şükela:  tümü | bugün
  • nedeni değil, nedenleri. neden nedenleri? tarih analizlerinizi 140 karakterlik hap olarak almayın da ondan.

    iktisat temelli sebepler sıralanmış zaten, onlara ekleyeceğim yok, sağolsunlar bolca yeni şey öğrendim. ama başkalarının eklediklerinden çıkaracaklarım var (kentsel dönüşüm çerçevesinde yapıcı değil yıkıcı eleştiri).

    1) "sömürgelerini sömürek yerine, vatan toprağından ayırt etmeksizin onlara yatırım yapması, onları korumaya çalışması"

    iş mülakatlarında zayıf yönleriniz soruldugunda "bazen çok çalışıyorum, dayanamayıp arkadaşların işlerini de hallediyorum, hatta çalışmaktan yıllarca zam istemeyi unuttuğum oluyor" şeklindeki bir cevap kadar gerçek dışı. hizmet aşkı ile yanıp tutuştuğu için çöken imparatorluk mu olur arkadaş?

    bir kere osmanlinin her topragi olumune, iflas edercesine savunmuslugu yok. osmanli koskoca misiri hangi savasla kaybetti? bir tarih verin 1517'den bu yana, deyin ki bu savasi, hazineyi de harcadik bu ugurda, ama masada kaybettik. yok oyle bir tarih. misir'in kazanilisi ve kopusu yuzyillara yayilan bir surec ve memluk, osmanli, ingiliz, fransiz etkilerinin karistigi bir yerin statusu de "vatan topragi" gibi bir kalıba indirgenemez.

    ikincisi, elin avrupali gucleri de somurgelerini korumak icin dunya kadar para ve kaynak harciyorlardi. zaten koruyamazsan sana para getirmiyor ki, digerleri yedirir mi? karayiplerdeki dandik adalara dunyanin oteki tarafindan donanma ve asker yollayan gucler niye cokmediler o zaman?

    ucuncusu, osmanli istanbul disinda kac bolgeye ne kadar yatirim yapmis? kimsenin "su bolgeden su kadar vergi alindi, karsiliginda su kadar yatirim yapildi" gibi bir getiri goturu hesabini yapmaya calistigini dahi gormuyorum. onun yerine bolca tekrarlanmis bir onkabul var sadece. batiya karsi kaybetmis olmanin acisini milli gururu oksayacak sekilde aciklayan "biz delikanliligimizdan kaybettik, somuru yapmadik" bakis acisinin tarihi gercekleri kendine gore yontmasi bu. mesela ornek olarak verilen suveys kanali bir osmanli merkez iktidari projesi degildir, ne baslangiciyla (antik donem ve akabinde napolyon seferi), ne planlamasi ve finansmaniyla, ne de yurutmesi ve isletmesiyle.

    ***

    2) dincilerin tuttuklari sebepler: ittihatcilarin batiya yalakaliklari ve tavizleri, kulturel batililasma, siyonizm (sonuncusu troll isi olmali).

    ta kanuni doneminde baslayan gerilemeyle fransiz ihtilalinin turkiyeye yansimasi olan gruplar arasindaki zaman farkı bile tek basina bu gorusu yikar...bir de ustune o gruplarin etkin oluslarini bekleyecegiz, sonra politikalarinin cokusu baslattigini/hizlandirdigini kanitlamaya calisacagiz, sonra da umacagiz ki geldigimiz noktada hala balkanlarin kontrolu avusturya macaristan'da degil bizde olsun, hala gunun standartlarina gore asiri tarimsal ve egitimsiz olmayalim, hala rusya her alana ebemize atlamamis olsun falan fismekan. olsun ki ancak o sayede ittihatcilari suclayabilelim cokusten.

