şükela:  tümü | bugün
161 entry daha
  • iradenin olduğu yerde özgürlük; özgürlüğün olduğu yerde ise irade baştan çıkarıcıdır. başka bir deyişle özgürlüğü, iradeye karşı kurgular; otoritelere karşı diri fanteziler besleriz. bir fantezi olan özgür iradenin, felsefi olarak bir paradoksa karşılık gelip gelmediği şüphesi üzerinde durmamız gerekir. özgürlük kavramımızı, tutsaklıklarımızın ışığı olmadan tanımlayıp tanımlayamayacağımız sorgusunu yürütmemiz gerekir. herhangi bir sorgudan önce ise iradenin demirlediği farkındalık zeminini ve bu zeminin algı üzerindeki etkilerini yoklamamız gerekir.

    ***

    farkındalık

    farkındalığımız, bilginin varlığında etkisini gösterir; duyularımız, doğduğumuz andan beri açıktır ve duyumlarımız, zaman geçtikçe algılarımızın oluşmasına olanak sağlar. bundan sonrası, algılarımız tarafından yontulmuş bilgilere gebedir artık. yaşantımızda seçim yapacağımız zaman, sıklıkla sorduğumuz soruların ilki, "doğru olan nedir?" etik sorusudur. doğruyu ararken eylemlerde bir sorunla karşılaşmak olasıdır, çünkü eylemin doğruluğu ile bilginin doğruluğu farklıdır. yani seçimi yapmadan önce, içimizde mevcut durumu açıklayan kavramlarla ilgili doğru bilgiye sahip olsak bile, bunun eylemin doğruluğu ile örtüşmesi kimi zaman mümkün değildir.

    doğru bilgi konusundaki başka bir çıkmaza girmeden önce, şunu seziyorum ki düşüncelerimizdeki bilgi ile ortaya koyduğumuz eylemin doğruluğu arasındaki olası çatışmayı, hakikat ile realitenin çarpışmasına benzetiyorum. mesela öyle anlar geliyor ki benimsediğimiz ahlaki değerin doğruluğu ile aslında yapmamız gerekenin doğruluğu birbiri ile çatışıyor. bu yüzden bilginin doğruluğunu, hakikat; eylemin ve oluşların doğruluğunu ise realite ile denkleştirmeyi kısmen mantıklı buluyorum. bir değerin realitesini düşünmek yeterince tutarlı gelmiyor. başka bir deyişle, realite değişkenken, hakikat, durağanlığını sezdiriyor. bilgi açısından mutlak bir doğrunun olmadığına ve arayışın sürekliliğine dair görüşler revaçta olsa da, benim görüşüm mutlak bir doğrunun olduğu yönünde. biz sadece arayış içindeyiz ve ona ulaşırken hakikatin yansımalarını görüyoruz. yolculuğumuzun kendisi de uğradığımız duraklar aslında. bizim anlayışımızda ve anlamlandırmamızda bilginin doğruluğunun değişmesi de bu yüzden. özetlemek gerekirse hakikat tin ise realite bir anlamda vücuttur ve bazen bu ikisi birbirleri ile uyum gösteremeyebilir.

    işin can sıkıcı kısmı, eylemlerimizde, bildiğimiz doğrulara göre, yani doğru değer bilgisine göre hareket ettiğimizi düşünsek bile, çoğunlukla kabullere ve değer yargılarına göre hareket ediyoruz. değer bilgisi ve değer yargısı birbirinden farklıdır. değer bilgisi bir hakikat ise diğeri öğrenilen bir şeyin kabullenilişine karşılık gelir. genelde de bu öğrenip kabullendiğimiz, yani bir bakıma ezberlediğimiz yargılar, seçimlerimize yön verir. inanılan değer yargıları hayatımızı bir çok açıdan etkilerken, bunun üzerine bilinçli olarak öğrendiğimizi sandığımız bir bilgi bile bu değer yargılarının dolaylı da olsa yönlendirmesi ile elde edilir. yani insan kendisini aydınlanmacı yanılsamanın varsaydığı kadar kolay yenileyemez. birikimli sağlanan bir ilerleme söz konusu olabilir, fakat tıpkı bilimsel ilerlemede olduğu gibi, bir bütün yapı olarak aynı kalsa da çok parça değişir.

