şükela:  tümü | bugün
  • hayatım benim hayatım mı, insanın ne zaman bu benim hayatım demeye hakkı olur. aşkım hayallerim tutkularım. kedim kaplumbağam balıklarım. motorum. camımda çiçekler balkonumda fideler dolabımda dünden kalma kendi elimden çıkma yoğurdum.. nerede bu günler, nerede yatağımda aşkım dudağımda dudağı belimde kolları. kader beni kaç yoklukla sınıyorsun. bu ne büyük özlem.
  • bazen birini ona benzettiğinde boğazına düğümlenen duygudur. bazen sıradan geçen günlerin bir sabahında göğsünde bir acıyla uyanmaktır. bazen onunla ilgili silmeyi unuttuğun bir videoya denk gelince olanlara içinin yanmasıdır. bazen birlikte söylediğiniz şarkılardan biri radyoda çıkınca yolu uzatmaktır. bazen yalnız hissettiğinde onu hatırlamaktır.
  • çok insanı özledim bugüne kadar, genellikle eski sevgililerim, kayıpları tazeyken.

    ablam, ilk defa birbirimizden ayrı şehirlerde yaşamaya başlayınca.

    annem, ablamla benim aramda mekik dokurken otogardan uğurladığımda.

    edebiyat öğretmenim, ilk platonik aşkım, terfisi çıkınca.

    babam, çocukluğumdan beri, hala bi yerlerde var olmasına rağmen.

    hepsi bir şekilde ulaşılabilir de, ölümün yarattığı özlem duygusunun ne olduğunu bilmediğim için bütün özlemlerim bencilce geliyor.

    bir daha asla yüzünü göremeyecek oluşunu bilmek en sevdiklerinin, bir daha sarılamayacak, halini hatrını soramayacak olmak, esas özlem bu galiba. bunu henüz yaşamadığım için bazen kimseyi gerçekten özlememiş olduğumu, bu duyguyu şu yaşıma rağmen hiç yaşamadığımı düşünüyorum.
  • bir gün ben işten dönerken ani bir yağmur başlamıştı. pencerenin önünde beklemiş beni, sokağa girdiğimi görünce fırlamış aşağıya, yağmurda beraber gezelim, ıslanalım, gülelim diye. iş yorgunluğu mu, keyifsizlik mi bilmiyorum, nazlanmıştım biraz, 3-5 dakika dolanıp dönmüştük eve.

    yağmur başladı biraz önce. pencerenin önüne tünedim yağmuru izliyorum. sokağıma bir daha hiç girmeyecek kadının yolunu gözlüyorum, pijamalarla sokağa fırlayıp ıslanmak için. 3-5 dakika değil, saatlerce.
  • dünyanın en zor işi sanırım özlemek. üstüne uzun uzun cümleler kurulur, ama çoğu zaman çare de olmaz.

    bir insanı, anlamlı bir diyaloğu, beraber yürünülen yolları, izlenilen garip garip dizileri. özlemek zor iş, ama güzel de iş. kesinlikle.
  • ben bu kelimeden dolayı, türkçe adına uzun süre utandım. şimdi de o utandığım zamanlardan utanıyorum. şöyle ki;

    türkçe'yi çok başarılı, esnek, adaptasyon kabiliyetine sahip bir dil olarak görürüm. pek çok kalıp ve kelime de hoşuma gider. bunların bazıları, birebir ingilizce'ye çevrildiğinde çok hoş durabiliyor bana kalırsa. örneğin gurbet kelimesi. gariplik hali. ama bir o kadar da muğlak, yani bu bir durum mu yoksa bir yer mi? yoksa her ikisi de mi? hem garip dediğimiz zaman bizim anladığımız, arapça'dan da farklılaşabiliyor.