    gercek su ki bu adamlar tarih sahnesine ciktiklarinda, osmanli son demlerini bile yasamiyordu, coktan olmustu. ayakta kalmis olmasinin ana nedeni ingiliz/fransiz blogunun rusya'ya karsi denge politikasi ve bitmis olan maliyeyi finanse etmeleridir. bu da oyle ticari stratejiyle filan sinirli kalmadi, adamlar bilfiil ruslara savas actilar gotumuzu kurtarmak icin. boyle bir devirde, cevre bolgeler milliyetci akimlarla calkalanirken, tarihin o akisina karsi konulmaz nehirlerinin birinin ortasinda, eski koca gemiden arta kalan ufacik bir kutuge tutunmus bogulmamak icin fransizin uzattigi dala tutunan birkac "genc turk"u sorumlu tutmak buyuk sacmalik, gemiyi oralara getiren kaptanlar ve kaptanlarin dahi idaresinde olmayan o nehir yatagi dururken.

    zaten muhafazakarlar objektif olamadıkları icin muhafazakarlar. peru'dan gelen ucuz gumusun avrupada yarattigi enflasyondan, tarima dayali osmanli ekonomisinde buyuk zararlara yolactigindan bahsetmesini beklemiyorsun. yani olaylara sistematik/yapisal bakmasini bekleyemiyorsun. dort halkali bir sebep sonuc iliskisi varsa ancak en ustteki halkaya bakip, "yabanciya ozenip frak diyen, vals yapan, onlara imtiyaz veren ittihatci"yi suclayacak, karaktersizlige baglayacak, "ozumuzden cikmasaydik olmazdi"ya getirecek.

    ve bu noktada da zaten dunyadaki tum muhafazakarlar aynilar. hep tekrarliyorum bunu: sekuler tiplerin ve solcularin benzerligi bilincli bicimde olusurken *, muhafazakarlarinki ise ironiktir.

    ingilizce bilenler su son baskanlik secimleri oncesinde cumhuriyetci parti adaylarinin konusmalarini youtubedan bulup dinlesinler, yahut republican national convention diye aratsinlar. sonra onu bill clintonun democratic national convention'da yaptigi konusmayla kiyaslasinlar. birtakim prensipler cercevesinde yapilan pratik analizler yerine surekli muglak bir gecmise ozlemden, karakterden, amerikalilik gururundan, yabancilara taviz veren hayali solcularin hayali hainliklerinden ve mutemadiyen allah'tan bahsedenlerin yonettigi bir dunyanin daha iyi olabilecegine inanan var mi?

    bu "olmayan bir gecmise ozlem" kisisel nostalji boyutlarinda kaldigi surece tatli bir duyguyken, toplumsal olaylari yorumlamakta bir mercek olarak kullanilinca patolojiye donusuyor. olaylara bu kadar ideolojik bakmak da, demin gordugumuz gibi sizi 250 yillik kronolojik sapmalara kadar goturur.

    ozetle, osmanlinin cokus nedeni misket dururken genclerin batiya ozenip pilardo oynamalaridir.
  • italyan şehir devletlerinin, rus çarlığının ve kutsal roma-cermen imparatorluğunun çöküş sebepleriyle aynıdır:

    atlantik ticaretine dahil olamamak.

    amerikan kıtası keşfedilmeden ve afrika'nın güneye doğru ne kadar uzadığı bilinmeden önce akdeniz dünya'ın ortası sanılırdı. zaten romalıların bu denize mediterraneus demesinin sebebi de budur: medi terra, yani dünya'nın ortası.

    doğu ve batı bu denizde birleşir, birbirlerine bu denizden akardı. suriyeli fenikeliler bu deniz yoluyla ege'ye zeytin meyvesini götürdüler, italya'ya alfabelerini taşıdılar ve latin alfabesinin temellerini attılar. anadolu çocukları olan ionlar bu deniz yoluyla mısır'a helen kültürünü götürdüler, iran'a ve hindistan'a uzandılar. italyalı romalılar bu denize hakim olmak için savaştılar ve bu denize hakim olduklarında dünya'ya hakim oldular. filistinli isa'nın düşünceleri bu deniz sayesinde ingiltere'nin resmi kilisesi haline geldi.

    batı roma'nın dağılmasıyla başlayıp doğu roma'nın dağılmasıyla biten bin yıllık ortaçağda, bu denize açılabilen her topluluk zenginleşti ve serpildi.

