şükela:  tümü | bugün
  • muhtemelen yunanistan dışişleri bakanlığı bile, bu sorunları bu kadar sığ, art niyetli ve sinsi bir bakış açısıyla özetlemezdi. ben konuyu gündeme taşıyan saçma sapan yazının özetini yapayım: "yunanistan, atatürk sağ iken, tek taraflı olarak karasuları ve havasahasını genişlettiğini ilan etti, türkiye (aslında atatürk demeye getiriyor) buna itiraz etmedi. demek ki yunanistan haklı, atatürk hatalı." hatta bir başka entry'de de dalga geçer gibi "atatürk her şeyi gören gözleriyle böyle şeylere nasıl izin vermiş?" şeklinde bir soru sorulmuş. biraz izan lazım.

    1930'lar diye gevelemeyin. yunanistan'ın tek taraflı olarak 3 mili 6 mile çıkarmasının hiçbir anlamı yok. zira bugün geçerli düzenlemeye göre yunanistan'ın zaten 12 mile çıkarma hakkı bulunmaktadır (fır hattı da yani hava sınırı da buna bağlıdır). isterse 20 mile çıkarsın. sorunun kaynağı 12 mil değil adaların statüsüdür. yunanistan, 12 mil sayesinde değil, ege denizinde suyun üstünde görünen her toprak parçasının karasu ve kıta sahanlığına dahil edilmesi teziyle ilerlemektedir. ezcümle yunanistan'ın tezi, ülkenin bir takımada devlet olduğu şeklindedir. aşağıda tarihsel süreç içinde konunun ana hatları mevcut.

    1. kıta sahanlığı konusu ilk kez cenevre konferansı'nda gündeme gelmiştir ve truman doktrini çerçevesinde abd bakış açısıyla tartışılmıştır. yunanistan, 1958 cenevre sözleşmesi'nin 1. ve 2. maddelerine dayanarak, kıta sahanlığını genişletmek istemektedir. ancak 1. ve 2. maddeler özel durumları içermez, genel bir tanım yapar. özel durum, yani komşu devletler ve bir denize karşılıklı sahili olan komşu devletler arasındaki durumu 6. madde düzenler.

    maddeleri orijinal haliyle türkçe bulamadım, dışişleri'nde de yok. birleşmiş milletler'in sitesinden ingilizce kaynağı çeviriyorum. madde 6. aynı kıta sahanlığının, kıyıları birbirine karşıt iki ya da daha fazla devletin topraklarına komşu olması halinde (yani tam olarak bizim durumumuz), kıta sahanlığının sınırı iki devlet arasındaki anlaşmayla belirlenecektir. anlaşma olmaması halinde, özel koşullar bir başka sınır çizgisini haklı kılmıyorsa, iki devlete eşit uzaklıktaki medyan çizgi sınır kabul edilir. aslında olması gereken çizgi karadeniz'deki diğer devletlerle aramızdaki sınır çizgisi gibi olmalıydı (haritaları aldığım web siteleriyle bir ilgim yok, ilk denk geleni ekledim). ancak arada adalar olduğu için karadeniz'deki gibi bir sınır belirleme imkanı pek yok. dolayısıyla konunun tek çözümü yunanistan ve türkiye'nin bm arabulucuğunda masaya oturup nihai çözümde anlaşması. ama her iki taraf da bu konuyu siyasi rant aracı yaptığı için bu pek mümkün değil şimdilik.

    2. kıta sahanlığı meselesi 70'lerde yunanistan'ın türkiye'nin akdeniz'de arama yapmasını engellemek için gürültü koparmasıyla hortladı. türkiye'yi adalet divanı'na şikayet edip her iki ülkenin de imza koyduğu ve 1928'de imzalanan genel sened çerçevesinde adım atılmasını istediler. yunanistan'a göre türkiye, yunan kıta sahanlığında arama faaliyeti yapıyordu.

    türk tarafının tezi ise 1928 tarihli senedin yürürlükte olmaması nedeniyle bu şikayetin geçersizliği üzerineydi (ki bu teyit edildi çünkü sened milletler cemiyeti'nin yetki alanındaydı ama milletler cemiyeti feshedilmişti - yerine birleşmiş milletler kuruldu). ancak sened yürürlükte olsa bile, yunanistan senedi imzalarken "ülke statüsü" ile ilgili ihtilafların divanın yetkisi dışında kalması gerektiğine dair şerh koyarak imzalamıştı. dolayısıyla bu konuda adalet divanı'nı tanımıyordu zaten.

