şükela:  tümü | bugün
  • dışarıda hava buz gibidir. akşama doğru odanıza girdiğinizde pencereden etrafı izlersin. sonra perdeleri çeker sarı ışığı yakarsın. işe huzur oradadır. yalnızsındır. odada hiçbir geçmişin anısı yoktur. gelip geçici olduğunun tuhaf ve anlaşılmaz huzuru doldurur içini. tv.yi açar uzanırsın. apliklerin loş ışığında yabancı bir ülkede, yirmi metrekarelik bir alan senindir. tv.den gelen yabancı bir dilin sesleri arasında derin bir uykuya dalarsın.

    şu beyhude ömrümde huzuru otel odalarında bulmuş devreleri yakmış bir ademoğlunun beyanıdır
  • bu huzuru benden başka duyan yok sanırım ve bu yüzden kendi açtığım başlığa ikinci yazımı giriyorum. ezik mezik diyorsanız deyin, eziğim zaten.

    yine bir otelden döndüm. bu sefer yaz mevsimi ama yine de güzeldi. akşamın en güzel şeyi sarı ışığın altında okuyup uykulara dalmaktı.
    karnım tok, buzdolabında soğuk su, ağrım sızı yok, klima ölçülü bir serinlikte, biraz küçük de olsa plazma bir tv, sınırlı sayıda kanal ve üçüncü sınıf bir filmi izlerken uykunun ayak seslerini duymanız...

    bi ezik için cennet bundan daha iyi bir yer değildir sanırım.

    necip fazıl denen şairin eski otel odalarını anlattığı bir şiir vardır , kendi ruh hastası zihniyle berbat bir manzara çiziyordu, bense cenneti buluyorum şimdi.
  • otel odaları yalnızdır ve melankoliktir.
    faruk nafiz çamlıbel'den beri, han duvarları'ndan beri.

    han duvarları

    yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    bir dakika araba yerinde durakladı.
    neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
    gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
    gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
    ulukışla yolundan orta anadolu'ya.
    ilk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
    yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
    gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
    arkada zincirlenen yüksek toros dağları,
    önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
    sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

    ellerim takılırken rüzgârların saçına
    asıldı arabamız bir dağın yamacına.
    her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
    yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
    gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
    serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
    nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
    gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
    ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
    sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
    arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
    tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
    uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
    kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
    uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan;
    geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    karşıda hisar gibi niğde yükseliyordu,
    sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
    bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
    alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
    atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
    toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
    bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
    göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
    her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    gitgide birer ayet gibi derinleştiler
    yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
    yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
    üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
    fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
    aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
    uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
    kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
    birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
    bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
    raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
    "on yıl var ayrıyım kınadağı'ndan
    baba ocağından yar kucağından
    bir çiçek dermeden sevgi bağından
    huduttan hududa atılmışım ben"
    altında da bir tarih: sekiz mart otuz yedi...
    gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
    artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
    araya gitti diye içlenme baharına,
    huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk.
    ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
    arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
    höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
    yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
    bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
    iki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
    geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
    önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
    kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
    gönlümde can verirken köye varmak emeli
    arabacı haykırdı "işte araplıbeli!"
    tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
    biz menzile vararak atları çektik hana.

    bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
    kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
    "gönlümü çekse de yârin hayali
    aşmaya kudretim yetmez cibali
    yolcuyum bir kuru yaprak misali
    rüzgârın önüne katılmışım ben"
    sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
    ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    uzun bir yolculuktan sonra incesu'daydık,
    bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
    "garibim namıma kerem diyorlar
    aslı'mı el almış haram diyorlar
    hastayım derdime verem diyorlar
    maraşlı şeyhoğlu satılmış'ım ben"
    bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    ey maraşlı şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
    arabamız tutarken erciyes'in yolunu:
    "hancı dedim, bildin mi maraşlı şeyhoğlu'nu?"
    gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    dedi:
    "hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
    yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    bizim garip şeyhoğlu buradan geçmemişti...
    gönlümü maraşlı'nın yaktı kara haberi.

    aradan yıllar geçti işte o günden beri
    ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
    çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

    faruk nafiz çamlıbel

    edit :imla
  • evimde kendi yatağımda günün muhasebesini yapmaktan, fi tarihinde yapmış olduğum rezillikleri hatırlayıp gereksiz yere utanmaktan, basireti bağlanmışçasına hadsizlere cevap veremediğim anları hayalimde tekrar canlandırıp kapak niteliğinde lâfları yapıştırmaktan bir sağa bir sola dönmekten ortalama 2 saat uykuya dalamayan ben; ne zaman bir tatile gitsem, deli gibi yüzüp eğlensem de başımı otel odasında yastığa koyar koymaz uykuya dalmak 10 dk yı bulmaz. kaldı ki bunun otel odası ile değil tatil ile ilgili olduğunu düşünüyorum. çünkü bir uyku tulumu içinde kamp yaptığım çadırda bile 10 dk içinde uykuya dalarak deliksiz 9 saat uyumuştum. odamla bir sorunum olabilir mi kendimi sorgulamıyor değilim.
  • her şey kusursuzdur otel odasında.
    ve o kusursuzluğu sağlamak için hiçbir çaba sarf etmeniz gerekmemiştir.