    bugün alman dediğimiz kuzey cermenleri, donuk baltık denizine ve tuzlu atlantik'e kıçlarını dayamış, medeniyetten uzak bir halde halen avcı-toplayıcı bir yaşam tarzını sürdürürken, inn nehri'nin altından balkanlara, oradan da akdenize açılan güney cermenleri ki bugün onlara avusturyalılar deriz, kendilerini ikinci roma imparatorluğu ilan etmiş, avrupa'ya hükmediyorlardı.

    avrupa'da bunları az da olsa dengeleyebilmiş tek topluluk olan frenkler ise ki dünün galyalıları, bugünün fransızlarıdırlar, akdeniz'e açılabilen nadir avrupa topluluklarındandı.

    bunların hemen altından, iber yarımadasından başlayıp, tüm kuzey afrika'yı ve arap yarımadasını saran, bir elini iran'a, öbür elini anadolu'ya uzatmış olan müslüman araplarsa bu dönemin asıl hakimidirler. roma'nın dağılışıyla bir barbar gölüne dönen avrupa ısınmak için yakacak kitap ararken bu adamlar bir yandan yunan bir yandan hint düşünürlerinin eserlerini çevirip şerh ettiler. bugün antik çağlara dair sahip olduğumuz bilgilerin çoğu araplar sayesinde elimizde.

    bu esnada avrupa'nın esas zenginleri kimlerdi? italyan yarımadasının ve civarının orasında burasında türemiş olan şehir devletleri. milanlılar, venedikliler, cenevizliler, floransalılar. işte burası ortaçağın antik yunanıdır. sanat, bilim, teknik burada tartışılmış, burada üretilmiştir. rönesans'ın membağı burasıdır. kapitalizm burada doğmuş, demokrasi burada çocukluğunu yaşamıştır. bu dönemde doğu'da bağdat ne ise batı'da da burası o olmuştur.

    peki neden bugün adı politik yozlaşmayla, ekonomik durağanlıkla bir anılan italya o dönemin efendisiydi?

    deniz deniz akdeniz, suları berrak deniz...

    16. hatta kısmen 17. yüzyıla kadar ingiltere hakkında ne biliyorsunuz? almanya hakkında? hollanda? hiçbir şey. neden? çünkü bilinecek hiçbir şey yoktu. akdeniz'e ulaşamayan bu topraklarda doğru düzgün bir devlet yapısı dahi tesis edilememişti.

    çöküş nedeni sorgulanan osmanlılar ise bu döneme ve bu coğrafyaya çok geç gelmiş ancak bu döneme ve bu coğrafyaya damgasını vurmuş bir oluşum. denebilir ki akdeniz ticaretini osmanlılar domine etmiştir. buradan geçen her bir gemi onların kontrolünde geçmiş, hint'ten avrupa'ya giden her bir karabiber tanesi, avrupa'dan çin'e yuvarlanan her gümüş sikke osmanlı'nın iradesince vergilendirilmiştir.

    osmanlı'nın başarısının arkasında akdeniz yatar. osmanlı da roma gibi akdeniz'e hükmetmiş ve böylece dünya'ya hükmetmiştir.

    bu büyük akdeniz ticaretinin nasıl eridiğini, yerini nasıl atlantik ticareti'ne kaptırdığını uzun uzun anlatmayacağım. burası çoğunuzun bildiği hikaye zaten; osmanlıların gittikçe ağırlaştırdıkları gümrük vergilerinden bıkan avrupa toplulukları hindistan'a ulaşacak alternatif yollar ararken bazı coğrafi keşifler yaptılar. iyi birer savaşçı olmalarına rağmen çok iyi birer tüccar olmayan ispanyol ve portekiz milletleri, 16. yüzyılda akdeniz'in önemini bitirecek incelikten uzak olsalar da zamanla onların yerini tutan ingiliz ve hollandalılar atlantik'i o kadar uygun ve güvenli bir ticaret ağına çevirdiler ki akdeniz'in canına incir ağacı diktiler.

