şükela:  tümü | bugün
  • verdiği vergi ile doğru orantılı bir hoşgörü.
    tabii ecdadımız yedi cihana nam salmış bir ecdattır. herkes osmanoğulları ailesini türk ve müslüman olduğu için seviyordu,
    herkes müslüman olmak için sıraya girdi.
    osmanoğulları ailesi kendini dünya işlerini adamış , iyilik meleklerinden oluşurdu.
  • bir tür serap. kullanılması gereken kelime "hoşgörü" değildir.

    "hoşgörü", tdk sözlüğüne göre "her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu"dur. olumluluk ifade eder aynı zamanda. aşırı yaramaz bir çocuğa hoşgörü gösterirsiniz, sevgilinize hoşgörü gösterirsiniz, hiçbir his beslemediğiniz kişilere de hoşgörülü davranabilirsiniz ama bunun temelinde olumluluk vardır, sevgi vardır veya nötr olma hali vardır.

    kullanılması gereken kelime "müsamaha"dır. tdk sözlüğüne göre "görmezlikten gelme, göz yumma" anlamındadır. temelinde "sabır" vardır. öğrencilerinden nefret eden bir öğretmen müsamahalı olabilir, bir bakkal camına sürekli top atan çocuklara müsamaha gösterebilir, bir müdür astlarına müsamahalı davranabilir. ancak, bunda sevgiden eser yoktur. hatta, nefretten bile bahsedebilir. az evvel de dediğim gibi, "hoşgörü"nün aksine temelinde sabır vardır, sevmeme hali vardır. (bkz: la havle)

    islâm hukukunda da "hoşgörü" yoktur esasen, "müsamaha" vardır.

    işte "osmanlı hoşgörüsü"nün aslı budur, bence. yoksa neden "millet sistemi" ayağına azınlıklara elbise dayatması yapsın, bazı şeyleri giymelerini yasaklasın? niçin "çıfıt'a çıfıt denmeyecek" derken bile "çıfıt'a çıfıt" desin?

    hülâsa, osmanlı devleti hoşgörülü bir devlet değildir. zaten olması gereken de budur.
  • *osmanlı'da hristiyanlar'ın ibadetlerinde serbest bırakılıp islamiyet'e geçmeye zorlanmamalarının sebebi hoşgörü falan değil, sadece paradır! gayrımüslimlerin ödediği haraç ve cizye adındaki yüksek vergiler hazine için asırlar boyunca önemli bir gelir kaynağı olmuştur, bu vergiler bütün islam devletlerinde vardır ve hiçbir devlet böylesine büyük bir geliri kaybetmek istememiştir.

    * uydurmamıza, kıvırmamıza ve eğip bükmemize gerek yok: osmanlı döneminde hristiyanlar için konmuş birçok yasaklar vardır. meselâ şehirlerde atla gezememiş, yüksek bina yapamamış ve çanlarını kilise duvarının dışından işitilecek şekilde çalamamışlardır. hattâ, bazı devirlerde sokağa ayaklarına çıngırak takarak çıkmak zorunda bile bırakılmış, belli renklerde elbise giymeleri bile yasaklanmıştır.

    * eski asırlarda bu topraklara şimdi pax ottomana yani osmanlı barışı denen bir sükûn hakimdir ama barışın kaynağı karşılıklı anlayış yahut hoşgörü değil, devletin gücüdür. devletin kuvvetli olduğu devirlerde ister müslüman, ister hristiyan olsun, teb'adan hiç kimsenin din bahanesiyle bile tek söz etmesine izin verilmemiştir.sözün kısası: hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmamıştır, dolayısıyla şimdi söylediklerimiz sadece kendimizi kandırmaktan ibarettir.