    farkındalık kavramı bağlamında, değer yargılarının bilinçdışına kök saldığı ya da burası ile etkileşim hâlinde olduğu sezgisini değerlendirebiliriz. çünkü inanç ve doğrudan kabullenme gibi unsurlar söz konusu olduğunda, nesne üzerinde sorgulama yapmaktan doğal olarak kaçınırız (bkz: bastırma). burada farkındalığımızın, biz aksi yönde bir ön yargıya sahip olsak da, pek bir işlevi yoktur aslında. seçimler ve eylemlerin arkasında, bunları kaçınılmaz olarak manipüle eden, devasa bir birikim söz konusu ve bilincimiz, bu seçimi aslında manipüle etmeye çabasındaki taraflardan sadece biri konumunda. bu birikimin ne kadarı bilinçli olarak elde edildi? hem bilinç, bilinçdışını medeni biçimde örtme çabasından başka ne olabilir ki eşlik ettiği herhangi bir performans da, "bilinçlilik" payesiyle ona atfettiğimiz güvenilirliğe sahip olsun?

    değer yargılarımızla aldığımız bir karar, çok önceden ezberlediğimiz bir bilgiye dayanıyorsa o anda nasıl bilinçten bahsedebiliriz? burada bir irade varsa o da değer yargısının benimsendiği ilk andaki kararda ortaya çıkar. ya sonrası? işin içine bir de eylemlerin doğruluğu ikilemi girince, koşullar ciddi anlamda etki kazanıyor. bir eylemin doğruluğu, içinde bulunulan koşullara göre değişkenlik gösterebiliyor ve biz de burada, koşullar tarafından yönlendirilmeye meyilli oluyoruz.

    toparlamak gerekirse, bilinçli olarak zihnimizde ulaştığımız, dolayısıyla otoriter doğru bilgiler, yani hakikatler var. bu hakikatler daha bilgi konusundaki farkındalığımız ortaya çıktığından bu yana, birçok etkiye maruz kalıyor. biz, bütün bunlara rağmen, gündelik yaşam için makul hâle getirilmiş bir özgür irade kavramıyla kendi doğrumuzu bulmaya çalışıyoruz. bunda büyük ölçüde başarılı olduğumuzu varsaysak bile, bu sefer de bu doğruların etkisiyle değer yargılarını kabullendiğimiz oluyor. bu yargıların ne kadarı bize ait ve dahası, bir değer yargısı bir insana ne kadar ait olabilir? herhangi bir seçim söz konusu olduğunda adından söz ettiren özgür irade, aslında ölü doğmuştur.

    anlaşmazlıklarımız, bir uyum yahut bunun zıttı olarak bir tahakküm sağlamak amacıyla, uyumsuz değer yargılarını çarpıştırmaktan ileri geliyor. her yeni seçim ve her yeni karar, bilinçdışı tezgâhından geçip eskimiş olarak doğuyor. şimdi biz seçimi yapmamız gereken anda bilinçli olarak düşünüp ulaştığımız her sonuçta geçmişte ulaştığımız değerlere tutunmayı başarsak ve değer yargılarının ağdalılığından biraz kurtulsak bile, değer bilgisinin ediniminde aslında ne derece irade sahibiydik (bu soruyu sorarken, tekrar etmek gerekirse iradenin güvenilirliğini de içten içe sorgulamış oluyoruz)? ilk girdiler, coğrafya, anatomi ve dil yapılarında belirleniyor ve bu ilk girdilerin üzerine, bunlara uyumlu şeylerin konmasıyla sağlanan bir ilerleme söz konusu. seçimleri bilinçli olarak yapsak bile, yeni değer bilgisinden gelen değer yargılarına tutunarak toplu yaşama tutunuyoruz.