    her yer tertemizdir ve bu temizlik de sizin elinizden çıkmamıştır.
    kirlendikçe de dert teşkil etmez, sabah gelip temizleyecek biri vardır.

    her şey sizin rahatınıza göre planlanmıştır. her şey nerede olması gerekiyorsa oradadır.

    nevresim tertemizdir ve mis gibi kokar. havlular yumuşacık, bembeyaz, banyo standart bir banyonun olamayacağı kadar temizdir. yatak rahattır, fazlasıyla rahat. perdeler kapandığında ışığı içeri sokmayacak kadar kalındır.
    iç ferahlatan bir uyum vardır dekorasyonda. göz yoran, fazla gelen, oraya ait olmayan hiçbir şey yoktur.
    her detay sizin için hazırlanmış ve öylece sizin keyfini sürmenizi beklemektedir sanki.

    yerler tamamen halı kaplıdır ve tarifsiz bir dinginlik sağlar bu mekanda. ayak sesleri bile yoktur huzuru kaçıracak.
    eşyaların her biri, çekmeceler, dolap kapakları, musluk, kapılar, olabildiğince sessiz açılır-kapanır-kullanılır. buzdolabı cızırtısı bile yoktur, içinde acımış sos ve çürümüş reçel bulunmayan mini buzdolabında.

    sarı ışıklar vardır sonra loş, dingin, huzurlu. yatak başlarındakini açınca içerisi dünyanın en huzurlu yerlerinden birine dönüşür. uykuya dalarken makinaya atmanız gereken çamaşırlar, ceyran yapıyor diye kapatmanız gereken kapı pencere, temiz bırakmanız gereken bir mutfak yoktur. uykunuz gelir ve sadece uyursunuz.

    yazın ne kadar serin olması gerekiyorsa o kadar serin, kışın ne kadar sıcak olması gerekiyorsa o kadar sıcaktır. suyun sıcaklığının ayarlanması da gerekmiyordur, saç kurutma makinesi neredeydi diye kendinize kıza kıza dört dönmeniz de. şampuan sabun tuvalet kağıdı hiç bitmez, can sıkmaz. her gün sistematik toplanan bu konforlu odada dağınıklık bile göze batmaz.

    ev gibidir. ama değildir de. güvende hissedersiniz bir kere. sayısız kişi tarafından korunan bir kalede gibi. apartmanın dış kapısı açık kaldı mı, şu komşu iyi insanlar mı gibi gereksiz endişelere yer yoktur. otel odası işte. verdiği konfora göre hep cüzi bulduğum bir miktar karşılığında, rahat huzur ve güven satın alırsınız. hem korku duyurmayacak kadar kalabalık, hem mahremiyete en ufak taciz olmayacak kadar yalnız.

    sabah uyandığınızda sizi bekleyen bir kahvaltı vardır ama hiç yük olmuş hissetmezsiniz. odanızı sizden sonra biri toplayacaktır ama ona da yük olmayacaksınız. aldığınız hiçbir hizmet için endişe duymanız gerekmeyecek. gidip neyi seviyorsanız onu yiyecek ve masayı toplamadan kalkacaksınız. evle ilgili binbir şeyi düşünmeden, sadece üstünüzü giyinip, şahsi eşyalarınızı bir kenara koyup hayata karışacaksınız. dönecekseniz tabii. umarım dönersiniz. otel odalarından ayrılmak hep hüzünlüdür çünkü, cennetten dünyaya geri dönmek gibi gelir insana.
  • sorumluluk yok birçok şeyden de uzaksın bir zahmet huzurlu ol ya da alt+f4 yap kapat gitsin...
  • otel 10 yıldızlı da olsa evinizdeki huzurun yanında devede kulak bile değil adeta devede kıl kalır...
  • zaman boşluğunun verdiği huzurdur.
    yolculuklar da öyledir genelde, dar koltuklarda özgür hisseder insan kendini. özgürdür de esasen, o koltukta yapılabilecekler kısıtlı olmasına rağmen ne istenirse yapılabileceğinin rahatlığı vardır. zamanın kontrolü sizde değildir yol boyunca veya otel odasında. kısaca gerçek boş zamanlardır.
  • insanlar nasıl huzur dolu evlerde yaşıyor da beğenmiyor otel odasını diye düşündürmüştür. oysaki oh tertemiz, aydınlık bir oda, yatağının karşısında televizyon, sabah kahvaltı hazırlama derdin yok kahvaltıdan geliyorsun yatak toplanmış. her madde başlıbaşına huzura giden yoldur bence daha ne olsun. akşam alırsın kitabını yatak başında kitap okuma ışığında hazır. 10 senelik öğrenci evi tecrübesinden sonra huzur artı lükstür tüm bunlar.
  • hissettiğimdir.

    o otel bir de üç yıldızlıysa, hatta bir de odanın camı şehrin görece kalabalık bir ara sokağına bakıyorsa tadından yenmez.