    murat bardakçı
  • sultan 4. murat bağdat seferinden istanbul’a dönüşünde hasta idi. 1640 şubatındaki ölümünün batılı kaynaklar siroz’dan, osmanlı kaynakları ise gut hastalığından olduğunu söylerler. her halükarda osmanlı topraklarında içilmesini yasakladığı ve şiddetle cezalandırdığı alkol alışkanlığının kendi ölümünde büyük payı olduğu aşikardır. istanbul’a henüz varmadan gönderdiği emirlerden ilki çok büyük bir kutlama yapılmasıyla, sonuncusu ise tahtın tek varisi olan kardeşi ibrahim’in boğdurtulmasıyla ilgiliydi. ölümü yaklaştığında 11 yaşında devraldığı tahtı 28 yaşında ölürken yetersiz bir varise bırakmaktansa hanedanı kendi elleriyle sona erdirip tarihe sonuncu ve en büyük osmanlı sultanı olarak geçmek istemiş olmalıdır. emir payitahta ulaştığında annesi kösem sultan böylece kendi iktidarının da tamamen yok olacağını anladığından murat’a “ibrahim’in infaz emrinin yerine getirildiğini” ifade eden sahte bir mesaj çeker. mesaj murat’ın eline ulaştığında sultan okur ve yüzünde korkunç ve dehşetli bir sırıtışla son nefesini verir.
    o sırada 24 yaşında olan ibrahim iki yaşından beri kafes’te yaşamaktadır. kafes büyük sarayın merkezinde yüksek duvarların arkasında kalan iki katlı gri bir bina olup, valide sultanların odasının karşısına denk gelmekteydi. güzel bir bahçesi ve duvarları vardı. ancak, zemin katta hiç pencere yoktu. ikinci katta ise sadece denize bakan pencereler vardı. buraya düşen kadersiz şehzadeler ya bir süre sonra bir cellat gönderilip boğdurulur, ya da bazen çok uzun yıllar burada hapis kaldıktan sonra birden tahta çıkartılırdı. dışarı çıkma imkanı hiç olmadığı gibi içeriye de sadece sağır ve dilsiz hizmetkarlar girebilirdi. buraya düşen şehzadenin mütevazi bir de kendi haremi olur, ancak hareme giren kızların kaderi de aynen efendileri gibi olacağından, onlar da bir daha asla dışarı çıkamazlardı. rahimleri alınarak veya kimyevi yoldan kısırlaştırılmaları için azami gayret sarfedilir, herşeye rağmen hamile kalan olursa da hemen boğdurulurdu. kafes müessesesi, kardeş katline cevaz veren babası fatih sultan mehmet’e bu konuda karşı gelen ı. ahmet tarafından icat edilmişti. ondan sonraki iki yüz yıl boyunca burada ağırlanan, kimisi elli yıl kalan pek çok şehzade oldu.
    deli ibrahim kafese düşen ilk şehzadelerdendi ve sultan mustafa, osman ve murat’ın iktidarları boyunca burada her an bir celladın gelip boynuna ilmiği geçirmesini bekleyerek 22 yılını geçiren ibrahim kendisini oradan alıp tahta çıkarmaya geldiklerinde artık çoktan delirmiş bir durumdaydı. cariyeleriyle birlikte kapının arkasına barikat kurdu. her türlü teminata ve ikna çabasına hatta kapıyı zorla kırma girişimlerine direndi. sonunda veziriazam ölmüş sultan murat’ın cesedini kafesin avlusuna kadar getirdi ve ibrahim’den yukarı kattaki penceresinden bakmasını istedi. cesedi gördükten sonradır ki ibrahim korkuyla karışık bir keyifle dışarı çıktı. ağabeyinin cesedinin etrafında “kasap sonunda öldü” nidalarıyla zıplayarak çılgınca dans etti.
    iktidara geçtikten sonra da ibrahim osmanlı sultanlarının en ahlaksızı ve iğrenci olmayı başarmıştır. şehvet düşkünlüğü, iktidarsızlığı, ayyaşlığı ve yaptığı çılgınlıklar dillere destan olmuştur. ondan önceki üç sultanın da anası olan validesi kösem kendisine sürekli yeni bakireler sağlamaktadır. bunu yapmasının sebebi padişahın üzerinde kontrol sahibi olmaktan ziyade hanedanın geleceği ile de ilgilidir. çünkü ibrahim’in bir erkek evladı olamaz ise osmanlı biter.
    tahta çıkmasının üzerinden iki yıl geçmesi ve kösem’in de ibrahim’i cinci hüseyin’le tanıştırmasının hemen ardından ilk çocuğuna hamilelik müjdesi alınır. cinci hüseyin hamileliği sağlayan büyülü formülü sayesinde hediyelerle zengin edilir ve yüksek bir dini makama atanır.