    seçim

    özgür iradenin, seçimlerin yok sayılmasıyla mümkün olabileceği düşünülse bile, bilinçdışı yok sayılanların şeklini alır. ilk başta her şeyi bir kenara bırakarak başlamak ve ardından, içimizdeki hakikate yani bilginin doğruluğuna uzanmaya çalışmak, bedelsizce gerçekleşmez. bu sırada, bunlar arasında bir bileşkenin parçası olmak, içte bir arayış ve ardından gelecek karma keşifler söz konusu olur. bunun sonrasında, zihin evrenimizi çevreleyen ve bizim seçimimiz olmayan uzayın, bizi başka ve kararlı evrenlere götürmesini umarız. elde ettiğimiz sonuçların, başlangıçtaki değerlerden kopmadığına dair farkındalığımızı sürekli bir biçimde açık tuttuğumuzda ise irademiz, kendi prangalarını kendisinden başka herkese itiraf eder ve fanteziyi ait olduğu yerde bırakır. elbette yine koşullar etkili olabilir ve eylemler söz konusu olduğunda, yargılarımızı içimizdeki hakikate bağlayabildiğimiz ölçüde, bu koşullara teslim olmamak şansı doğabilir. şu durumda en azından değer yargılarımıza teslim oluruz. değer yargılarını değer bilgisinden hiç ayırmamaya çalışıp eskilerin deyimi ve yaşamıyla "erdemli" bir yaşam sürersek, bu mümkün olur gibi görünüyor.

    neden-sonuç

    evrimsel biyolojinin, irade üzerine, fizyolojik anlamda pek de açıklayıcı bir konumda olmadığını düşünmekle birlikte, genetiğin bu hususta bazı anahtarlara sahip olduğunu da düşünüyorum. birinden hoşlanma örneğini ele alırsak, endokrin sistemdeki tepkimeler, sürecin sadece bedende nasıl işlediği hakkında bilgi veriyor. irade kavramını ise determinizm düzleminde değerlendirmemiz, neden-sonuç zincirindeki eksiklikler dolayısıyla pek olanaklı değil. işin içine irade girdiğinde, "nasıl?" sorusundan çok, "neden?" sorusu ile muhatap oluyoruz. bu ayrıma dikkat etmemiz gerekiyor. şimdi endokrin sisteme geri dönelim. vücudumuzun verdiği hormonal tepkiler aslında bazen son derece akıl dışıdır. kendisine musallat olan iki bakteri için tüm dokuları ateşe veren vücudumuz, bazen deyimi yerindeyse pire için yorgan yakmak zorunda kalır. aşk adı verilen bir dış etken konusunda, irade tamamen zihnimizde ve bedenimizde olsa bile, bu iradeyi elinde tutan bileşke, epey akıl dışı kararlar verebiliyor. söz konusu cinsel çekim olduğunda, amigdala düzeyinde kalmış, primer bir bir olgu söz konusu olursa bedeni tek başına dikkate almak mümkün. yoksa frontal lob ile ilgili aşk olgusunu hormonlar açıklamaz; sadece aşkın gerçekleşmesine ayak uyduran bir bedenin göstereceği reaksiyonlar gözlemlenebilir. aşk, bilinçdışıyla yakından ilgili bir olgu olarak, insana bir trans yahut vecd hâli yaşatabilir, ancak bunun tersi pek de mümkün değildir.

    dış etkenler söz konusu olunca böyle aptalca kararlar verebilen beden, kendi işleyişi söz konusu olduğunda, son derece karmaşık bir yapıdadır. kendini birçok şekilde yaşatmak için bizim tamamını görmemizin mümkün olmadığı birçok reaksiyonu bir arada gerçekleştirir. bu reaksiyonlardan öyle bir ağ örülmüştür ki bunu zaten bir neden-sonuç bütünü olarak değerlendirmemiz mümkün olmamaktadır. bazı mutasyonları yok etme ve bazılarının varlığına izin verme konusunda, basit görünen kararlar aldığı düşünülse de, aslında bu süreçler, konektom kavramı ile ilgili de olabilir. ayrıca (bkz: genom). hoşlanma hususundaki örneğe genetik bakış açısıyla tekrar değinirsek, genlerdeki farklılıklar, bedenlerin ve dolayısıyla zihinlerin, salgılanan feromonlardan etkilenip etkilenmeyeceğini de belirler. birisi kendisi ile benzer bir gen dizilimine sahip bir başkasının ten kokusundan tiksinir, bununla birlikte gen dizilimi kendisinden ne derece farklı ise ten kokusundan etkilenme olasılığı o derece yüksektir.