    zaman değişir, eski çamlar bardak olur. nitekim bugün de atlantik ticaretinin gazını pasifik ticareti almış, zengin avrupa ulusları da dünyada tuttukları o büyük yeri amerikalılara, japonlara, korelilere, çinlilere bırakmıştır. bu dünya kimseye kalmadı, kalmaz. sultan süleyman'a da kalmadı elbet.

    atasözümüzde kastedilen sultan süleyman, ünlü israil kralı hazreti süleymandır. gençliğinde dünya'nın tüm hazinelerini ele geçirmiş olsa da ölürken bir bastonuyla ölmüştür denir, işin aslı başkadır tabii. ama ben bir başka sultan süleyman'dan bahsedeceğim. yazdığı kanunnamelerle ünlü olduğu için kanuni olarak andığımız sultan süleyman.

    osmanlılar genelde batı'da habsburglarla, yani kutsal roma-cermen imparatorluğuyla mücadele etmiştir 18. yüzyılın sonuna dek. bu anlamda avrupa'da habsburg dominasyonunu kırmaya çalışan bir diğer hanedan olan burbonlarla, yani fransızlarla müttefiktirler. fransız ihtilaline kadar da bu değişmemiştir ki ihtilal olduğunda habsburglar dağıldı dağılacak durumdadır, osmanlı ise yataklara düşmüş, hasta adam'a geçiş yapmak üzeredir.

    osmanlılar ve habsburglar aynı titr için mücadele ettiler: roma imparatoru. habsburg imparatorları kendilerine kaizer ismini verdiler ki sezar'dan türemiştir. osmanlı sultanları ise kendilerine kayser demişlerdir.

    (bkz: kayser-i rum)

    kayser-i rum, doğu roma'nın başkentini fetheden ikinci mehmet'in (fatih sultan) resmen kabul ettiği ve ardıllarının da kullandığı bir titr olsa da aslında mehmet'in dedesi olan mehmet'in de (birinci mehmet yani) biz bu titri kullandığını biliyoruz.

    roma ve akdeniz ilişkisini tekrar hatırlatırım. neyse süleyman'a doğru devam edelim.

    birinci süleyman, yani kanuni sultan, ikinci mehmet'in torunu olan birinci selim'in (yavuz sultan) oğludur.

    selim deyince aklınıza ne geliyor? son zamanlarda alevileri kesmesi konuşuluyordu ama genelde doğu seferleriyle ünlü bir padişahtır. iran şahını yenmiş, mısır'ı fethetmiş ve kölemenleri (memluklar) dağıtmıştır. alevi meselesi de dahil her konuda doğuyla ilgilenmiş bir padişahtır.

    neden tüm osmanlı padişahları batı'ya doğru ilerlerken selim doğu'ya ilerledi? çünkü zamanın değiştiğini görmüştü. bir zamanlar arap balıkçılarının ve korsanlarının hakim olduğu körfezde şimdi portekiz kalyonları dolaşıyordu. bu kalyonların bir kısmı afrika'ya, bir kısmı hindistan'a demirlemiş, bir kısmı da umman'a yerleşmeye çalışıyordu.

    selim anladı ki osmanlı ekonomisinin temel direği olan akdeniz ticareti yavaş yavaş kayıyor. portekizliler tüm afrika'yı dolaşmış, svahili kıyılarını aşıp hint okyanusuna bir taşşak gibi sarkan arap yarımadasından hindistan'a geçmekteler. durumun ciddiyetini kavradı ve hint okyanusunda portekizlileri durdurabilmek için arap yarımadasında dizginleri eline almaya karar verdi. bu noktaya kadar sadece ortadoğu değil, mesela adana bile osmanlı toprağı değildi; osmanlılar doğuyla hiç ilgilenmemişlerdi.

    bu aynı zamanda ileride portekizlileri atıp hint okyanusuna egemen olmak için kurulması gerekecek olan hint donanması için kesilecek tonla kerestenin de kaynağını da bulmanın bir yoluydu. mısır ve lübnan zengin birer kereste kaynağıdır. nitekim mesela bugünkü lübnan bayrağında sedir ağacı vardır.

