şükela:  tümü | bugün
  • erich fromm'un toplum psikolojisi hakkında vermiş olduğu eserdir.

    şöyle ki;
    insanların ani gelişmeler ile bulundukları otoriter yapıdan özgürlüğe ulaşmalarına sebep olan süreçlerin uzantısında, özgürlükten ve kendi almak durumunda kaldıkları kararlarından korkup, iradelerini, kendilerini esir edecek liderler seçerek, o lidere devretmeyi tercih ettiklerini, weimar anayasası sonrası, hitler örneği üzerinden anlatır.

    daha da ayrıntı ile; insanoğlu özgür kalıp , özgürce kararlar vermek istemez , bunun yerine sürüye tabi olmayı, bir yerlere sığınmayı tercih ederler. bu dürtünün temeli insanın ilkel kökenlerine kadar gider. kısaca özgürlük için de , özgürlüğü sürdürmek içinde sürekli mücadele/çaba gerekir.

    ayrıntıyı eşeğin gözüne su kaçırma düzeyine yaklaştırmak gerekirse; fromm'a göre insanlar özgür olmanın sorumluluğunu alabilme cesaretini gösterme konusunda sorunludurlar. bu yüzden özgürlük hep arzu edilen özlenen bir şey olmakla birlikte nihayetinde mecburen vazgeçilene dönüşür. kişi kendi bireysel özgürlüğünü ve özgünlüğünü çoğu zaman kısa bir müddet devam ettirebilir. herkes gibi hareket etmeyip diğerlerine benzemez ise çevresine uyum sağlayamayacak bunun da bir takım sonuçları olacaktır. en basitinden yalnızlık, toplumdan kopuş, dışlanma gerçekleşecektir. bütün bunları göze alıp kendiniz olabilmeniz oldukça zordur. yapacağımız özgürleşme hamleleri de sistemin sınırları dahilinde olmaktadır. bunlar pozitif anlamda bir özgürlük sağlamamaktadır. dindar toplumda yaşayanlar nasıl ki tanrı'nın kudretine boyun eğmek zorunda ve yaşamın amacı tanrı'nın emsalsiz gücü ön kabulüyle kulların onu yüceltmesi, onun için çalışmasına dönük bir sistem ise kapitalizmde de aynı benzerlikler ortaya çıkar. kapitalizmin bireylere sunduğu özgürlükler aslında zahiridir. gerçekte kapitalizmde her bireyin mevcut ekonomik sistemi en etkin şekilde idame ettirmesini sağlamaktır. bu yüzden kapitalizm insanların kazandıklarıyla daha iyi bir hayat sürmesiyle ilgilenmez. önemli olan o gelirin tekrardan sisteme akmasıdır. bu çarkın dönmesi için gereklidir. bir çarkın dişlisi olan insana sunulan seçenekler onun özgür olmasını engelleyen aslında "seçenek olmayan" seçeneklerdir. neticede yapacaklarının seçtikleriniz sisteme katkıda bulunmanızla sonuçlanacaktır. özgürleşmek adına yaptıklarımız kendi seçeneğiniz sandığımız şeyler özünde kendimiz için yaptığımız seçtiğimiz şeyler olmaktan çıkmıştır. bunlar sistemin insanlara öğrettiği seçeneklerdir yalnızca. kendi kişisel tercihimiz özgürlüğümüz sandığımız şey bize ne yapmamız gerektiğini söyleyenlerin dayatmalarıdır. her insanın ayrı ayrı birey olarak sisteme katkıda bulunduğu bir düzende insanlara çok fazla yük yüklenir. insan adeta insan olmaktan çıkıp bir makineye dönüşür. kendi iç özgürlüğünü sağlayamayan bireyin bu durumu ister istemez kendisi ile dış dünyada çatışma yaratır. bu çatışma kişiyi büsbütün yalnızlaştırdığından kişi bu yükü kaldıramaz ve bir yerlere ait olma isteği duyar. bir yere ait olma isteği aslında özgürlükten kaçıştır.

    bunu nazizme şöyle bağlar:
    "insanlar aniden özgürleştiğinde derhal yeniden kendilerini esir edecek liderler seçerler"

    buradaki durum bir sadistin bir mazoşiste sempatik gelmesi gibi gibidir. kitleler boyun eğme arzularını doyururlar. fromm buradaki olayın sadece toplumsal olaylar da değil ikili ilişkilerde de benzer yansımaları olduğunu anlatır. bir aşığın kendisini büsbütün aşık olduğu kişiye taparcasına bırakması, onu tanrılaştırmasının mazoşist bir tutum olduğunu bunun yerine karşılıklı dengeli bir sevginin daha sağlıklı olacağını anlatır. bireyin kendinden vazgeçip başka birine büsbütün teslim olması onun boyun eğme arzusu sahiplenilme denilenlere aynen uyma yani mazoşist bir ruh haliyle hareket ettiğine işaret ettiğine dikkat çeker.