    bununla birlikte, akla gelen bir diğer soru, düşüncelerin (bir anlamda bilincin), bedenin işleyişinde ne derece söz sahibi olduğudur. bilinç, dna bölünmelerinde ne derece etkili olabilir? hangi bazın okunacağı, hangisinin atlanacağı konusunda düşüncenin bir etkisi olmaz, zira duygu ve düşünceler birer yan üründen başka bir şey değildir. ikizlerin fenotipi aynı görülebilir de, geçirdikleri mutasyonlar aynı mıdır? ikizlerin farklı mutasyonlardan dolayı farklı genomlara sahip olabildikleri konusunda çalışmalar mevcuttur.

    ***

    özgür irade için daha genetik bir yaklaşım

    genetik olarak farklılıklarımız, genlerin %0.1'ini oluşturan snp'lere (single nucleotide polymorphism/tek nükleotid polimorfizmi) dayanmakta. meraklısına, hapmap projesi adlı projede, genomdaki farklılıkları araştırmak için yürütülen bir çalışma da mevcut. bu noktada devam etmeden önce, bilinç ve irade ayrımının altını özellikle çizmek istiyorum. bilimsel olarak incelenebilir bir ideal olarak özgür irade söz konusu olduğunda, bilincin çevresel etmenlere ve diğer faktörlere karşı ne denli baskın olduğu ya da bir baskınlık kurup kuramayacağı da söz konusu olur. peki, burada bilinç kavramını düşünürsek, biz insanları şempanzelerden ayrıyan nedir? genetik farklılıkların bilinç konusunda ciddi bir etkiye sahip olduğunu düşünemeyiz; çalışmalar, insan ve şempanzenin genomların %98,5 oranında aynı olduğu yönünde. işin ilginç tarafı da, 40 milyon noktada oluşan farklılığın ancak yüzde birinin kayda değer olduğu düşünülüyor ve ayrıca söz konusu beyin olduğunda, genetik olarak pek bir değişiklik gözlemlenemiyor.

    bir görüşe göre, bilincin oluşması ayna nöronları ile ilişkili. bunlar hem bireyin kendi eyleminde hem de başkasının eyleminde aktive olabilen nöronlar. sosyal bir yapının içinde taklit ile gelişen bir empatik davranış modelinden bahsetmek mümkündür. en bilinenleri de prefrontal kortex (karar verme) ve inferior parietal lob (konuşma ve dil desteği) bölgelerinde gözlemlenmiştir. söz konusu insan olunca, sırasıyla taklit, empati, konuşma, düşünme, hissetme ve deneyimleme gibi bir süreçten bahsedilmekte. tabii, doğada hayatta kalmanın ve uyum sağlamanın en hızlı ve etkili yollarından biri olan taklit etmenin önemi tartışılmaz. fakat davranışsal olarak taklit, sorgulama ve idrak etme için yeterli mi? böyle bir soru, ihtişamlı bir başka görüşün yolunu açmıştır: mikrotubül kuantum vibrasyonları. bu teori, hücre içi taşıma süreçlerinde, kromozom ayrılmasında mitoz bölünmede ve birçok hücre içi reaksiyonda rolü olan, hücre sitoplazmasında bulunan mikrotübüllere dayanıyor. dayanak olan bulgulardan biri, tau proteininin dejenerasyonuyla mikrotübüllerin yapısının, alzheimer hastalığında bozulması ve görülen bilinç değişiklikleri. mikrotübüler protein dimerlerin (alfa,beta) manyetik alanları üzerinde teorik fizik kuramları laboratuvar çalışmaları yapıldığında, kuantum vibrasyonlarının, nöronların hafıza depolayan mikrotübüllerinde ve sinaptik impulslarda ortaya çıktığı ve düzenlendiği düşünülmektedir. (bkz: orchestrated objective reduction).