    yani bu konuların ülkeler tarafından dünya çapında ilk kez etraflıca konuşulduğu cenevre konferansı'na kadar yunanistan konuları tamamen tek taraflı ve kafasına göre ele alıp kendi kendine gelin güvey olmuştur. o yüzden 30 yıl türkiye ses çıkarmamış, 40 yıl ses çıkarmamış gibi yorumlar art niyetten başka bir şey ifade etmez. 1928 genel senedi konusunda madde madde ayrıntılı bir açıklama için akademik kaynak arayanlar buyursun.

    3. bu arada türkiye ve yunanistan arasında 1930 yılında "dostluk, tarafsızlık, uzlaştırma ve hakemlik antlaşması" imzalanmıştır. bu anlaşma teknik olarak bugün de geçerli ancak daha kapsamlı hükümler getiren nato üyeliği sonrası fiilen geçersiz. bu anlaşmaya göre 1930'dan sonra ortaya çıkacak tüm uzlaşmazlıklar diplomatik kanallardan çözülecek, çözülemezse uzlaştırma komisyonu ve arabulucukla çözülecek. dolayısıyla saçma sapan suçlamalarla türkiye pasif kaldı gak guk etmeye gerek yok.

    4. madde 1'den hareketle karasuları meselesi. yukarıdaki altıncı maddede bulunan "özel koşullar bir başka sınır çizgisini haklı kılmıyorsa" ifadesi, yunanistan'ın can simidi olarak sarıldığı adalar, adacıklar ve kayalıkların statüsünü önemli kılıyor.

    burada önemli olan karasularının kaç mile çıktığı değil, adalar, adacıklar ve kayalıkların kime ait olduğu ve statüsüdür. yunanistan, denizdeki her tür coğrafi formasyonu kendi karasularına dahil olan ve kıta sahanlığı olan bir toprak parçası olarak tanımlamaya çalışıp türkiye'yi akdeniz'e çıkışı olmayan bir ülke haline getirmeye çalışıyor. ancak bunun atatürk'le falan bir ilgisi yok. lozan'da bu konu isim isim adalar sayılarak düzenlenmiş ve tanzim edilmiştir.

    bakalım sorunun kaynağı neymiş? türk tarih kurumu'nun sitesinden tam metnine ulaşabileceğimiz lozan anlaşmanın 12, 13, 14 ve 15. maddeleri adalarla ilgilidir. 12. maddede, 1912 uşi antlaşmasıyla elimizden çıkan adalar isim isim sayılıp 1913 londra antlaşması ve 1914 atina antlaşmasına göre (yani hangi dönem? osmanlı devleti?) osmanlı tarafından kesinleştirilen yunanistan'ın hakimiyeti yeniden tanınmıştır. (bu arada 1829'da yunanistan bağımsızlık kazanınca ilk adalar verilmeye başlandı - edirne anlaşması ve 1832 düzenlemesi)

    madde 15'te, yine tek tek isimleri sayılarak, italya tarafından alınmış olan ve (osmanlı tarafından antlaşmayla tanınan) adalarla ilgili türkiye hak iddia etmeyeceğini italya lehine tasdikler.

    bazı hükümetler tarafından adeta karşı tarafa koz verircesine en çok çarpıtılan madde 16'da da türkiye'nin anlaşma çerçevesinde kendi hükümdarlığına bırakılan adalar dışındaki adalarda hak iddia etmeyeceğini tasdik eder. hakkında hükme varılmamış geri kalan adaların kaderine daha sonra karar verilecektir diye de bir ifade yer alır. isim isim sayılıp yunanistan'a ve türkiye'ye verilen adalar ve bunlara bağlı adacık ve kayalıklar genel toplamın küçük bir kısmı. işte yunanistan, geri kalan adaları ve diğer toprak parçalarını hakkında bir anlaşmaya varılmamasına rağmen işgal etmektedir. ege'de 2000'den fazla ada, adacık ve kayalık var. haliyle yunanistan haklarında karara varılmamış tüm toprakları kendine ait gördüğü için ortaya saçma bir durum çıkıyor.

