şükela:  tümü | bugün
  • temel savunma mekanizmalarından biri...
    psikoloji kitaplarındaki tam tanımıyla; birey kendinde bulunan özellikleri özenilir bulmadığı zaman, kendisi olmaktan çıkıp, istediği özelliklere sahip başka biriymiş gibi kendini algılamaya ve davranmaya başlar...
    kendisini bir başkasının yerine koyma ve davranma eğilimine, özdeslesme denir...
    (bkz: identification)
  • insanın bir diğer insan ya da içinde bulunduğu topluluk ile arasında ortak yanlar bulup, ona veya onlara benzemesine veya benzemeye çalışmasına denir.
  • film izlerken esaskızla esasoğlanın birbirlerine aşık olmalarını, o da olmadı en azından yiyişmelerini falan istemektir. ekrandaki oyuncuyla izleyen arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. brecht amca bu durumu kafaya takıp y efektiydi, epik tiyatroydu derken tiyatroyu farklı mecralara sürüklemiştir. daha sonra sinemada da kullanılmıştır bu y efekti. dövüş kulübü nde tyler ın ekrana dönüp konuşması vs. hep budur. lezizdir.
  • (bkz: özdeşim)
  • (bugün entry girmeyecektim ama düşündükçe rahatsız oluyorum, yazmazsam çatliiciim...)

    avukatlar açısından,

    - gerek `havana kuralları`
    - gerekse türkiye barolar birliği'nin bildirdiği avukatlık meslek kuralları bakımından yasaklanmış olan durum.

    özdeşleme yasağı özetle şudur, sen bir avukat olarak müvekkilinin yerine geçemezsin. vekilsen vekilliğini bilirsin. dava konusu olan menfaat sana ait olamaz, o tamamen müvekkilinin menfaatidir. senin o davadan kazanacağın para aslında tamamen müvekkilinin parasıdır. aranızdaki "dava konusunun yüzde 15'i" gibi olan sözleşme başka bir şeydir. sen davayı kazandığında tahsilatı müvekkilin adına yaparsın, atıyorum yüz bin liralık icra takibini "85bini müvekkil 15bini benim için" diye açmazsın ve bunun sebebi de budur.

    bu kadar şeyi neden anlatıyorum...

    eğer dava konusu bir arazinin mülkiyetiyse mesela, müvekkilinle "araziyi kazanınca yarısını alırım" gibi bir anlaşma yapmamalısın. özdeşleşme yasağına aykırıdır.

    müvekkilin eğer bir şirketse, savunduğun şirkete ortak olman da bu kapsamdadır. çünkü orada artık vekil değil asil olursun, müvekkilinle özdeş olursun. olmamalısın. bunu yapan haddinden fazla avukat var biliyorum salak değilim. ama ona bakarsan, biz ücretlilerin tamamının maaşı asgari ücret gösteriliyor, herkes yapıyor diye bu da mı doğrudur?

    bunu yaparsan bağımsız olmazsın. avukat olursun, ama hukukçu olmazsın. çok para kazanırsın, ama çok "sevmeyen" de edinirsin.
    kişisel menfaatin, meslek etiğinin önüne geçer. yanlış olur. meslekle kişisel menfaat o kadar da alakasız şeyler değil bunu da biliyorum, hala salak değilim. ama 3 gün önce "hukukçu" olarak çizdiğin portreyi, birden "sadece avukat" olarak değiştirirsen, işte böyle sakız olursun milletin ağzına. bunu bir meslektaşın olarak söylüyorum.

    sen de haklısın, ekmek parası bunlar. kimse bu yüzden hiçkimseyi suçlayamaz.
    ama o ekmeğin parasının kimlerden geldiğini unutmamak lazım.
  • "...
    "hayatım roman" sözü, olsa olsa (dilimizde kullanılan yanlış anlamında) arabesk bir roman anlayışını dile getiriyordur. çünkü hiçbir yaşam roman değildir. ama her büyük roman bir yaşamdır, birden fazla yaşamdır. her şeyden önce, bir "roman-yaşam"dır. okurun, herhangi bir romanda geçen olaylarla kendi yaşamını, kimi roman kişileriyle kendi kişiliğini özdeşleştirmesi olanaksızdır. romancı, düşsel bir okura onun yaşamını sunmaz, kendi kurduğu bir dünyayı sunar. roman dünyasıdır bu. ya da, benim için bir oyun yazarından çok, büyük bir romancı olan shakespeare'in ünlü deyişiyle, "sözcüklerin, sözcüklerin..." dünyasıdır.
    a. romanında kendimi buldum
    b. öyküsü benim öyküm
    c. şiiri benim duygularımı aynen dile getiriyor.
    d. oyunundaki kişi tıpkı ben.
    örneği özdeşleşmeler, sanat yapıtıyla, "alıcısı"; günümüzün moda deyimiyle "gönderen ile gönderilen" arasındaki bir aldanmadan başka bir şey değildir.
    ben, bana, beni anlatan bir sanat yapıtının peşinde olamam. tam tersine, bana, belki bende olduğu halde bilmediğim, bilincine varamadığım, duyumsayamadığım, ayrımsayamadığım "şeyleri" duyumsamak, ayrımsamak, bilincine varmak için okurum yazınsal bir yapıtı. yalnız yazınsal yapıta değil, bir resme de öyle bakarım. karşımdaki çıplağa, manzaraya, nature-morte'a, ressamın dünyasının bana sunduğu o yepyeni dünyayı keşfetmek için bakıyorum. modigliani'nin resimlerini, uzun boyunlu kadınları sevdiğim için sevmiyorum, ne de soutine'in etlerini, kasap ya da etobur olduğum için. dali'nin gerçeküstü resimleri hiç de benim düşlerimin resimleri değil. ne de başkalarının. picasso ya da braque'ın kübist resimleri, bu resimlerden önce bilmediğim bir dünyayı seriyor gözlerimin önüne. tablo, ayna olmadığı için değil (tablonun ayna olmadığını, resim sanatı üzerine azbuçuk kafa yormuş herkes bilir); ayna, her yaratıcı elde, değişik bir görüntü verdiği için.

