şükela:  tümü | bugün
  • biri için birinin içinde birbiri için birbiriyle debelenen günlerin ayların yılların burun tatağını andıran ve haliyle çokça tiksinti uyandıran posasını dimağın en faça haline işaret parmağı ucuyla sürtüp küflü bir ruhun üstüne çürük aklın kokan yanlarından mamul eprimiş bir minder atıp bağdaş kurarak caddeden öylece gelip geçen insanlara bazen onlara fark ettirmeksizin bazen onların fark etmelerini önemsemeksizin göz sıvıyorum.

    her ne kadar sıcakkanlılığın geldiği manayı bu yaşıma kadar çözememiş olsam da soğuk bir canlı olabilirdik diye geçiriyorum içimden. soğuk bir canlı; misal kabuklu yahut yumuşakcalarla sürüngenler yahut kanatlılarla akraba bir ruh formunu insan denen canlının fiziğine duruşuna düşünüşüne hissedişine içkin bir hale getirmek adına onun içine tepebiliyor tepebilmiş ya da olsaydık şayet şahsım için bazı şeyler daha kolay olurdu sanıyorum. sosyalleşme ihtiyacımızın ne menem bir ihtiyaç olduğunu kişisel çıkarlarla açıklama gafleti bazı önkabullerin kemikleşmiş yapısı ile birleştiğinde başkalarının zihnimize akisi manzara şeklinde oluyor.

    halbuki kadraja aldığım anın bu parçasında algıladığıma başrol verip geri kalanları dekor ve figüran payesine usulca ittirmiş olmasam kareli kısa kollu gömlekli kırmızı kravat takmış ağzında sigarası ile lacivert pantolonunun fermuarına yakın olması gerekenden daha farklı renkte ve kalınlıkta bir kemer geçen kemer köprüsünden sarkan çirkin anahtarlığındaki anahtarlarının ışıltısına sıvadığım gözlerimi -ışıltısıyla sıvanmış gözlerimi ya da tabi ki- bana çevrilmiş gözlerden kaçmak için içime çevirmem bu kadar kolay olmazdı.

    nasıl ki yüksekçe bir yerden baktığımızda aslında gördüğümüz şeyler olan ağaçlar tarlaları denizi kuşları falan tek tek saymıyor da bunların yekununa manzara deyip kendimizce tasnifte kolaylık sağlıyorsak söz konusu sosyallik olduğunda aynı şeyin bizim dışımızdakilerin bize dair fikirleri içinde geçerli olduğunu görürüz. hem manzarayız hem de manzaranın manzarasıyız bu bağlamda.

    soğuk bir canlı olabilirdik. tek başına diğer şeylerle sınırlı ilişkiler kurmaya meyyal bir canlı.insanlık değil meselesi insan olan bir canlı. sosyalliğin tezahürü olan nezaket çıkar hiyerarşi gösteriş gibi bir çok olgunun kişiliğin çeperlerine vura vura yarattığı aşınma böylelikle daha az olurdu sanki.

    yirmiüçhaziranikibinondörtpazartesigününebenzeyengününöğlensuları.
  • bu aralar bazı bazı kendime mahsus kıldığım zamanın bir kısmında paranın el değiştirmedeki kayıtsızlığını iz bırakmazlığını geçiçiliğini her karakteri bükebilir ama karakterinin bükülemez oluşunu ve bunların dayanaklarını düşünerek geçiriyorum. bir şey alıp karşılığında bir şey vermek bana kalırsa hediyeleşmek şeklinde zuhur etmiş yahut o şekilde evrilmiş olsa idi insanı insanın içine çekeceği onu kendisini anlamaya zorlayacağı için her ne kadar zor olsada her tür mübadelenin gerektirdiği ilişkileri alma-verme ilişkilerinden ve bunun standartlarından kurtaracağı için belki daha kullanışlı olurdu.

    ilişki kurduğumuz için sosyalleşmiyor da sosyal bir canlı olduğumuz için ilişki kurmaya meyil ediyor ve ilişki ile beslenen bir hale geliyor isek bunun paranın araçsallığına benzeyen yanını anlamamız daha kolay olur. bir sosyal ilişkinin hele hele türe ait dürtüler temelli bir sosyal ilişkinin zeminini paranın zeminine çekmek insan türünün kendisine attığı kazık gibi geliyor bana. birinin birini sevmesi için birine bir şey vermesi gerekiyor ise bunun kendi sevgisinden başka bir şey olmayacağını görmeyerek bunu miras alınmış bir hegomanya kırbacı ile diğerinin düşünme biçimini kırbaçlayarak alması yahut buna razı olunmasının mantığı eni sonu nihayetinde sadece ve sadece fanilikle açıklanabilinir.tıpkı hegomanyanın kendi sürdürülebilirliğinin bununla açıklanabileceği gibi.