    5. burada kritik önemde bir konu adaların karasuyuna ve kıta sahanlığına sahip olup olamayacağı. yunanistan 1958 cenevre sözleşmesi'nin (antlaşma değil), 1. ve 2. maddesine göre kafasına göre takılmak istiyordu. ancak birleşmiş milletler'in deniz hukuku yeni bir tanım yapıyor. yunanistan, adaları takımada statüsünde tanımlıyor ve buna göre, kısım 2, bölüm 1, madde 2'ye göre "sahildar devletin egemenliği, kara ülkesinin ve iç sularının ötesinde ve bir takımada devleti sözkonusu olduğunda, takımada sularının ötesinde karasuları denilen bir bitişik deniz bölgesine kadar uzanır" (s. 2). yani onca adanın, adacığın, kayalığın işgali yunanistan'ı bir takımada devleti olarak göstermek için. öyle olursa kıta sahanlığında sınırsız özgürlükleri olacağını sanıyorlar.

    aynı mevzuatta kısım 4, madde 46'da takımada devlet tanımı da var ve o tanımda "tarihi açıdan" bağlı şeklinde bir ifade var. işte tarihi boyunca hiçbir zaman bir devlet sahibi olmamış olan yunanistan, kıbrıs'a kadar tüm ege ve akdeniz'in (ege denizi aslında akdeniz ya neyse) tarihi bağlar nedeniyle yunanistan'a ait olduğunu iddia ediyor. üstünde ot bitmeyen bir kaya parçası bile tarihi bağlar nedeniyle kendilerine ait olmalı. takımada olunca, rahat bir şekilde adalar arasındaki mesafenin kullanılmasıyla 2000 küsur adalık ege'den kıbrıs'a hat çekebiliyorlar. ancak bu durum kısım 16, madde 300'deki hakkaniyet ilkesiyle doğal olarak çelişiyor. bu noktada da uluslararası kamuoyunun türkiye alerjisi nedeniyle kör ve sağır kalmasını umuyorlar.

    6. bu konuda son nokta bm mevzuatında kısım 2, bölüm 2, madde 15'tir . bu madde sahilleri bitişik ya da karşılıklı olan devletlerin ne yapması gerektiğini anlatır: "bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin herbirinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur." aslında konu burda kapanıyor. ancak bu hükümden hemen sonra (yine cenevre sözleşmesinde olduğu gibi) istisna geliyor: "bununla beraber bu hüküm, tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasını gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz" (s. 5). işte işler her seferinde burada çıkmaza giriyor.

    toparlamak gerekirse, başımızdaki sorun yunanistan'ın bağımsızlığı kazandıktan sonra adaları almaya başlamasıyla, italya'nın elini kolunu sallayarak adaları işgal etmesiyle, bu adaların yunanistan'a devriyle ve adalar üzerindeki tasarrufun antlaşmalar aracılığıyla "büyük devletlere" devriyle osmanlı devleti döneminde başlamıştır. bunu tekrar vurgulamak istiyorum ki anlaşılsın. adalar ve kıbrıs osmanlı devleti döneminde elimizden çıkmış, bizzat osmanlı devleti tarafından hakimiyet yunanistan ve italya'ya, adaların kaderi de "büyük devletlere" bırakılmıştır. girişte yazdığım gibi, 1930'lar diye gevelemeyin. yunanistan'ın tek taraflı olarak 3 mili 6 mile çıkarmasının da bir anlamı yok. bugünkü düzenlemeye göre 12 mile çıkarma hakkı bulunmaktadır. sorunun kaynağı 12 mil değil adaların statüsüdür.

    lozan'da taksim ve statünün tasdiki yapılmış, hangi adaların ve bağlı adacıkların vs. yunanistan, hangilerinin türkiye hakimiyetinde kalacağı belirlenmiştir. yunanistan, osmanlı devleti tarafından verilen adaların hakimiyetini almıştır. geri kalan adaların vb. akibeti belirsiz kalmıştır.

    yunanistan hukuki boşlukları kullanıp buraları işgale başlamıştır ki kardak adası krizi de bu girişimlerden biriydi ve savaşın eşiğine gelindi. o gün kayalara çıkan bazı askerleri sonra akp ve cemaat el ele verip uydurma delillerle yargılayıp hapse attı.