    bilinci açıklamak için ortaya atılan bu görüşleri ve çalışmaları paylaşmamın nedeni, bilincin genomla bir bağlantısı olmadığını ve bununla birlikte, bilinci açıklamak için her ne kadar nöronlar temelde olsa da, konektom projesinin yeterli olamayacağı konusundaki düşüncelerime temel oluşturmaktı. konektom, bilinç için gerekli olan veriyi depolama ve iletme işlevlerinin aydınlatılması konusunda tartışılmaz bir öneme sahip görünüyor. fakat hücre içi kuantum titreşimlerinin bilinç üzerine oynadığı rol de çeşitli çalışmalarla gözlemlenmekte. bilincin varlığının sadece elektrokimyasal düzeyde olmadığı kanaatindeyim. hatta insan bilincinin dijital bir ortama aktarımının da pek mümkün olmadığını düşünüyorum. bilincin varlığının sadece elektrokimyasal düzeyde olduğu kanıtlanabilirse belki o zaman bu görüşlere biraz daha yakın bir mesafede durulabilir.

    tecrübelerin bilinçte var olması ve bunların kullanılmasında konektomun rol oynadığını kabul etmek durumdayız. hatta sosyal ve kültürel edinimler konusunda üst üste ilerleme ve bazı parçaların yok edilmesi hususundaki tasvirler artık değişti. bunun yerine, parçabütüne bağlayan bağlantılar ve ilişkilerin ön planda olduğu bir konsepti modellere hâkim olmaya başladı. yer yer bozulan, tamir edilen ve büyüyebilen bir ağın varlığından bahsetmek, artık çok daha mantıklı. tabii, bu ağın ipliklerinin dokunmaya başladığı ilk düğüm, yine bir sorunun merkezi. bu konuda bilinç akışının gerçekleşeceği ağın ilk düğümünün yine coğrafyanın, anatominin ve dilin tezgâhında dokunduğu kanaatindeyim. özgür iradenin yarısı, dış etmenler üzerine bilincin varlığını göstermesi ve hatta onu baskılamasına dayandığı gibi, diğer yarısı da genetik faktörlerin gösterdiği iradeye karşı süregelen bilinçli mücadele üzerinedir. yani aslında belli bir düzeyde olmak kaydıyla konektomun, genetik ve çevre ile mücadelesi, özgür iradenin varlığı olarak düşünülebilir. atalardan aktarılan ve mutasyonlarla evrim geçirmeye devam eden genomun, kritik evrimsel süreçler karşısındaki; insanın fiziko-zihinsel yapısının da hastalıklar karşısındaki durumu gibi, aslında karar verme sürecini ve seçimlerini etkileyen birçok unsur, bu noktada dile getirilebilecek kadar etki sahibidir.

    bilinç, mutasyonlar üzerinde etkili olabilir mi? mesela alkol bağımlılığını tetikleyen bir tek genden bahsedilemiyorken, birkaç yüz genin birden bu bağımlılığa yönelik eğilimi artırması durumu söz konusu (bu noktada, seçim ve eğilim kavramları arasındaki farka dikkat çekmek gerekir). genetik iradeye karşı insan bilinci, ya "zafer" kazanacak ya da kaybedecektir. özgür iradeyi paradoksal şekilde, kısıtlı bir çerçevede mümkün kılabilecek bir yorum, bu noktada mümkün. bilinç, bu noktada çevresel etkenlere karşı da bir savaş vermek zorunda ki bunu şimdilik ihmal edebiliriz. farz edelim ki kişi genetik iradeye "yenilip" alkolik oldu. bunun sonucunda, bu insanın genomunda bir mutasyon meydana geldi ki gelebilir. her ne kadar mutasyonu alkol alma eylemi sağlasa da, kısıtlanmış kararı vererek bileşkeye katkıda bulunan, bilinçti. burada sadece dolaylı bir etkiden bahsedebiliriz. fakat kişi alkol almasaydı, aktive olmuş gen, belki mutasyona uğrayabilirdi ve bir sonraki nesle aktarılmazdı. böyle bir durum olsaydı bilincin verdiği bir kararın doğrudan mutasyon üzerinde etkisinden bahsetmemiz mümkün olurdu. özellikle bu bağımlılık hususunda verilebilecek hiçbir karar, genetikten ya da çevreden tümüyle azade olmadığından, kontrollü bir deney yapabilmek olanaksız.