    insanların daha demokrat daha özgür bir sistemde yaşadıkları algısı mevcut olmakla birlikte bu son derece yanıltıcıdır. dikkatli bakılacak olursa aslında hiç bir şey tam anlamıyla değişmemiş sadece şekil değiştirmiştir. yeni düzende kural koyucular farklı tekniklerle bireylerin üzerinde baskılarını aynen devam ettirmektedirler.

    - başarılı bir öğrenci olman gerektiği, falanca filanca sınavları kazanman gerektiği, şu kadar paraya sahip olman gerektiği, şu mevki de şu statüde şu standartlarda bir yaşam seçersen ancak kabul edilen saygı duyulan bir insan olabileceğin gibi dayatmalar aynı özgürlük sorunlarının form değiştirmiş halidir.
    dahası özgürlük sorunun otokontrolünü ve denetleyiciliğini insan bizzat kendisi de yapar. süper ego denilen şey insanların toplumla uyumu sağlayan insanın kendi sınırlamasını yapan, insanın bizzat kendi kendine kurduğu otoritenin adıdır. insanlar neyi yapıp neyi yapmayacaklarını öğrenirler. bunları da alışkanlık haline getirirler. bu alışkanlık o kadar çok tekrarlanır ki nihayetinde bu sanki başkalarının doğruları değil de insanın kendi seçtiği doğrularmış gibi algılanmaya başlar. işte bu noktada birey özgür olduğunu sandığı bir dünyanın aslında esiri olmuştur.

    "çağdaş insan öyle bir durumdadır ki, "kendi" düşündüklerinin ve söylediklerinin çoğu ,herkesin düşünüp söyledikleridir; özgün düşünme yetisini edinmemiştir. oysa düşüncelerine kimsenin karışmaması ancak bu durumda anlamlı olabilir. insanın hayatını yaşarken de, dışsal otoritelerden kurtulduğunu düşünüp gurur duyarız, kimsenin ona neyi yapmasını, neyi yapmamasını emredemediğini düşünürüz. kamuoyu ve sağduyu gibi adsız otoritelerin rolünü göz ardı ederiz; oysa bunlar çok güçlüdür, çünkü insan herkesin kendisinden beklentisine uymaya çok hazırdır, farklı olmaktan çok korkar. kısacası ,kendi dışımızdaki güçlerden kurtulup özgürleşmenin hayranlığını yaşarız, ama içimizdeki kısıtlamaları ,zorlanımları, korkuları, yani özgürlüğün geleneksel düşmanlarına karşı kazandığı zaferlerin önemini azaltan yeni düşmanları görmeyiz. bu yüzden özgürlük sorunun yalnızca çağdaş tarih boyunca kazandığımız türden özgürlükten daha fazla kazanmak olduğunu düşünür, yalnızca bu tür özgürlüğü yadsıyan güçlere karşı özgürlüğü savunmanın yeterli olduğuna inanırız. kazanılan her özgürlüğün sonuna kadar savunulmasının yanı sıra ,özgürlük sorunun nicel değil nitel bir sorun olduğunu unuturuz. yeni bir tür özgürlük kazanmamız gereklidir; öyle bir tür özgürlük ki, kendi benliğimizi geliştirmemize olanak tanısın ,bu benliğe ve hayata inanmamıza fırsat versin."

    "günümüzde insana en çok acı veren , yoksulluk değil ; büyük bir çarkın küçük bir dişlisi olmak, bir robot olmak ve hayatının boş ve anlamsız hale gelmesidir. her tür otoriter sisteme karşı bir zafer kazanabilmek için demokrasinin gerilememesi yeterli değildir, saldırıya geçip yüzyıllar boyunca özgürlük savaşı verenlerin amaçlarını gerçekleştirme yoluna gitmelidir. demokrasinin nihilizmin güçlerini yenebilmesi , ancak insanlara aklın kapsayabileceği en güçlü inancı, hayata ve gerçeğe ,bireysel benliğin etkin ve kendiliğinden gerçekleşmesi anlamında özgürlüğe olan inancı verebilmesiyle mümkündür."

    " birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinden beklediği gibi olur. "ben" ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de, bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. bu mekanizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden neredeyse ayırt edilemezler. kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve neredeyse bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur, ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir"
  • kpss'ye girmek.
    40 ya da 30 hatırlamıyorum, hukuk sorusu için pazar günü iki oturuma da yazıldım. hukuk soruları 20 dakikada bitti ve 2 saat dışarı çıkamadım. başımı koyup uyudum. aynı şeyi hiçbir amacım ve bilgim olmadığı halde öğleden sonra da yaptım. ekonometri diye birşeyin varlığından haberim oldu. o iyiydi ama.
  • içinde yaşadığımız dünyayı, kişilik ve özgürlük sorunlarını somut tariflemelerle aydınlatan erich fromm'un muhteşem kitabı. her satırının altı çizilesi.

    --- spoiler ---

    -
    --- spoiler ---

    "ortaçağ toplumu bireyi özgürlüğünden yoksun bırakmamıştır, çünkü "birey" henüz varolmuş değildir; insan hala dünyaya asal bağlarla bağlıdır."

    "kendi düşüncelerimizi dile getirme hakkı, sadece eğer kendimize ait düşüncelere sahip olabilme yetisine sahipsek bir anlam kazanır."

    "kapitalizmin ekonomik gelişmesine, ruhsal atmosferdeki önemli değişmeler etki etmiştir. ortaçağın sonlarına doğru bir dur durak bilmezlik ruhu yaşamın içine girdi. çağdaş anlamdaki zaman kavramı gelişmeye başladı. dakikalar önem kazandı; bu yeni zaman duygusunun bir belirtisi, nürnberg'de saatlerin onaltıncı yüzyıldan itibaren çanlarını çeyrek saatlerde çalması gerçeğidir."

    "kapitalizmin başlangıcıyla birlikte toplumun bütün sınıfları hareket etmeye başlamıştır. kişinin ekonomik düzen içinde, doğal, değişmez ve tartışılmaz olarak değerlendirilebilecek sabit bir yere sahip olma olasılığı ortadan kalkmıştır. birey tek başına kalmış; her şeye sahip olduğu geleneksel konumun güvenliğine değil, kendi çabasına bağımlı bir duruma gelmiştir."

    "narsistler kendilerine derin bir aşk duyuyor gibi görünseler de, gerçekte kendilerine düşkün değillerdir ve narsizmleri -bencillik gibi- öz-sevgiden (self-love) temel bir yoksunluk için aşırı bir dengeleme işlevine sahiptir. freud, narsist kişinin sevgisini öteki insanlardan geri çektiğine ve bunu kendine yönelttiğine dikkati çekmiştir. bu cümlenin ilk kısmı doğru olmasına karşın, ikinci kısmı bir yanılsamadır. narsist kişi başkalarını da, kendini de sevmez."

    "sadece ekonomik ilişkiler değil, ayrıca insanlar arasındaki kişisel ilişkiler de yabancılaşma niteliğine sahiptir; bunlar, insanlar arası ilişkiler olmak yerine, eşyalar arası ilişkiler yapısına bürünür. ama belki de bu araçsallık ve yabancılaşma ruhunun en önemli ve en yıkıcı örneği, bireyin kendi özüyle olan ilişkisidir. insan eşyaları satmakla kalmaz, kendini de satar ve kendini bir eşya olarak hisseder. kol işçisi fiziksel enerjisini satar, işadamı, doktor, satış memuru "kişiliğini" satar. ürünlerini ya da hizmetlerini satmak için bir "kişiliğe" sahip olmak zorundadırlar. bunun hoş bir kişilik olması gerekir, ama bunun yanı sıra söz konusu kişinin bir dizi şartı da yerine getirmesi gerekir: enerjiye, inisiyatife, özel konumunun getireceği şu ya da bu özelliğe sahip olması gerekir. tıpkı öteki bir başka eşya gibi, bu insan niteliklerinin değerini kararlaştıran, hatta bunların varlığını bile belirleyen şey pazardır. eğer insanın nitelikleri bir işe yaramıyorsa, hiçbir niteliğe sahip değil demektir; tıpkı kendi içinde değerli olsa bile satılmayan bir eşyanın değersiz oluşu gibi. dolayısıyla öz-güven, "kimlik duygusu", başkalarının kişi için neler düşündüğünün bir göstergesi olmaktan öte bir şey değildir. o, popülerliğine ve pazardaki başarısına bakılmaksızın kendi değerine inanan kişi değildir. eğer arkasından konuşulan bir insansa, o birisidir; eğer popüler değilse, o kısaca hiçkimsedir. popülerliğin çağdaş insan için bu korkunç öneme sahip olmasının nedeni, öz-saygının, "kişiliğin" başarısına olan işte bu bağımlılığıdır.
    --- spoiler ---

