şükela:  tümü | bugün
  • özgün olma durumu. (bkz: özgün)
  • barry sandersöküzün a'sı'”nda "sözel kültür" ve "okuryazarlık"ı ayrı ayrı tanımlar ve birbirlerine neredeyse benzemez bu iki insani durumun birbirlerinin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini söyler. sanders'a göre sözel kültürle beslenmemiş, onunla başlamamış bir okuryazarlık sakat, arızalı, vicdansız ve ruhsuzdur.

    özgünlük kavramının ise “öz”le yani “kişisel” olanla ilgili olduğundan bahseder. özgünlük şüphesiz sadece ama sadece okuryazarlığa ait bir durumdur;

    "...ağızdan çıkan sözcükler konuşulur konuşulmaz havaya uçup gitse de sözellik, okuryazarlıkta bulunmayan bir istikrar duygusu yaratır. sözellikte yaşayan bir ozan, topluluğun önceden bildiği serüvenleri alır, bir araya getirir ve bir kalıplar dizisi halinde tekrarlanan ayrıntılarla süsleyerek betimler. bugün anladığımız biçimde “özgün” ya da yeni olan şeyleri kabile özümleyemez, çiğneyemez ve alışılmadık ya da yabancı bularak dışarı atar...”

    dünya artık okuryazar bir dünya ve kitapta da bolca bahsedildiği gibi sözel kültürden hızla uzaklaşıyor. bindiği dalı kesen hoca misali bu uzaklaşma aslında yazılı kültürün temellerini yok eden bir şey.

    peki durumda her sanatçıdan, edebiyatçıdan şairden özgünlük beklentisi içinde olmamız doğru mudur? "re-sanat" yada belki baudrillard’ın bahsettiği “trans-sanat” dönüp dolaşıp buna sirayet etmez mi? bu durumda diyelim geleneksel bir sanatı başarıyla gerçekleştiren bir “usta”, özgün bir sanatçıdan daha az önemli ya da azımsanacak bir iş yapıyor denilebilir mi? ve bu adil olur mu?

    1900’lerin başında adolf loossüsleme suçtur / ornament is crime” adlı manifestosunda geleneksel olan kırmızı kadife ayakkabıları üreten zanaatkar için desteklenmeli der “-ama eğer bir kentsoylu onu alıp giyerse suç işlemiş olur.”

    şimdi ise giderek vicdansızlaşan yada "fraktal bir yok oluş" halindeki (bkz: #23656082) kentsoylu için o kırmızı ayakkabının zarafetini kavrayabilme yetisi diliyoruz.
  • modernizm'in merkezi kavramlarından biridir. postmodernizm'in ana meselelerinden biri de özgünlüğü(authenticity) alaşağı etmektir. özgün ve orijinal olan yerine kopya, sahte ve yapay olan geçirilir. bu sanat yapıtının da kıymetli bir nesne oluşuyla bir hesaplaşma kaygısı içerir. sonuç öyle olmasa bile!... tüm eski akımlar hortlayarak neo ön-ekiyle yeniden sahne alır.
  • bazen parmak izi.
  • kişinin kendi günlüğünü kendi tutması.
  • dışlanmaya karşı dayanıklılık gerektiren nitelik.
  • çok seyrek bulunan hede. söylediklerimizin, düşüncelerimizin ne kadarı özgün, hiç merak ettiniz mi. bu kavram bellek ile beraber işlenmeli. çok fazla şey okuyoruz, duyuyoruz, çok fazla görüş ve bilgiye maruz kalıyoruz, bunların karşısında kendimizi farklı şekillerde konumlandırıyoruz ama mutlaka bir kısmını olduğu gibi ödünç alıyoruz. (ek: sonra da unutuyoruz böyle yaptığımızı.) ayrıca bizim düşündüğümüz şeyi belki aynı verilerden yola çıkarak değil ama bakış açısı benzerliği ile düşünen başkaları da oluyor ve bu özgünlüğü alıp götürüyor.
    belki de yeryüzünde söylenmemiş söz yoktur.
    o ''ilk'' olan, o gerçekten özgün olan söz, düşünce pek nadir.
    sanat yapıtlarında da bu böyle olsa gerek.
    bir de bu konunun toplumsal bellek ile ilgili bir boyutu var sanırım, orasını bilemiyorum.
    emin olduğum tek şey çoğu zaman gereksiz yere bir şeylere sahip çıktığımız ve kendimizde boşu boşuna bir özgünlük bulduğumuz.

    orjinallik sözcüğünün türkçesi.
  • o kendisinden bir tek harf azade olduğu özgürlük ile arasında derin bir akrabalık, kardeşlik ilişkisi bulunduğunu düşündüğüm güzellik ve nihayet "bir kavram adı". *
  • kelime anlamı yalınlık, doğallık. nasıl gerçekten özgün olunabilir? yapabilenlere imreniyorum. bu kadar fazla uyaran olan bir dünyada özgünce yaratabilmek gerçekten çok saygıya değer bir durum.
    herkes ve herşey o kadar aynı ki renkleri ayırt etmek çok zor. kokular, sesler, görüntüler hepsi aynı tornadan çıkmış gibi.
  • ülke meselelerini konuştuğumuzda*, konuşmamızın sonlarına doğru sorunların temel kaynağı olarak sürekli karşımıza çıkandır.