    ne iş yapıyor isek yapalım satabileceğimiz şeyleri kolaydan zora doğru bir sıralamaya tabi tutarak üzerimize giyinip öyle sosyal mübadeleler içine giriyoruz. cinsiyetimiz eğitimimiz başkalarının kafasının içinde kendimizi layık gördüğümüz rol ve statüleri böyle elde ediyor böyle savunuyoruz. insan pazarında satabileceği en kolay şeyi bedeni olan biri ile satabileceği tek şeyi bedeni olan birinin arasındaki benzerlik ikisininde sattığı şeyi değersizleştirmeye yaptığı katkıdır. fahişe seksi değersizleştiriyor değilde önemsizleştiriyor olsa idi işçi misal emeği değersizleştiriyor değil de önemsizleştiriyor olsa idi yüzde doksanı kültürel bir kurmaca olan insanın hayatı paranın belirlediği ilişki biçimleri altında bu kadar inlemezdi.

    hemhal olduğunuz bedeni sizden istenip beklendiği gibi organ yığını olarak telakki ediyorsanız ya da böyle düşündüğünüz halde bu farkedilmesin diye uğraşıp duruyorsanız yaptığınız işlerin geldiği anlam sizin tarafınızdan belirleniyor değildir muhtemelen.

    fark vaaar..sığırlarla aramızda kocamaan bir fark var.
  • geçen tanıdıklarımdan biri güvenilecek erkek kalmadığından evlilik kararı veremediğini söylediğinde bazı erkeklerin ben güvenilir erkeğim alt metniyle asıl kadınlara güven kalmadığından erkeklerin evlilikten kaçtığını söylemeleri üzerine sonradan kendimle kendimden doğru kendim için kalıp düşündüğümde evliliğin aslında kadın ve erkeğin birey olarak kendi aralarında ve birleşmiş bir şey olarak da dahil oldukları toplumsal yapıyla yaptıkları çok taraflı bir sözleşme olduğu ve her sözleşmenin ayaklarının altında ise güven değil aslında güvensizlik olduğunu ama insanların daha çok buna güvence demeye meyyal oldukları kanaatine vardım.

    güven duygusunun gönüllü bir teslimiyetle ilişkili olduğu gerçeğini kendi bilme kabiliyetimizin manevra alanı dışına çıkarmakla dahil olduğumuz o ahenk hani aslında tehlikeli olduğunu bildiğimiz ama henüz yeterince yakın olmayan bir tehlike ile içten içe kurduğumuz temaşaya benzer biraz. güven duygusu et ise teslim olabilirim patatestir bir yemekte. etin pişirilmesi bir aşamaya gelmeden patates yemeğe dahil olamaz. her şey pişme süresi sırasına göre cereyan ediyor insan ruhunda da yemeğe benzer biçimde.

    birine kayıtsız teslimiyet alışkanlığa giden yolun kenarında güven ağaçlarının kah heybetine kah görkemine kanmaya teşne bir ruhun kolaycılığı ise şayet bu kolaycılıkla onarılan şey bakış ezikliklerimizin görüş bulanıklıklarımızın kendisi değil belirtileri oluyor gerçekte. söz konusu kadın erkek ilişkileri olduğunda cinsel dürtülerin tazyiki altında korozyona uğrayan muhayyile sebep sonuç ilişkisinden yer yer özerkliğini yer yer demokratik özerk cumhuriyetliğini ve hatta bazen tam bağımsızlığını ilan edebiliyor ne yazık ki. güven duygusunun neredeyse tüm memeliler için öncelikle kendini kendi gurubundan olanlara karşı korumak için deneme yanılma yoluyla ve güç ilişkileri aracılığıyla oluşmuş bir güvensizlik hukuku olduğunu sanıyorum böyle böyle gözden kaçırıyoruz.

    herkesin hiç kimseye güvenmediği ama hiç kimsenin ise herkese duyduğu güvenden şüphe etmediği bir ikiyüzlülük kim bilir ne zamandan beri insan ruhunda kana karışmış dışkı gibi dolanıyor dolanıyor dolanıyor...
  • bazen şey oluyor; bir sesin tınısı o sesle anlatılanın kendisinden daha önemli...

    bazen de hani bir yere girersiniz misal lokanta bekleme salonu ya da başka bir yer işte... orada her hangi birinin varlığı sizinle teması olmasa bile size kendinizi dingin devingen neşeli sinik yahut farklı ruh hallerine sevk eder ya hani işte öyle zamanlarda neden böyle oluyor diye düşünmek insanın kendini önemsizleştirdiği bir şeye dönüşüyor.