    -
    --- spoiler ---

    bir de "çağımızın özgürlük sorunu" adında bir kitabı var fromm'un. isimleri karıştırıp bu kitabın yerine önce onu okumuştum. o da bir başka güzel. aynı kitap değil, karışmasın...
  • okurken, "insanlık olarak bu bilgilere haiz miymişiz?" dıye hayret ettiğim kitap. kıtaptan kendisi açıklayan bir parça;

    "bu kitapta, özgürlüğün çağdaş insan için iki yönlü anlam taşıdığı, insanın, geleneksel yetkelerden kurtulup özgürleşerek bir "birey" haline geldiği, ama aynı zamanda, soyutlanmış, güçsüz, kendisinin dışındaki amaçların bir aracı, kendisine ve başkalarına yabancılaşmış duruma geldiği, üstelik bu durumun kendi benliğini hiçe saydığı, onu zayıflattığı ve ürküttüğü, bireyi, yeni türden bağlılıklara boyun eğmeye hazır hale getirdiği savunulmaktadır. öte yanda olumlu özgürlük, bireyin gizilgüçlerinin tam olarak gerçekleştirilmesi ve bunun yanı sıra etkin ve kendiliğinden yaşama yetisinin yaşama geçirilmesiyle özdeştir. özgürlük, kendi dinamizminin mantığıyla hareket ederek kendi karşıtına dönüşme tehlikesi gösteren kritik bir noktaya ulaşmıştır. demokrasinin geleceği, rönesans'tan beri çağdaş düşüncenin ideolojik amacı olagelen bireyselliğin gerçekleştirilmesine bağlıdır. günümüzdeki kültürel ve siyasal bunalım, aşın ölçüde bir bireyselliğin var olduğu olgusunun değil, bireysellik sandığımız şeyin boş bir kabuk haline gelmesinin sonucudur. özgürlüğün zaferi, yalnız ve yalnız demokrasinin, yeni bir toplum geliştirmesiyle mümkündür; bu toplumda, kültürün amacı ve ereği, bireyin oluşması, gelişmesi ve mutluluğu olmalıdır; bu toplumda yaşamdaki başarıyı ya da herhangi bir şeyi haklı çıkarmak için nedenlere gereksinim olmamalıdır; birey ister devlet olsun ister ekonomik çark, kendisi dışında hiçbir güç ya da yetke tarafından saptırılmamalı, kullanılmamalı, bunlara boyun eğmek durumunda bırakılmamalıdır; ve son olarak bu toplumda, insanın bilinci ve idealleri, dışsal taleplerin içselleştirilmiş hali değil, gerçekten kendisinin idealleri ve bilinci olmalı, birey, kendi benliğinin başkalarınınkinden farklı özelliklerinin sonucu olarak ortaya çıkan amaçları dile getirebilmelidir. bu amaçlar, modern tarihin önceki hiçbir evresinde tam olarak gerçekleştirilmedi; gerçek bireyselliğin gelişmesi için gerekli maddi tabanın bulunmayışı nedeniyle büyük ölçüde ideolojik çerçeve içinde kaldılar..."

    not: pdf hali bende var, isteyen yeşillendirsin direk paslarım.
  • insana ve topluma dair muazzam bir kitaptır, hele ki şu günlerde okumak farz oldu. faşizmin, ya da biat etmenin başa çıkan sinsi tiranlardan ya da diktatörlerden değil, kitlelerin özgürlüğün sorumluluğunu onlara bırakmaya olan ihtiyaçlarından doğduğunu ima ederek başlar. bu sadece lider-cemaat ilişkisinde değil, ikili ilişkilerde de geçerlidir tabii.