    sonuçta genetik ve çevresel iradeye karşı bir mücadele içinde olan bilincin tecrübelerinin etkisi nasıl oluştu ve nasıl kendisini gösterdi? bireyin düşünceleri, çevresinden gelen etkiye maruz kaldı, ebeveynlerinden bağımlığa neden olabilecek geni aldı ki bu gene karşı, çevre yüzünden, belki de sürekli tetikte kalmak zorunda kaldı. bütün bunlar bir araya geldiğinde, özgür iradenin alanı epey daralmakta. hatta konektom gibi, irade kavramına temel oluşturan bilincin açıklanmasında önemli bir yeri olan ağ konseptinin yapı taşları dahi genomla belirlendi ve bu taşlar üzerine inşa edilmiş elektrokimyasal dokunun ilk düğümü başta olmak üzere birçok düğümü çevresel etkenler tarafından atıldı.

    bilinç, genetik ve çevre karşısında bağımsızca kendini ifade etmek ve özgür iradeyi ortaya koymak konusunda yeterli performansı sergileyebilecek olanaklara sahip değil. zaten tamamıyla dış dünyanın sınırlamalarının tanımladığı bir özgürlük kavramı tarafından zehirlenmiş olması, özgür irade kavramını oldukça zayıf kılıyor. irade kelimesinin, arapça'da "istemek" gibi, psikanaliz camiasında oldukça mimli bir anlama gelen kökü, bize bu noktada çok şey anlatıyor, fakat şimdilik şu kadarı yeterli ki istemek ve bilinçdışı arzu söz konusu olduğu sürece (yani yaşam boyunca), irade, sonsuzda, tanımsızca bekleyen şu özgürlükten, sabit bir hızla uzaklaştığını sanacak, fakat aslında boşlukta sallanmaktan başka hiçbir şey yapmamış olacak.

    post scriptum: özgür irade, batıda bir tür "amerikan rüyası" idealini diri tutabilmek adına, çeşitli mecralarda sürekli dillendirilen, ele alınan bir konu başlığı. özgür iradeye inanmayan bir insanın, her türlü aydınlanmacı ideale yahut "amerikan rüyası" türünden her türlü rüyaya karşı tehlike teşkil ettiğini söyleyebiliriz, zira bir kez özgür olmadığını keşfeden ya da fark eden birey, eylemlerinin sonuçlarını kabullenmeye doğal olarak pek de meyilli olmaz. bu da, sorumlulukların devlet eliyle bireye yüklendiği düzende biraz sırıtır.

    felsefe, şu durumla bile, yine, yeniden gelip insan hayatının kalbine oturmuş durumda. başladığımız noktada, yerimizde sayıyoruz. hoşnutsuzlukları ve tesellileriyle uygarlık, insan türünü bir masalın içinde, olduğundan farklı davranmaya itiyor. yanlış kabuller, yanlış sistemleri besliyor ve bu yanlış sistemler de, modern toplumun sorunlarını ya çözümsüz addediyor ya da bunları kendi yöntemleriyle gizliyor. sınırsız tanımlanamayacak olan özgürlük kavramından, rüya gibi bir omnipotence tanımlıyoruz. bu da bu başlığın hicvi olsun.
9 entry daha