    öyle galiba sanki yani şimdi falan...
  • sevgili günlük;

    bugün de çeşitli intihar yöntemleri araştırdım, ama hala cesaretimi toplayamadım.

    sevgiler; otuzlu yaşlarındaki erkek.
  • az evvel telefonum çalmasa şimdi yazacaklarım belki hiç olmayacaktı.

    ağzının aralığından gpembeliği görülen kahve ve çikolata ile sakatlanmış dili, sigara kokusu sinmiş nefesinin altına bir yatak gibi uzanmış üzerine layık olduğunu düşündüğü bir dili kendine nevresim yapmak için karanlıkta el yordamıyla yol almaya çalışan biri gibi ağzımın içine girmeye çalışıyordu. saçlarını yüzümde hissetmiştim. teninin hamallığını yaptığı içine rüzgar doğranmış deniz kokusu halen daha taze zihnimde. bilmiyorum belki insanın sadece önüne ya da sadece arkasına bakmaya yatkın olduğu gençlik yahut yaşlılığın zapturaptından kendini kurtarmış bir rasyonellik kuşanarak kendini terbiye etmeye çalışmasından bir kaçıştı sadece yaptığı belki sadece birbirimiz için kendi derimizi kalınlaştırmaya yarayan paslanmış yanlarımızı parıldatacak birer kurbandık. gerçekten de ben kimdim o kimdi adını bile bilmediğimiz o otel odasında o gün ne işimiz vardı şimdi şimdi düşünüyorum.

    bildiğimin kendisini bilmenin dışında bunu bildiğimi de bildiğim için çok iyi biliyorum ki bende uyandırdığı his aslında ruhumda bıraktığı izden ileri geliyordu. sözcükler et anlamları kemik ise şayet o sözcükleri ayakları ile çiğneyerek anlamları ise dimağıma mütemadiyen inen bir gürz gibi kullanarak mülahazaya akseden habis bir ur gibi bünyemde yayılmaya meylediyor, o böyle yaptıkça ben şaşkınlık ve korkuyla anlama çabamı harakete geçiren bugün bile tam olarak çözemediğim garip bir tuhaflığın her veçhesini derinlerimde hissediyor bu hissedişin bir sonucu olarak ise böyle durumlarda hakkını vererek yapabildiğim tek şey olan alaycı bir gülümseyi ağzımın kenarına özenle iliştirmek için çaba gösteriyordum. böyle yapmasam daha önceki tecrübelerimden biliyordum ki kendimi doğrultmam mümkün olmazdı ama böyle yapıyorum diye kendime olan saygımı onun karşında ayakta tutabileceğim anlamına da kesinlikle gelmiyordu bu elbet.

    kapı efektinin eşlik ettiği bir siktir git nidasından az önceydi. ikimizde susmuştuk. hadi yine sikişelim dedi. hayır dedim. o zaman sen beni sik ben de isteşliğin işini göreyim dedi. gerçekte istediğin bu değil dedim gerçekte istediğinin ne olduğunun sikimde olmadığı gerçeğinin farkında olarak. zira gerçekte sadakatin tercihi olmayanlarca kabul gören bir erdem olduğunu ikimizde biliyorduk. dünya üzerinde üç milyarda bir şansımızın olduğu bir gerçekliğe rağmen insanın eşini bulduğunu veya bulabileceğini sanması ikimizede saçma geliyordu. ancak insanın insana çarparak ona değerek onun ağzının içinden bacaklarının arasından kalçarından içeri girerek ya da öpüp ısırarak kirlendiği gerçeğine de başkasıyla kurulan niteliği ne olursa olsun her tür ilişkininde temizlik vaadetmediği gerçeğine de vakıftık ikimizde. sanırım bundandı rahatlığım suratıma kapanmış kapıya doğru yöneldiğimde.

    o gitti. elbiselerimi araken dağınık yatağa ilişen gözlerimin soluğunu ve inlemelerini aklıma perçinlediğini hissettim. giyinip çıktım. aradan bir ay geçti. şimdi sabahın bu saatinde telefon çalıyor 7.kez.

    diyeceğim odur ki siktir ettiğiniz birini gerçekten siktir edememişseniz siklenmemeniz sizi yaralamasın çünkü bazıları beden değil ruh sikmeyi sever ve bazıları aslında bunu sadece böyle olmaması için uğraşırken öğrenmiştir.
  • düşündüğümüzü düşünebilme yoluyla zihnin kendisini onun işleyeşinden ayırt edebiliyor oluşumuz; gözüme en az ölçütü para olan şeylerin bir değere edere kıymete değil bilakis bir değersizleşmeye vurgu olması kadar ilginç görünüyor.

    kendimize şunu sormalıyız belki; kulandığımız nesneler giderek mükemmelleşirken insanın kendi yarattığı bu nesneler karşısındaki zavallılığı nesneye mi özneye mi ait bir kusur?

    o değilde fotokopi cihazları ne kadar zamandır bu kadar pahalı ve bu kadar komplike hale geldi la niye uyandırmadınız allahsızlar.