    çünkü insan, sorumluluk çilesine rağmen özgürlüğe meyilli olduğu kadar sorumsuzluk rahatlığı karşılığında tutsaklığa da meyillidir. yaşamlarına yön vermek yerine bulundukları yerde çürüyen çalışanların da aynı sorumsuzluk/tutsaklık ikilemi içinde kendilerini güvende hissettiğini de çıkarırım ben buradan.

    hatta şunu da söylemek yanlış olmaz; özgürlüğün sorumluluğundan kaçmanın kitlesel bedeli, kitleleri yönetmekten zevk alan sadist liderler ve o lidere sorumluluğu vermekten haz alan mazoşist cemaatler doğurur. aynı ilişki, özgürlüğe adımını atmaktan korkan bir evlat ve onun özgürlüğünü kısıtlayan anne arasında da geçerlidir, veyahut sevgi bağı bulunmayan ataerkil erkek ve mutlak biat eden kadında da bulunur.

    yani birileri "sorgusuz sualsiz" birine tutsak olmuşsa, o sorgusuz sualsizlik cehaletten veyahut bilgisizlikten değil, sorumluluğu bir başkasına bırakarak tutsak olarak haz almaktan ileri gelir. bir halk "liderimiz ne diyorsa o" dediğinde (ki bu lider iyi ya da kötü olsun farketmez), orada insanın en kirli, karanlık ve hastalıklı yanları ortaya çıkmıştır aslında.

    bunu bir tık üste çıkarırdım eger din ve mitoloji hakkında konuşma özgürlüğümüz aynı olsaydı fakat gg olduğundan, elhamdülillah müslümanız diyerek bu entry'yi bitiriyorum.
  • çoğu kişi, bir dış güç kendilerini açık açık bir şey yapmaya zorlamadıkça, kendi kararlarının kendilerine ait olduğunu ve bir şey istediklerinde, isteyenin kendileri olduğuna inanırlar. ama kendimize ilişkin büyük yanılgılardan biridir bu. kararlarımızın çoğu aslında kendi kararlarımız değil, dışarıdan bize önerilmiş kararlardır; aslında başkalarının beklentilerine uygun davrandığımız, soyutlanma korkusuyla, yaşamımıza, özgürlüğümüze ve rahatımıza doğrudan gelebilecek tehditlerin yarattığı korkuyla güdülmüş bulunmamıza karşın, kararı verenin kendimiz olduğu konusunda kendimizi ikna etmeyi başarmışızdır. […] genellikle insanların çoğunun kendi istekleriyle evlendikleri varsayılır. […] bir adamın/kadının bilinçli olarak bir kişiyle evlenmeyi istediğine inandığı, oysa aslında, kendisini evliliğe yol açan ve bütün kaçış yollarını tıkamış gibi görünen bir dizi olaylar içinde kıstırılmış bulduğu durumlar vardır.

    “bir başka kişi uğruna kendini tümüyle yâdsıma ve kendi hak ve taleplerini bir başka kişiye teslim etme tutumları “büyük aşkın” örnekleri olarak gösterilir. aşkın, sevilen kişi uğruna kendini feda etmek ve özveride bulunmaktan daha iyi bir kanıtı yoktur sanki. aslında bu durumlarda sevgi temelde mazoşist bir özlemdir ve söz konusu kişinin ortak-yaşama (symbiosis) gereksiniminden kaynaklanmaktadır. […] mazoşizmle aşk ya da sevgi birbirinin karşıtıdır. sevgi, eşitlik ve özgürlük temeline dayanır. eğer taraflardan birinin boyun eğmesi ve bütünselliğini yitirmesi temeline dayanıyorsa, ilişki nasıl rasyonalize edilirse edilsin, hangi kılıf altında gösterilirse gösterilirsin, mazoşist bir bağımlılıktır.”

    erich fromm - özgürlükten kaçış
  • "soyutlanmışlık ve güçsüzlük duygusu, ortalama normal insanın farkında olduğu bir şey değildir. ondaki, etkinliklerinin günlük gidişi altında, özel ya da toplumsal ilişkilerinde bulduğu güvenlik ve onaylanmalar ardında, iş yaşamındaki başarıyla, çeşitli oyalanmalarla, "hoşça vakit geçirmek", "ilişkiler kurmak", "sağa sola gitmek" gibi etkinlikler sayesinde gizlenmiştir bu duygu. ama karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz. yalnızlık, korku ve ürküntü olduğu yerde kalır; insanlar buna sonsuza dek dayanamazlar. "olumsuz özgürlüğün" yükünü sürekli taşıyamazlar; olumsuz özgürlükten olumlu özgürlüğe doğru bir gelişme göstermedikleri sürece, özgürlük denen şeyi tümüyle feda etmek ve ondan kaçmaya çalışmak zorunda kalırlar."
  • ergenlik döneminde okuduğum ve iyi ki de okumuşum dediğim muhteşem erich fromm eseri.