    sultan deli ibrahim (1615 – 1648)

    cariyelerden şekerpare isimli olanı ayni zamanda padişaha yeni kızlar bulmakta da ustalık kazanmıştır. mücevher kakmalı arabasıyla hamamları dolaşır. bir gün gelir sultan’a istanbul’un en güzel kızını bulduğunu anlatır. sultan da kızı getirmesini ister. meğer kız soylu bir müftü’nün kızıdır. bu sefer adamlarını gönderir kızı istetir. müftü durumu bildiği için sultana dini gerekçelerle karşı çıkar. kızın kendisi de sultanı nazikçe fakat kesin bir dille reddetmiştir. bunun üzerine sultan adamlarına kızı izletir ve müsait bir zamanda kaçırtıp saraya getirtir. kız sarayda bir süre alıkonup tecavüz, ve “acayip” olarak nitelenen diğer bazı cinsel aktivitelere maruz bırakıldıktan sonra babasının evine geri gönderilir.
    hükümet uygulamaları da çok tuhaftır. kösem sultan sarayda yakacak odun sıkıntısı olduğundan şikayet etti diye veziriazam’ı boğdurtur. mekke’ye hacca giden haremağalarından bazıları korsanlar tarafından kaçırılıp girit’e götürülünce arasında barış anlaşması bulunan venedik cumhuriyetine karşı savaş açar. venedikliler tarihi kandiya kuşatmasında osmanlıya neredeyse 25 yıl direnirler. bu savaşın osmanlı için çok yıkıcı olduğu söylenir.
    sakalına inciler dizdirmiştir. akamber kokusuna bayılır. sakalını, kaftanlarını hatta perdelerini sürekli bu kokuya bulatır. cariyelerden birinin anlattığı hep samur kürk giyen bir kralla ilgili hikayeden öyle etkilenmiştir ki bol bol üzerine giymesinin yanı sıra odasının duvarlarını ve perdelerini bile samur kürkle kaplatır. kedilere samur kürk giydirir. o sıralar biraz zor bulunan bu kürkler için divan’ı toplar, ülkenin dört bir yanına adamlar çıkartılıp samur kürkler bulup müsadere ederek toplayıp getirsinler diye karar çıkartır.
    sekiz yıllık iktidarının tam ortasında yaptığı bir şey vardır ki bütün bu yaptıklarının üstüne tüy dikmiştir. hadise bir gün şekerpare’nin cariyelerden birinin bir adamla aşna fişne halinde görüldüğü dedikodusunu aktarması üzerine başlar. olayla ilgili hiçbir ayrıntı yok, delil yok. muhtemelen hiç olmamış bir şey. harem ağaları zaten hepsi hadım. kuran’da haram olduğu için köleler hadım işlemi için hıristiyan ülkelerde bu işi yapan manastırlara gönderiliyorlar. ancak bu işlem farklı yöntemlerle yapıldığı için bazılarında fiziksel olmasa da psikolojik olarak cinsellik kalmış olabilir. haremağalarından daha sonra evlenenler bile var.