    işte hikayenin sonu burada süleyman'a bağlanıyor çünkü o babası selim'in projesini devam ettirdi ve hint okyanusuna açılıp portekizlilerle savaştı. ismini bilip hikayesini bilmediğiniz çoğu türk denizcisinin, piri reis'ten seydi ali reis'e, turgut reis'ten oruç reis'e tümünün olayı bu savaşları komuta etmektir.

    işte bu dönem osmanlı tershanelerinde on binlerin istihdam edildiği, senede iki yüz geminin üretildiği inanılmaz hareketli bir dönem. osmanlılar hint denizine egemen olabilmek için canlarını dişlerine taktılar. ne var ki başarılı olamadılar. iyi birer okyanus denizcisi olan portekizliler, tatlı su denizcisi olan osmanlıların ayağını hint denizinden kestiler. böylece osmanlılar atlantik ticaretini kontrol edemediler. kontrol edebildikleri akdeniz ticareti de zamanla etiyip gitti. hazineleri kurudu. ekonomileri çöktü. devalüasyonlar, huzursuzluklar başladı.

    16. yüzyıl akdeniz ticaretinin son yüzyılıydı. nitekim osmanlı'nın da aslında son yüzyılı olmuştur. kanuni'nin oğlu olan ikinci selimden sonrası sürekli yenilgi, sürekli çürümedir. 16. yüzyıl osmanlı'nın son yükseliş çağıdır, 17'den itibaren duraklama, sonra da çöküş başlar.

    yazılmış da yazılmış. din denmiş yobazlık denmiş eğitim denmiş idare denmiş denmiş de denmiş. bunlar bir bizim sorunumuz muydu da herkes kaldı biz çöktük? para olsa hepsinin altından kalkılırdı.

    yanlış anlamayın bunlar osmanlıyı çöküşe götürmedi demiyorum; asli sorun değillerdi diyorum.

    fransa'da ihtilal olduğunda bizde de ıslahatlar başladı. 19. yüzyılın padişahları birbiri ardına reformlar yaptılar. denemedikleri iş kalmadı; sarığı mı yasaklamadılar, yeniçerileri mi kaldırmadılar, kadınları mı istihdam etmediler, alfabeyi latinceye çevirmek bile o dönemin tartışılmış konularından. ne değişti? para olmayınca reform da olmuyor.

    padişah çok güçlüydü ee? fransız monarkı güneş kral on dördüncü louis güçsüz müydü? bunları güçlerinden eden, bunlardan da güçlü bir sınıf belirdi avrupa ülkelerinde değil mi? tüccar ve sarraflardan temelini alan burjuva sınıfı. bizde neden padişahı gücünden edemedi bu sınıf? çünkü kendisi güçlenemedi. neden? çünkü ticaret bitince tüccar da bitti.

    sanatla ilgilenmedik, kültürümüz yoktu, edebiyat zayıftı, bilim teknik bilmiyorduk... hepsinin temelinde yatan sebep aynıdır: para yoktu!

    yeniçeri oldu celali, anadoluyu yağmadı büyük kaçgunu başlattı, üretim bitti. yeniçeri neden celali oldu? para yoktu!

    tren yolları yapmadık, fabrikalar kurmadık, zirai devrimi yapmadık, modern bürokrasiyi temin edemedik. çünküüü... pa-ra-yok-tu!

    bu işler böyledir arkadaşlar. parayı veren düdüğü çalar. o sen olsan barii hehehe
  • osmanlı' nın çağın gerisinde kalmasıdır. bunu başka kelimelerle süslemenin lüzumu yok.

    evvela, osmanlı' nın anavatan olarak algıladığı bir bölge yoktur. osmanlı, kağıt üzerinde yayıldığı her bölgeyi kendi vatanı olarak tanımaktadır. bu kulağa insancıl gibi gelse de kazın ayağı hiç de öyle değil.