    çok siktiri boktan ve cehaletle cüretin, ahlaksızlıkla sinsisliğin buluştuğu bir yaklaşım var. "türkiye'nin tüm sorunlarının sebebi atatürk'tür, laik cumhuriyettir, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasıdır" şeklindeki bu arkaik ve anakronik bakış açısı, bence bir ruhsal bozukluk işareti. post-modern islamcılar (ki aralarında biraz mürekkep yalamışlıklarından sebep, kara kamudan kendilerini izole etmeye yarayan ama başka bir islami yoruma göre şirk sayılan ve dinden çıkmaya yeter şart olan tasavvuf gibi mistisizme kayanlar da var) canlarının istediği tarihsel olayı canlarının istediği gibi yorumlayıp canlarının istediğini imâ yollu olarak suçlamayı sorun etmiyorlar. bu benim yorumum der işin içinden çıkar nasılsa.

    hukuk orda, anlaşma, sözleşme metinleri orda, türkiye bu sorunlara on yıllarını verdi, tonla diplomat yetiştirdi. bu konuları en ince ayrıntısına kadar bilen ve uluslararası tüm platformlarda bunları dile getirip yunanistan'ın saçmalıklarını ve ciddiye alınmasını engelleyen insanlar vardı. bunlar monşer diye aşağılanıp köşeye itildi. akp iktidara gelince ilk işi rum kesiminin ab üyeliğine ses çıkarmamak olmuştu. uluslararası anlaşmalardan doğan haklarımızla garantör devlet olarak bizim onay vermediğimiz hiçbir uluslararası örgüte rumlar katılamazdı. şimdi yunanistan'la birlikte ab içinde türkiye ile ilgili her oylamada hayır diyecek iki ülke var, birine akp göz yumdu.

    sahipsiz adaların işgali de akp döneminde olmuştur. aynı osmanlı'nın hasta adam denilen dönemi gibi acz içindeyiz. uluslararası siyasetten anlayan kimse olmadığı için ve iktidar için önemli olan tek şey içerdeki oy oranı olduğu için, yunanistan hakkında hükme varılmamış adalara, adacıklara, kayalıklara konuyor. yarın öbür gün yeni bir uluslararası sözleşme yapılır da üzerinde yaşam olan adalar, adacıklar ve kayalıklar ayrı bir statü alırsa, bir yüz yıl daha uğraşacağımız yeni bir sorunumuz olur.

    karşılıklı tezlerle ilgili geniş bir özet için: https://dergipark.org.tr/…wnload/article-file/84523
  • olayın bir sürü laf kalabalığından arındırılmış en özlü hali aşağıda. batuhan gülşah adlı bir arkadaşa ait. ilgililerin kaynaklara eklemesini tavsiye ederim. bir daha bu kadar sade, öz ve kapsayıcı izaha denk gelmeniz zor çünkü.

    1) öncelike ege’de iki ülke arasındaki egemenlik anlaşmazlıkları:

    a) kıta sahanlığı egemenlik hakları
    b) kara suları egemenlik hakları
    c) hava sahası sınırı
    d) ege adalarının silahlandırılması/türkiye’nin ege ordusu
    e) aidiyeti belli olmayan ada/adacıklar

    2) kıta sahanlığı sorunu, ege'de mutlak kontrol altında bulunacak bölümün saptanmasıdır. atina'ya göre ilk kez 1973'te türkiye'nin devlet petrol şirketine ege'de arama izni vermesiyle ortaya çıktı. yunanlar 61'den itibaren petrol aramaya başlamış ancak türkiye itiraz etmemişti.

    3) kıta sahanlığında anlaşmazlığın temeli şu: türkiye, ege'de adaların kıta sahanlığı olmadığını savunurken yunanistan tam aksini beyan ediyor. konuyla ilgili 2 uluslararası anlaşmayı türkiye yunan tezlerini savunduğu gerekçesiyle imzalamadı ancak pek çok ülke imza koydu.

    4) türkiye'nin imzalamadığı 1958 cenevre antlaşması ve 1982 montego bay sözleşmeleri önemli. çünkü açık denizleri temel alan bir anlayışla tasarlandıkları için ege gibi kapalı bir denizde sorunlar oluşturuyor. yunanlar "uluslararası hukuk" diyorsa bu iki sözleşmeyi kasteder.

    5) gelelim kara sularına. lozan'a göre ege'de kara suları 3 mildi. yunanistan 1936'da tek taraflı olarak 6 mile çıkardı ve türkiye buna itiraz etmedi. 30 sene uyuyan türkiye, 1964'de 6 mile çıkardı.1982 antlaşması, yunanistan'da 12 mile çıkarma hakkı tanıyor ancak biz imzalamadık

    6) sıkıntı şurada: yunanistan, uluslararası anlaşmaların kendisine verdiği hakkı kullanarak 12 mile çıkarmak isterken, türkiye "benim imzalamadığım bir anlaşma üstelik çıkarıma hiç uyuşmazken aleyhime kullanılamaz" diyor. görüldüğü gibi iki tarafın da argümanları mantıksız değil.

