinde amerika’ya veya komşularına sataşamamasını) gösterebilirim. gelmeyin üzerime.

    son olarak bir de şöyle bir sorun var (kendi entryimin iyice kuyusunu kazayım): ortalamanın üstü etkisi ve pozitif illüzyonlar hakkındaki deneylere katılanların büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri, yani doğaları itibariyle kendilerini “sıradan” vatandaştan, ortalama insandan üstün görmeye meyilli insanoğulları. belki de bu tür cahil cesareti, kendini üstün görme yatkınlığı 18-22 yaşlarındaki üniversitelilere özgü bir tür zihinsel hastalıktır, yaş ilerledikçe, kişi olgunluğa erdikçe (en azından yaklaştıkça) geçiyordur, olamaz mı yani? zira, “kendini bil” “kendini en iyi bil”’den çok daha akla yatkın bir hayat felsefesi, öyle değil mi? “know thyself”, “gnothi seauton”, “temet nosce”, her dilde var görüyorsunuz, delfi tapınağı’ndan matrix üçlemesi’ndeki kahinin* mutfağının kapısının üzerine kadar pek çok bilgelik sembolünün üzerine yazılmış, antik felsefenin en önde gelen ahlaki öğretisi, felsefenin özü belki de. çalıkuşu romanında bile yer bulmuştur kendisine, “sen seni bil sen seni, sen seni bilmez isen, patlatırlar enseni” der ya hacı kalfa, oğlu mirat’a.

    bizim de kulağımıza küpe olsun.