    osmanlı' nın gelirinin tamamına yakınını vergiler, savaş ganimetleri, tarım ve ticaret oluşturmaktaydı. aynı gelirler roma imparatorluğu için de geçerli. yalnız, romanın bu kaynaklarla baktığı insanlarla osmanlının baktığı insanlar arasında bin beş yüz - iki bin yıllık bir fark mevcut. şu durumda roma' nın her yere hizmet götürmeye ekonomisi dayanırken osmanlı ekonomisinin bunu kaldırması mümkün mü? üstelik, birkaç yüz yıl içinde bu gelirlerden en önemli iki tanesi olan savaş ganimetleri ve ticaret de silinecek ve osmanlı ekonomisi tarıma dayalı bir ekonomi halini alacaktır. ki her yere hizmet götürmesiyle meşhur roma bile hizmetin aslını merkezine taşımıştır.

    acaba bin yıl önceki bir devletle benzer bir ekonomik sisteme sahip olmak övünülecek bir şey mi? bence değil, devlet açısından baktığında kritik bir hata bu. bunun alternatifi her yere yayıl, sömürgecilik yap, insanların iliğini kemiğini kurut demek değil; fakat ekonomin buna uygun değilse her yere hizmet götürmeye çalışmak da biraz aptallık oluyor.

    osmanlı' nın gündemi geriden takip edişinin bir diğer örneği, mutlak monarşideki ısrarıdır. olsaydı yapsaydı diye tarih olmaz; ancak havayı önceden koklayıp iktidarlarından ödün vermiş monarşilerin bugüne kadar yaşayabildikleri gerçeğini göz önünde bulundurursak mutlak monarşide ısrar etmiş hanedanların neden tarihe karıştığını da görmüş oluruz. eğer halk devlet yönetimine birkaç yüzyıl önceden katılabilseydi, belki azınlık hareketleri yaşanmayabilir veya daha hafif seyredebilirdi.

    yine bir gündemi geriden takip etme örneği, yeni toprakları savaşarak fethetmek. osmanlı coğrafi keşiflere asla katılmadı hatta ikinci bayezit sponsor arayışında olan kristof kolomb' u reddetti. bu hatası, osmanlı için sonun başlangıcı oldu.

    çağdaşı olan devletlerde ruhban sınıfın yetkileri günden güne kısıtlanırken osmanlı tıpkı bir ilkçağ imparatorluğu gibi yoktan bir ruhban sınıfı yarattı ve bunlara sonsuz yetkiler verdi.

    uzun lafın kısası, osmanlı orta, yeni ve yakın çağ' da var olmaya çalışan bir ilk çağ imparatorluğuydu. tamamen bu geleneğe göre dizayn edilmiş bir devletti. bu bir hakaret değildir; ancak incelediğimizde osmanlı' nın kendinden bin sene önceki devletlerin refleksleriyle hareket ettiğini göreceğiz.
  • şalvarı şaltak osmanlı,
    karısı kaltak osmanlı,ekerken yok, biçerken yok
    harmana ortak osmanlı.

    deyişiyle gayet güzel özetlenmiş sebeplerden dolayıdır.
  • bir padişahın savaşa gitmemesine indirgenecek kadar basit bir açıklaması olmayan durumdur. inebahtı deniz yenilgisi ile ilk defa osmanlı, gücünün bir sınırının olduğunun ve artık savaştığı tarafların eskisi gibi güçsüz olmadığının ve teknolojik olarak geriye düştüğünün farkına varıyor. yani osmanlının kendi iç nedenlerinin dışında, dış neden olarak sayabileceğimiz bu tür gelişmeler var.

    içte de, yeniçerilerin artık sadece asker değil, belli bir nüfuza sahip, kimin başa geçeceğine karar vermeye başlayan bir güç unsuru olması söz konusu. bununla da sınırlı kalmayıp, eskiden ticaretle ilgilenmeleri yasak iken yasallaşıyor.