    7) yunanistan'a "ne zaman istersen 12 mile kadar çıkarabilirsin" güvencesi veren 1982 sözleşmesi 1995'te yürürlüğe girince, türkiye "eğer bunu yaparsan sana savaş ilan ederim" dedi, yani casus belli ilan etti. atina bunu "türk saldırganlığının ispatı" olarak sunar ve yayar.

    8) c şıkkı yani hava sahası sorunu da çetrefilli. lozan 3 mil diyordu, 1945 sonrası 6 mil oldu. yunanistan 1931'de tek taraflı olarak 10 mile çıkardı ve türkiye buna 44 yıl boyunca itiraz etmedi. 1975'te "6 mile ek 4 mil olmaz" diye çıkışınca, atina haklı olarak "hayırdır" dedi.

    9) yunanistan, kara suları (6 mil) ile hava sahası (10 mil) birbirinden farklı olan dünyadaki tek ülke. ancak bu hakkı 1931'de türkiye verdi, 40 sene boyunca da ses etmedi. sen ses etmezsen karşındaki "kendine niye haksızlık ediyorsun " demez. hakkı altın tepside teslim ettik.

    10) 70’lerden itibaren "10 mili kabul etmiyoruz" diyerek 6 ile 10 millik tartışmalı alana savaş uçağı gönderip uçuruyoruz. yunanlar da "hava sahasını savunmak" amacıyla jet yolluyor. iki ülke jetleri tartışmalı 4 millik alanda köşe kapmaca oynuyor. "it dalaşı" denen şeyin özü bu.

    11) silahsızlandırma meselesi: 1923'te lozan, türkiye'den boğazlar-gökçeada-bozcaada ile yunanistan'dan doğu ege adaları limnos ve samothraki'nin silahtan arındırırken, 1936'da montrö sözleşmesi boğazlar için bu maddeyi iptal etti. sorun, montrö'yü iki ülkenin farklı yorumlaması.

    12) türkiye'ye göre sadece boğazlar silahlanabilir, diğer bahsedilen her yer için lozan geçerli. yunanistan'a göre ise montrö, lozan'ın devamı ve silahsızlandırma rejimi sona eriyor. (burada türk tezi baskın) ancak işin oniki adalar ve midilli-sakız-samos-ikariya boyutu da var.

    13) 1947'de italya'nın oniki adayı yunanistan'a bıraktığı paris antlaşması'na türkiye taraf olmadı. anlaşmada silahsızlanma olsa bile, yunan argümanı "taraf olmadığın anlaşmaya yorum yapamazsın, savunma amaçlı silahlanıyorum" şeklinde. savunma için silahlanma gerçekten de yasal.

    14) yunanistan'ın adaları silahlandırdığını gören türkiye, 70'lerde izmir'e ege ordusu kurdu. yunanistan da "türkiye silah yığıyor, anlaşmayı ihlal ediyor, kendimi savunmalıyım" diyerek adaları garnizona çevirdi. ortada karşılıklı güvensizliğe dayanan bir kısır döngü mevcut.

    15) görüldüğü üzere, kara suları ve hava sahası sorunlarında 1931 ve 36'da yunanistan'a verilen 70'lere kadar ses çıkarılmayan tavizler, kapitülasyonların kopyası. "40 sene hiçbir şey demediniz, şimdi mi aklınıza geldi" diyen yunan tarafının hukuk nezdinde eli güçlü.

    16) aidiyeti belli olmayan ada ve adacıklar meselesini yunanistan tanımıyor. çok karmaşık ve iki tarafın da lozan antlaşması'nı kendi çıkarına göre yorumlaması temelli. meselenin aslı karşılıklı güvensizlik ve tarihsel düşmanlık.
  • enteresan bir özet. yazarı olduğu söylenen batuhan gülşah'ı tanımam etmem fakat anladığım kadarıyla yunanistan vatandaşı kendisi. bir ülkenin uluslararası bir anlaşmayı 28 yıl, 40 yıl veya 44 yıl boyunca ihlal etmesine ses çıkarılmamış olmasının o ülkeyi haklı konuma getirdiğini düşünüyor. gerçekten çok enteresan.