    çıkartılan dedikodunun aslı olup olmadığı meçhul ancak sultan olduğuna inanıyor, birçok kıza işkence yapılarak soruşturuluyor. ibrahim üç gün boyunca sarayda homurdanarak dolaşıyor. bu esnada henüz kafese girme yaşından küçük olan oğlu mehmet kendisine bu konuya ilişkin şaka yollu takılınca ibrahim mücevher kakmalı hançerini çıkartıp oğlunun yüzüne saplıyor. yara ölümcül değil, ama ömür boyu izi kalıyor.
    bundan birkaç gün sonra (suçlu ortaya çıkmayınca tüm okula ceza veren okul müdürü gibi) tüm hareme ceza çıkıyor. ancak cezanın büyüklüğü kızlar ağasının bile tahminlerinin çok ötesinde.
    o sıralar boğarak öldürme cezası erkekler için yağlı kement, kadınlar için bir çuvala koyulup ayağına taş bağlanarak denize atma şeklinde uygulanıyor. ama, o güne kadar (ve ondan sonraki bir tarihte) bilinen 280 cariyenin toplu olarak boğdurulması yok. ibrahim (şekerpare hariç ) saraydaki 280 cariyenin “hepsinin” ayağına taş bağlanarak suda boğulmasına karar veriyor.
    belki bu boyutta bir toplu cariye katliamının tarihte bilinen başka hiç olmaması diğerlerinin gizli kalmasının sağlanabilmiş olmasındandır. belki olayın tamamen açığa çıkmasını ve tarihin de ona göre gelişmesini sağlayan bazı tesadüflerin olmaması halinde bu olay da tarihe inanılması imkansız bir söylenti olarak geçebilirdi.
    haremin kadınları canlı olarak tek tek birer çuvala konup çuvalın ağzı bağlandıktan ve ayağına taş bağlandıktan sonra küçük gruplar halinde küçük bir tekneye konuluyor. daha büyük bir tekne ile denizin ortasına götürüldükten sonra ip çekilerek taş bağlı çuvalların denize düşmesi sağlanıyor. bu işlem tüm kadınlar denize atılıncaya kadar devam ediyor. tam 280 çuval.
    işlerinden bir tanesi çuvalın ağzı sıkı bağlanmadığı için suyun içinde çuvaldan çıkıyor ve fransa’ya gitmekte olan bir tekne tarafından sudan çıkartılıyor. kadın katliamın tüm teferruatını gemidekilere anlatıyor. kadına kimse inanmamasına rağmen dedikodu hem istanbulda hem de avrupa’da büyümüş.
    istanbul’da o sıralar üç yüz kadar dalgıç var. birini boğazın söylenen bölgesinde suya indiriyorlar. o zamanlar deniz gözlüğü yok. dalgıç beline ağırlık bağlı ve ağzına bir yağ doldurarak suya atlıyor. denizin dibine vardığında ağzından o yağı bırakmasıyla denizin içini berrak şekilde görebilir hale geliyor. dalgıcın dışarı çıkınca söylediğine göre aşağısı orman gibi çok sayıda içinde kadın cesedi olan dibe taşla bağlı dikine duran çuvallarla doludur. çuvallar sudaki akıntıyla ileri geri sallanıp durmaktadır.
    bu delille birlikte zaten sultan’a düşman olan müftü harekete geçer. şeyhülislamı ve yeniçerileri de harekete geçirmesi güç olmaz. önce dikkatle valide sultan’a yanaşırlar. artık sultan’ın yedi yaşında bir oğlu mehmet hazırda veliaht olarak bulunmaktadır. derler ki; padişah yağma ve zulümle osmanlı dünyasını perişan etti. hazine harcamalara ve savurganlığa yetmiyor. halk perişan. düşman orduları sınır kentlerini kuşatmakta, çanakkale abluka altında.
    kösem önce itiraz edecek olur. ama sonra padişahın azledilip, yedi yaşındaki şehzadenin başa geçirilmesine razı olur. daha sonra şeyhülislam ile müftü birlikte ayasofya önünde kalabalık bir kitleye bir konuşma yaparlar. söyledikleri hiç itirazsız kabul edilir. yeniçeri şimdi saadet kapısı önüne yürür ve ibrahim’i şahsen görmeyi isterler. kısaca verilen kararı açıklarlar. ibrahim kararı sükunetle karşılar. yapabileceği başka bir şey olmadığından tahta çıkmadan önce de yıllarca yaşamış olduğu kafese geri gönderilir.
    müftü için bu yeterli değildir. diyanet kurulu toplanır. eski padişahın katlinin vacip olduğuna dair karar alırlar. kapısına geldiklerinde yine gelip kendisini iktidara götüreceklerini sandığından hiçbir direniş göstermez. sevinçle karşılar. sekiz yıl önceki gibi kapının önüne barikat kurmaya falan kalkmaz. ama bu defa bu defa gelenler yağlı kementle gelmişlerdir.
    ülkenin ekonomik ve siyasi durumu berbattır. hazine bitmiştir. girit’te venediklilerle bir türlü bitmeyen savaş çok yüksek maliyet getirmektedir. kadınlar saltanatının da sona ermesi gerekmektedir. yani iş artık sadece sultanın boğulmasıyla da bitmeyecektir. kösem önceden uyarılır. altın yoldan kaçarak divan’ın arkasındaki araç kapısının yanındaki küçük bir odaya sığınır. saray çapında bir arama yapılınca dört sultanın anası altmış iki yaşındaki pür iktidar dişsiz valide bir sandıktaki kirli çamaşırların altında saklanırken bulunur.
    oradan hiç seremonisiz sürüklenerek çıkartılır. yüzük, küpe, gerdanlık vb takıları üzerinden alınır. elbiseleri yırtılır. tamamen çıplak kaldığında ayaklarından sürüklenerek dış kapılardan birine çıkartılır. (böyle bir hadise sarayın tarihinde daha önce hiç olmamıştır.) bir perde ipiyle boğulduğu son ana kadar da cellatlarıyla boğuşur. burnundan ve kulaklarından akan kan katillerinin elbiselerini lekelemiştir.
    şekerpare daha şanslıdır. kocası deli ibrahim’in ölümünden sonra (çok az sultana’ya nasip olan) bir evlilik yapmış, ikinci kocası da ölünce istanbul’un en pahalı muhabbet tellalı olmuştur. “la sultana sporca”(pis sultan) adıyla ve genç köle kızları satın alıp eğitmek ve paşalara ve zenginlere pazarlamak şeklinde olan işiyle meşhur olmuş. ancak sonunda birçok düşmanından biri tarafından zehirlenerek öldürülür. türk usulü denilen bu usulde kahveye kıyılmış saç ve öğütülmüş cam karıştırılmakta, bu karışım ince bağırsakları parçalayarak iç kanamayla uzun ve ızdıraplı bir ölüm vermektedir. bu suikast cenova bankasının raporunda sevinçli bir haber olarak şu şekilde yer almıştır. “le stata assasine aquella sultana che si chiami la sporca, che le fu una vecchia meterola”