    osmanlıda var olan şöyle bir anlayış söz konusu, güçlü bir devlet için, güçlü bir ordu şart. güçlü orduyu doyurmak için para şart. para için verginin düzgün toplanması gerek. halkın vergi verebilmesi için üretebilmesi ve hayatını idame ettirebiliyor olması gerekiyor. bunun için de, bir ülkede en önemli şeyin adaletin sağlanması gerektiği düşüncesi, devleti yönetenlerin ana düsturu diyebiliriz. bu ortadan kalkıyor. vergi toplanması için gerekli olan düzen ortadan kalkıyor ve yarı feodal diyebileceğimiz ayan sınıfı ortaya çıkıyor. bunlar halka zulüm ederken, devletin kasasına ise daha az gelir girmeye başlıyor. bu sınıf ve ulema sınıfı, kendi düzenlerinin bozulmaması için yeniliklere sürekli karşı çıkıyorlar. tam bir kaos söz konusu. bunlara bir de, artık reaya sınıfından askere alınan, savaş zamanı para kazanan ama savaş olmayınca hem işsiz hem silahlı olan gruplar ekleniyor. (bkz: celali isyanları) uzun süre anadolu'da terör estiriyorlar. daha bir çok neden sayabiliriz fakat özetle, sadece padişahın savaşa gitmemesi değil, temelinde, devletin temelini oluşturan sistemin zamanla tamamen yozlaşması sonucu, geri dönüşü olmayan bir bataklığa sürüklenip, bir daha da çıkamıyoruz.
  • tosun paşa, süt kardeşler ve şabanoğlu şaban adlı harika filmlerde mükemmel biçimde tasvir edilen kokuşmuş düzendir. hem devlet, hem bürokrasi, hem toplumsal yaşamın birbiri ardına çökmesinin ipuçlarını görmek isterseniz bu filmlerde görürsünüz.

    filmlere bok attığımı sanmayın. bu filmler her ne kadar gülelim eğlenelim diye çekilmiş olsalar da arka planda imparatorluğun içinde bulunduğu vahim durumu da canlandırmışlardır.

    eloğlu dünyayı keşfederken senelerdir bilinmesine rağmen işletilmeyen avuç içi kadar verimli toprak uğruna birbirine giren koca aileler, osmanlı bürokrasisinin kokuşmuşluğuna işaret eden paşa enflasyonu ve yeşil vadi denen bu toprağa sahip olmak için uydurulan sahte paşalar, torpille kendi gemisine aldırılan kumandan damatları, aynı damadın izmir'deki gemisinden kaçıp istanbul'a kadar gelebilmesi, 1900'lü yılların başında bile adam gibi bir nüfus ve kütük kaydının olmaması nedeniyle insanların birbiri yerine rahatlıkla geçebilmesi, osmanlı aristokrasisinin yeni gelir kaynakları aramak yerine tanış ailelerin ileri gelenlerini delirtip miras yoluyla kayıplarını telafi etmeye çalışması, nazır paşa denen bunakların devletin en kritik konumlarında söz sahibi olması, bahriye kumandanı yunus'un gemiyi çevirip ta trabzon'dan kalkıp istanbul'a gelmesi, askerin dönemin revaçta silahı el bombasını bile doğru düzgün tanıyıp kullanamaması gibi bu filmlerde de bahsedilen pek çok neden sayabiliriz.
  • (bkz: kılıştar)
  • ben bu konuda çok düşündüm. aslında osmanlı daha kurulurken çökük olmasına sebep olan unsurlar vardı. fakat bu unsurlar aynı zamanda osmanlının savaşlarda başarı göstermesini sağladı. osmanlının büyük zaafları aynı zamanda savaşlardaki güçlü yönüydü. lise tarih derslerinde anlatılanın aksine maça yenik başladık. tarih müfredatının yanlış bir bakış açısıyla tarihi ele almasının sebebi şu soruya toplum olarak doğru yanıtı verememiş olmamızdır: "bir millet için başarı nedir?".