    "peki bunun sınırı tam olarak ne kadardır?" diye sormak lazım kendisine. kara suları sınırını aşan ilk yunan gemisi tespit edildiği anda mı ses çıkarmak lazımdı? 10 dakika sonrasında mı? 1 ay sonra? 1 sene? 10 sene? ortada alenen bozulan bir anlaşma maddesi var, zaman aşımına mı uğramış oluyor ses çıkarmayınca? geri zekalı mısınız oğlum siz?
  • saçma sapan bir özet. özetin özeti şunu diyor: zamanında türkiye itiraz etmedi. o halde yunanistan da haklı. itiraz etmedi diye hak falan kaybolmaz. hele devlet hakkı hiç kaybolmaz.
  • başlığı açan arkadaş yunan herhalde. yunanın ordularını çıkardığı ada antalya/kaş'tan 2,5 km uzaklıkta. yunanistana uzaklığı yüzlerce km. doğu akdeniz kıta sahanlığımızda hakkımız olan alanı -uluslararası anlaşmalarda da belirtilen alanı- arıyoruz. düne kadar sesi çıkmayan şımarık yunan bugün birilerinin gazıyla adaya asker çıkarmış. hem de turistik gemiyle. gereken neyse yapılır. hakkımız olanı almak için savaşmamız gerekirse savaşırız da. onlar alışkın denize dökülmeye. yeter ki içimizdeki yunanların sayısı artmasın.
  • bana göre bu sorunun tek bir çözümü var oda şöyleki; türkiye uluslararasi anlaşmaların geçerliliği yok sayan ve kafasina gore kıta sahanlığı ilan eden adaları silahlandiran yunanistana yaptırım uygulanmasını diger anlasmaya taraf ülkelerden yazılı olarak talep etmeli ve örnek 2 hafta süre tanimalidir. akabinde kamuoyu ve taraf olan diğer devletler buna sessiz kalirsa tıpkı yunanistan gibi bogazlardan savaş gemisi gecisini tek tarafli olarak durdurduğunu kuzey kibirisi bahane ederek kibrisin kuzeyinde kalan akdeniz sahasini komple kita sahanligi ilan ettigini ve kus ucmasi halinde dusman kabul edip vuracagini belirtmelidir. iste diplomasi budur. ekindeki argumana göre konuşursun. bu konuda yazili ve kararli bir tutum sergilendigi vakit yunanistanin aga babalari bak nasil 3 mile hapsediyor bu ibne jandarmalari.
  • 12 mil sorunu sadece türkiye’yi değil, karadeniz’e kıyısı olan diğer devletleri de ilgilendiriyor. eğer yunanistan karasularını 12 mile çıkartırsa, 12 adalar civarında serbest geçiş alanı kalmıyor. dolayısıyla karadeniz’e kıyısı olan devletlerin buradan geçiş statüsü değişiyor. hak kaybı olacağı için rusya başta olmak üzere buna birçok devlet karşı çıkacaktır.

    pek gündeme gelmese de 12 mil olayının yunanistan aleyhine böyle bir kritik engeli de var .
  • debe dincisi etki ajancıklarının, teali-i islam cemiyeti mirasçılarının kendilerinden beklendiği gibi yunancılık kazanacak oynadıkları bir manipülasyon girişimi.
  • --- spoiler ---

    "40 sene hiçbir şey demediniz, şimdi mi aklınıza geldi" diyen yunan tarafının hukuk nezdinde eli güçlü.
    --- spoiler ---

    hadi canım, öyle mi? kırk sene hakkımızı aramayayınca, haklarımız otomatik olarak yunanistan'a mı devroluyor?

    yapılan yorumları aşırı taraflı buldum.
  • vasatca yazilmis bu (yersen) tarafsiz ozeti de ben ozetleyeyim.

    1- yunanistan devleti ege'de sittin sene agresif ve kiskirtici bir politika guduyor.
    2- kendinden yuzlerce kilometre uzaktaki adalari elinde tutmasi yetmemis, butun deniz benim diyor.
    3- kafasina gore alakasiz devletlerle sozlesme imzalayip "uluslararasi antlasmalar" diyor.
    4- de facto takilirim, arkadaslarim avrupali diyor (kiroyum ama para bende gibi, ama para yok).

    oldu mu, bence guzel oldu.