    http://liberteryen.org/…0-cariyenin-toplu-katliami/
  • büyük bir yanılsamadır. devamı; osmanlı imparatorluk değildi. imparatorluk, ifadesi emperyalizmden gelmektedir. osmanlı kimseyi sömürmedi ki şeklinde olan ifadedir. sömürgecilik, bir devletin güçlü olup olmaması ile ilgilidir. osmanlı imparatorluğu, aldığı topraklarda ciddi hakimiyet oluşturabilmiş değildir. kaldı ki herhangi bir bölgenin demografisini dahi değiştirememiştir. osmanlı'nın var olmayan hoşgörüsü övünülecek bir şey değildir.
  • abartılmış boş bir kavramdır. osmanlı hoşgörüsü denilince tamamen hümanist bir politika beklemenin bir anlamı yok. osmanlı hoşgörüsü denilen şey aslında o dönemin avrupa devletlerinin uygulamadığı, kendi dininden olmayanları kendi dinine geçmesi için zorlamadığı politikadır. bunun nedenlerinden birisi cizye ve haraç denilen vergilerdir. ancak cizye ve haraç vergilerinin de tek sebep olduğunu düşünmek hatalı olur, çünkü hazinedeki payı çok düşük vergilerdir.

    sebeplerinden bir tanesi de islam mantığında bunun uygun olmayışıdır. her ne kadar osmanlı devleti de diğer bütün devletler gibi bütünüyle islami usüle uygun yönetilmemiş olsa da asırlarca pek çok değerli din adamı ve düşünürü geçmiş ve devlet yönetimini de etkilemişti. (elbette bunun tersi olduğu zamanlar da oldu.)

