şükela:  tümü | bugün
  • eurosport türkiyenin en genç spikerlerinden. kadroya yeni katılmasına rağmen kısa zamanda kayakla atlamayı onur salman gibi bir devin elinden alarak yükü sırtlandı. bazı zamanlarda tenis, futbol, serbest stil kayak ve bilimum sporlarda sesini duymak mümkün
  • başarılı spikerliğinden dem vurup da kaliteli yazarlığından bahsetmemek olmaz. ülkemizdeki en kaliteli kayakla atlama kaynağında, yayınlarda paylaştıklarını ve daha da fazlasını bu spora gönül verenlerle buluşturuyor.
  • sporx iddaa'da başarılı tahminleriyle dikkat çekiyor. (sayesinde kazandık biraz, finlandiya ligi ve almanya ikinci ligi'ni yorumluyor.)

    onun dışında ses tonu gayet iyi olmakla beraber anlattığı spora hakim bir görüntü çizen spikerdir.
  • eurosport türkiye'nin esprili spikeri. twitter'da yazdıklarıyla çok güldürür ve sempati uyandırır. kayakla atlama sporunu genelde kendisi sunar. onun dışında başka sporlarda da duyarız adını bazen.
  • ıssız adaya gitsem yanımda götürceğim 3 kişiden biri. diğeri caner eler ve erman yaşar tabisi. ama benle gelmezler tabi lan ne işi var adamların.
  • sanırım iki hafta önce canlı yayında anders jacobsen'nin çok kötü bir atlayışı sonrası "evet bu sıralar pek havada duramıyor şahitleri var" dedikten sonra "anders bey napıyorsunuz?" diyip ekran başında kahkahalar attırmıştır.

    nereden aklına geldi be adam?
  • socrates dergisine emek veren ekibin içinde yer almaktadır.
  • tanımam etmem. ama muhtemelen tanısam severim.

    spor yapmayan ve hiç de yapmamış biri olarak, socrates dergi'yi neden her ay alıp satır satır okuduğumu izah edebileceğimi sanmıyorum. ama böyle bir gerçek var. izahı yok gibiyse de, aslında o da var. hissediyorum ama anlatamıyorum.

    her neyse. ağır ceza duruşmasından yeni geldim, aşırı yorgun ve üstelik hastayım. ozan bey affetsin, aslında yazma işlerinde fena değilimdir ama halim yok. konuya gireyim.

    bir ara dağcılığa ve kaya tırmanışına merak sardım.
    çok da severek başlamıştım, devam etsem bayılırdım muhtemelen, ama hayatımda istemediğim insanlarla aynı çevrede olmamı gerektirmeye başlamıştı bu. devam etmedim.

    trekkingden yürüdüm, ondan da acayip hoşlandım, ama muhtelif sebeplerden (bildiğin tembellik) o da atıl kaldı.

    2015'in sonunda spor salonuna başladım. pilates, aerobik, fitness, ne bulursam yapıyorum. bir yandan da "baharda bu salon beni kesin basar, bisiklet alayım da dışarıda olayım ben en iyisi" diye düşünüyorum. bisikleti henüz almadım ama vadesi geldi artık onun, bu ay içinde almış olurum. kış dışında bir mevsimi kapalı mekanda geçirebileceğimi sanmıyorum.

    bu salon işi çıkınca, "toplu" sporlara kendini bildi bileli zaafı olan biri (mealen) demişti ki bana, "maç yapılmayan, topsuz takımsız sporlar bana anlamsız geliyor."

    toptan takımdan emin değilim ama maç dediğinden emin gibiyim. ya da ondan da değilim tam hatırlamıyorum ama böyle bir şeydi.

    ve bu söylemiyle birlikte, benim "teyze ruhumla" da eğlenmişti epey. gerekçesi de step dersini "ay uğraşamicam, zaten yüksek müzik sevmiyorum ve zaten beceriksiz biriyim, hoca - tempo - müzik - hareketi anlamak - ay yönetemiyorum ben bunu ruhum daralıyor." diyerek bırakmış olmamdı. kararımın arkasındayım o ayrı.

    çünkü ben hareket ederken "kendi kendine" olmayı seven biriyim. hareketimin amacı zaten dünyadan veya dünyamdan uzaklaşmak, kendime dönmek, belirli bir zamanı etrafımı düşünmeden sadece aklıma eseni takip ederek geçirebilmek ve böyle şeyler. ekip çalışmasına da zaten tam olarak bu yüzden hiçbir zaman yatkın olmadım, beni benimle bırak çalışırken, başka bir şey istemem hayatta kalırken...

    konuyu ozan bey'e bağlayan ise, socrates'in ilk sayısında yazdığı fakat benim daha şimdi okuduğum koşu yazısı.

    ben koşmuyorum ama bunu trekking diye okuyabilirdim pekala - veya salonda yapılan "rekabetsiz" bir şeyler, olmadı bisiklet vesaire...

    "koşarken sadece kulağınızdaki müziği ve etrafınızda aslında sizin için hiçbir şey ifade etmeyen şeyleri hissediyorsunuz. biraz bilinç kaybı gibi. ya da koşmak için ayırdığınız sürede farklı bir bilince ulaşıyorsunuz diyeyim. benim hoşuma giden de bu; günlük bilincin yitimi, çok ufak bir zaman için de olsa farklı bir boyuta geçiş, kim olduğunu, neler yaptığını ve yapabileceğini gözden geçirmek... koşarken birkaç gün önce yaşadığınız ve kaybettiğiniz tartışmayı kazanabiliyorsunuz, 10 sene sonraki halinizi hayal edip onu yaşayabiliyorsunuz ya da en basiti, her şey yolundaymış gibi düşünebiliyorsunuz."

    benim hayatımı yaşama şeklimi özet geçen paragraftır ahah

    kafamı bir rekabete odaklamak, o enerjiyi ziyan etmek gibi geliyor bana. çünkü işin içinde başkası olunca hedefler şaşıyor, bir hareketi doğru düzgün yapmaktan ziyade "o kişiden" daha doğru düzgün yapmakla uğraşır oluyorsunuz. ne kadar saçmalarsanız saçmalayın, zafer sizinse gerisini takan pek olmuyor. bütün sporu ve rekabeti sıfıra indirgemek gibi bir amacım ve kastım asla olmamakla birlikte; hayatı ve zevki bunun üzerinden kurgulamak, varoluşun altını oymak olmuyor mu?

    yahu yemek yaparken bile kendimi böyle hissetmenin peşindeyim ben, dilekçe yazarken, adliyede duruşma beklerken, ne bileyim, entry'lerde saçmalarken bile böyleyim. ben paralel evrende değilim paralel evren benim içimde ahah

    hep söylediğim bir şeydir, sevdiğim her şeyi yapamıyorum ama yaptığım her şeyi seviyorum ben.

    çünkü bir işi yaparken, bir noktada "kendine dönük" olmak zorundasın. kendinle irtibatı koparmadan, "bu kim ya napıyor bu?" demeden, kendini telefonlara çıkmama "lüksünden" mahrum bırakmadan, kendi kafa yorgunluğuna önce kendin saygı duyarak yaşamak zorundasın.

    "yalnız kalmanın zaman zaman ihtiyaç olmasından öte, bazı insanlar için yaşam biçimi olabileceği çok aklımıza gelmiyor."

    eskiden benim de gelmezdi.

    meğer derya içreymişim de deryayı bilmezmişim.