    (...)

    seni seviyorum.
    ölüsü önünde kırk gün kırk gece ağladım.
    günler nasıl geçiyor, geceler nasıl parmaklıklar arasında.
    umudu yaşatmak gerek...
    türü dizeler, okurun paylaşacağı duygular, düşünceler, inançlar olamaz mı?
    hiç kuşkusuz olur. çünkü herkes, seni seviyorum, demiştir ya da demek ister. çünkü bazı kişiler için bir ölü, önünde kırk gün kırk gece ağlanacak bir ölüdür.
    ve hiç kuşkusuz umudu yaşatmak gerektir.
    ama bunlar, bilinen şeylerdir; yazarla, ozanla okuyucunun özdeşleşmesi değildir. özdeşleşme, bu anlamda, okurun yazardan beklediğini bulmasıdır. oysa, yazar, okuyucuya beklediğini değil, bilmediğini; ayrımsadığını değil, ayrımsamadığını sunar. çünkü sanatçının işlevi bekleneni, bilineni sunmak değil, bilinmeyenden, karanlıktan bir şeyler koparmaktır, bilineni, görüneni yinelemek değil.
    sanatçı yeni bir dünya yaratır. renklerle, biçimlerle ya da sözcüklerle şaşırtır. bu şaşkınlık içinde okur, dinleyici ya da seyirci yepyeni bir dünya keşfeder. bu "keşif" christoph colomb'un amerika'yı keşfinden daha az heyecanlı değildir. çünkü her iki örnekte de varolduğu halde bilinmeyen bir dünya keşfediliyordur.
    bu dünya ile özdeşleşmenin ise, ilk aşamada, olanağı yoktur. colomb, hindistan'a gideyim derken amerika'ya ayak basmıştır. okur için de durum budur. bir yapıta (bu yapıt, ister yazınsal bir yapıt, şiir, öykü, roman olsun; ister görsel bir yapıt; ister bir müzik yapıtı) bir bilinmeze yolculuk gibi yaklaşılır. yol aldıkça bunlar ayrımsanmaya başlar. sonunda ise, o yapıtta kendimizi bulmaktan çok benliğimizin, kişiliğimizin, yaşam deneylerimizin, anılar birikimimizin küçük paarçacıklarını buluruz
    .
    siz siz olun, hiçbir sanat yapıtıyla, hiçbir roman kişisiyle, hiçbir şiirle özdeşleşmeyin. yoksa hindistan'a doğru yola çıkar ve... hindistan'a varırsınız.
    ..."

    ferit edgü

    şimdi saat kaç / yky / 1.b, ağustos 2003 / s.56-59
  • "bir diğer insana duygusal bağlılığın ilk belirtisidir."* aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. şöyle ki oral dönemdeki zayıf öznenin bağımlı olduğu ötekiden* algıladığı niteliklere (en başta şiddet) sahip olmayı amaçlar. böylece yeni oluşmakta olan narsisizmi korur. burada öldürmeye yol açan nefret ile kurbanın niteliklerini içselleştirmeye ve yutmaya yol açan aşk ve hayranlık bir aradadır. bu sadik-oral dönemin özelliğidir. freud'un totem ve tabu'su bu konuda eşsiz bir kaynaktır. özellikle, oğulların babalarını öldürdükten sonra yemelerini güç ve erkin niteliklerini özümseme arzusuna bağladığı ilk kavim miti.
  • özdeşleştiğimizin içine çekilerek onun gerçek doğasına karşı körleşiriz. böylesi bir ilişkinin boşluksuzluğundan baş dönmesi hissi doğar. tıpkı bir gökdelenin dibine kadar yaklaşıp kafamızı onun son katını görebilmek için kaldırmayı denediğimizde yaşamamız muhtemel olan baş dönmesi gibi...mesafesizlik yüzünden gökyüzüyle gökdelen birleşir ve onun bitiş çizgisi ayrımsızlaşır.

    özdeşleşmenin yutuculuğundan kurtulmak için mesafe kozunu kullanmanın sahiden işe yarayacağını zannetmiyorum. çekici olandan uzak kalma çabasında zorlantılı bir yapaylık vardır. onda varolan ve beni yutacak kadar yoğun bir enerjiye sahip olan karanlık gücün ne olduğunu keşfederek ondan çekip alamazsam o şeyi, kendimi ondan uzaklaştırmam hiçbir işe yaramayacaktır uzun vadede. onda, ondan fazla olan o gücü atfeden bensem ona, ondan uzaklaşmam anlamsız olacaktır çünkü başka bir ilişkide aynı karanlık gücü başka birine atfederek bu defa onun esiri haline gelişimle yinelenecektir döngü.

    tanımlanmaya gelmediği için üçüncü tekil şahıs ifadeleriyle yerini doldurduğum şeyi keşfedebildiğimizde/içselleştirebildiğimizde, özdeşleşmenin yolaçtığı hayranlık/baş dönmesi/yutulma gibi kör edici yakınlıklar da berrak bir dünya algısına bırakabilecektir yerlerini yavaş yavaş. bakışımızın odağında dünyaya yer açılması için bakmaktan gözlerimizi alamadığımız tüm o gizemli nesnelerle ilişkimizin tuzak öğelerine bir daha bakmamız gerekiyor.
  • (bkz: özdeşleyim)