    genel olarak bakıldığında, aslında bizim ortaya attığımız bir kavram olmayan pax ottomana, o döneme kadar farklı etnik unsurların bir arada müspetçe yaşayabildiği makul bir örnektir diyebiliriz. ancak teokratik bir devletin, kendisinden olmayan tebayı bütünüyle serbest bıraktığını düşünmek de saflık olur.

    edit: ayrıca osmanlı hoşgörüsündeki temel noktalardan birisi de orta çağın tarıma dayalı ekonomik yapısında tarım için topraktan ziyade köylüye ihtiyaç duyma durumunda öncüldü. bu nedenle osman gazi her ne kadar ilk dönemlerde gazalarla rum halkını kaçırmış ve büyük sahaları ıssızlaştırmış olsa da zamanla "zımmet" politikasına dönmüş ve kendisine karşı çıkmayan rum halkıyla iyi geçinmişti. zamanla cizye altında ezilmek istemeyen fakir rum köylü halk, dönemin islam tasavvuf düşüncesini yayan dervişlerden de etkilenerek, islamiyete geçmiş ve türkleşmişti. bir diğer türkleşme yolu da türk nüfusun kısıtlı olduğu 13. yüzyılda fetihlerden sonra türklerin rum kadınlarıyla evlenmeye teşvik edilmesi idi. böylece hem islamlaştırmak için bir yol uygulanıyor hem de nüfus ihtiyacı gideriliyordu.

    osmanlı'nın özellikle ilk dönemdeki gaza ve zımmet politikası ile ilgili daha çok bilgi almak isteyen okurlar, halil inalcık hoca'nın "türkmenler ve rumlar" makalesini okuyabilirler.
  • osmanlı'da daha yüksek vergi ödemek zorunda olan gayrimüslim tebaya 'reaya' adı verilirdi.
    'reaya' osmanlıcada aynı zamanda 'sığır' anlamına gelirdi.

    ''sizi hayvan gibi görüyoruz ve sizden hayvan gibi vergi alıyoruz, ama gebertmiyoruz. müteşekkür olun ulan'' tarzı bir hoşgörü olsa gerek bu.

    reaya sözlük anlamı
  • ders kitaplarından, tv programlarına kadar her yerde kullanılan fakat içi boş bir kavramdır. hoşgörü farklılıklara saygı duymaktır.
    osmanlı devleti bir imparatorluktur ve imparatorluklar zaten farklılıkları yok etmeye çalışmaz; farklılıkları yok etmeye çalışan ulus devletlerdir, insanları tek bir pota altında eritir.
    yani osmanlı hoşgörüsü diye anlata anlata bitirilemeyen şey onun imparator olmasından ileri gelir.
  • osmanlı hoşgörüsü...

    "imparatorluklar, zulmü ya da hoşgörüyü doğrudan hedef olarak benimsememişlerdir. onların hedefi daha ziyade iktidarı sağlama almak, yeni topraklar fethetmek ya da mevcutları elde tutmak olmuştur. hoşgörü, asimilasyon ve hoşgörüsüzlük emperyal toplumu düzenlemeye, çeşitlilik gösteren cemaatlerden kaynaklar çekip çıkarmak için okunaklılığı arttırmaya ve devlete itaati güçlendirmeye yönelik stratejilerdir. "

    "geliştiği biçimde hoşgörünün, imparatorlukta çeşitliliğin koşullarını belirleme ve ayakta tutmanın, farklı cemaatleri örgütlemenin, barış ve düzeni tesis etmenin, bu cemaatlerin sadakatini sağlamanın bir yolu olduğunu; hoşgörü idealleriyle ya da kültürüyle pek ilgisi olmadığını savunuyorum. hoşgörü ne eşitliktir ne de emperyal bir ortamda 'çokkültürcülüğün' modern bir biçimidir. daha ziyade bir yönetim aracıdır; devletin gücünü yaymanın, sağlamlaştırmanın ve hayata geçirmenin bir yoludur. dolayısıyla hoşgörü zultetme, asimilasyon, din değiştirme ya da ülke dışına sürülme gibi bir çok dahil etme politikasından biridir."

    karen barkey; empire of difference