    bu aslında çok önemli bir sorudur. çinliler hiç fetih yapmadan sulama kanalları inşa ederek nüfuslarını arttırdılar ve medeniyet kurdular. makedonlar ise şanlı zaferlerle dünyayı feth etti. moğolların ele geçirmediği yer kalmadı. peki sonuç olarak şu anda makedonların gücü ne kadar, moğolistan ne durumda? hiç savaş kazanmamış çinlilerin gücü ne kadar? o kadar fetih ne işe yaradı? sun tzu der ki galibiyetlerin en büyüğü hiç savaşa girmeden kazanılandır.

    osmanlı feodal dünyaya göçebe kitlelerle merhaba dedi. göçebelik bir yandan osmanlının ticari, bilimsel, nüfus artışı, şehirleşme gibi konularda çok zayıf olmasına yol açarken diğer yandan göçebe nüfusu asker yaparak askeri konuda büyük bonus kazandı. o sırada teknoloji isteyen konularda da diğer yerleşik milletlerden yardım aldı.

    göçebe nüfus savaşlarda bonus sağlıyor çünkü bir tarafta hayvancılık sayesinde etle beslenmiş, at bolluğu nedeniyle ordusunda fazladan süvari bulunan ve her bireyi göçebe yaşam tarzı sayesinde asker gibi yetişmiş vatandandaşlar ki bu vatandaşlar şehirli olmadıkları için canları da çok tatlı değil. mesela şehirli bir venedikli neden altın yağma etmek için bir sefere asker olarak katılsın. adam zaten ürettiği aynaları çevre ülkelere satıp para kazanıyor.
    diğer yanda hayatlarında ellerine kılıç almamış, talim bilmeyen, etle beslenmemiş sümsük avrupa köylüleri. öyle olunca osmanlının savaşlarda bonusu var. tabi arada sırada karşılarına köylüler yerine şovalyeler çıkınca da epey zorlandıkları oluyor.

    gel zaman git zaman osmanlı devleti göçebeleri köylü yapmaya başlar. çünkü köylü olmadan medeniyet olmaz. köylü olmadan kazanılan başarı sürdürülebilir değildir. köylü ürün üretecek ve sen köylünün malına vergi diye el koyacaksın ki o parayla medeniyet inşa edilsin. fakat böyle olunca da savaşlarda toslamaya başlanılır. işte insanların çöküş sebebi olarak aradığı neden budur. fakat dedik ya göçebe olarak da nüfus arttırmadan ayakta kalmak bir yere kadar.

    merak ederim eğer osmanlı bulgaristan ve batı trakyayı aldıktan sonra hiç mora, romanya, arnavutluk, macaristan gibi yerlere bulaşmasa da savaş kaynaklarını içte imar ve iskan politikalarına ayırıp köylüleşme, nüfus artışı, şehirleşme ve ekonomiyi teşvik edici politikalar izleseydi günümüz türkiyesi nasıl olurdu?

    edit: göçebelik, konar göçer anlamında kullanılmıştır. boylar göçmekte fakat genelde aynı mekanlarda takılmaktalar. fakat işgale uğradıklarında direkt olarak coğrafya da değiştirebildikleri oluyor.

    edit2: hıyarcıklı veba olayını da unutmamak lazım. yukarıda ne demiştik, osmanlı göçebe devrinden tarım devrine avrupalı'dan geç geçtiği için bazı alanlarda oldukça zayıftı. yalnız bir konuda daha avantajı vardı, yerleşiklerin maruz kaldığı hastalıklar... altınorda imparatoru canik bey, kırım'daki keffe kuşatmasında şehre kara veba denilen orta asya kökenli hastalığı bulaştırıyor. orta asya halklarının bu hastalığa dirençleri var, ayrıca göçebelerin hastalığa yakalanma olasılığı daha az. bu hastalık italyanlar vasıtasıyla kırım'dan avrupa'ya yayılıyor ve 1300-1400 yılları arasında en az avrupa insan nüfusunun %25'i mefta oluyor. bu zamanlar göçebe türklerin tam da önünde kimsenin duramadığı dönemler.
  • zamanın devletlülerinin şimdikiler gibi içinde bulundukları çağı ıskalamaları.
  • hep iyi niyeti ya :(