    "bu çok garip bir durumdu" ile "garibim namıma kerem diyorlar" dediğimizde farklı ancak bana kalırsa içinde bulunulan durumu çok başarılı yansıtan iki kelimeyle karşılaşabiliyoruz. "garip kaldım gurbet ellerde" cümlesini birebir ingilizce'ye çevirsek, "ı remained strange(r) in the lands of strangeness" gibi bir cümle elde edebiliriz mesela. bence hoş ama türkçe'dekinden farklı ve gereksiz uzun.

    ancak özlemek kelimesi, türkler gibi sözlü veya yazılı edebiyatlarının büyük oranını bu eylemin oluşturduğu bir millete ait olmasına rağmen bana hep zayıf gelmişti. bu konuda almanca'daki "du fehlst mir" veya yunanca'daki "mou leipeis" kalıplarını çok beğenirdim. iki sebepten ötürüydü bu beğeni. birincisi, birebir türkçe'ye çevirdiğimizde "bana eksiksin" gibi bir anlam taşımalarıydı ki şairane bulurdum. ikincisi ise, özlem duyulan kişinin cümlenin öznesi olmasının hoşuma gitmesiydi. yani bu özlem eylemi bana ait değil, aktif süje sensin ve sen bana eksiksin gibi. "i miss you" veya yine almanca "ich vermisse dich" hoşuma gitmezdi ama, zira içlerinde hep bir ıskalamak hali vardı.

    sonra bir gün kafama dank etti özlemek. sulamak, söylemek, tuzlamak gibi bir kuruluşu vardı bu eylemin. ama bu sefer, alıp da nesnenin veya tümlecin üzerine koyduğum şey su, söz veya tuz değildi. özdü.

    o zaman fark ettim, türkler birisini özlediğinde almanca, yunanca veya arapça gibi bir eksiklikten bahsetme ihtiyacı duymamışlardı. ya da ingilizce'de olduğu gibi, ateş edip de ıskalamış da değillerdi. türkler özlediğinde, özlerini, düşüncelerindeki insanın üzerine koyuyorlardı aslında. özlerinin bir parçasını, objenin üzerine bırakıyorlar ve bunun arayışını çekiyorlardı.

    "ben seni özlediğimde, mecbur kavuşmalıydım yoksa zaten senin üzerine dağıttığım özüme kavuşamayacaktım" gibiydi. bu kavuşma gerçekleşmeyecekse de özleri, özlenilen insan üzerinde başka yollarda gezinmeye devam edecekti.

    dilin oluştuğu zamanlarda farklı insan gruplarının atalarının, farklı anlamlar taşıyan kalıplar kullanması çok ilgimi çeker. ama merak ettiğim husus, bir ingiliz veya yunan acaba bir türk gibi özleyebiliyor mu? yoksa farklı hissiyatlara verdiğimiz ama sözlüklerde birbirinin karşılığı olarak yazdığımız kelimeler mi bunlar? ya da şu an tüm dünya halkları olarak aynı şekilde özlüyoruz ancak bir zamanlar her birimizin ataları için bu hisler birbirlerinden ifade ediliş biçimleri kadar farklı mıydı?

    neyse, özürlerimi kabul et özlemek. geç oldu biraz.
  • özlediğiniz sizi bu diyarlarda bırakıp sessiz gemiyle uzaklaşmışsa beyhudedir. acı verir kavuşamayacağınızı bilmek, özlersiniz, yorgan altında ağlamak çözüm değildir, gözyaşlarınız sel olsa boğulsanız bile nafiledir.
  • özlemek, kişinin kendi 'öz'ünün başkasına yansımasıyla gerçekleşen histir.
  • aşkı vizyonu ile temsil edip sonrasında kadın erkek arasında olan bitenin tensel yüklerle düşe kalka yürütülmeye çalışılan bir yanılsama olduğunu gördüğümden beri özlemek fiilinin de bir anlamı kalmadı.

    her ne kadar onun adı fiilin içinde geçse de ne onu aşk sandığımdan ne de başkası için bile o adı kullanmayacağımdan özlemler çok uzağıma düşüyor. efendice hayatından çıktığımdan beri yakınlarıma bile yalnızca hasretlerim var..
  • kontrolsüz ve rahatsız edici yas hissi.
    bu haliyle kayıp hissinden ayrılıyor (bkz: #73579510). özlenen nesnenin/kişinin, yok olması, varlığının son bulmasında bile insanı rahatlatan, avutan bir yan var çünkü. kendini özlem duygusunun girdabına kaptıranlar içinse avuntu yalnızca boş bir kuruntudan ibaret.
    neticede özlersiniz, özleminiz olursunuz; sizin dışınızda dünya yine de dönmeye devam eder.