şükela:  tümü | bugün
  • insan benzeri öznenin en belirgin biçimde ortaya çıktığı yer dinler dünyası oluyor. tanrılar, melekler, şeytanlar, ve dahi ahirette tanık olarak 'konuşan' el, ayak gibi organlar, hepsi insan karakterli, yani antropomorfik. ama sadece dine özgü bir fenomen değil bu. hayvanların davranışları hakkındaki yorumlarımız, hatta masallarda onlara tam bir insan karakteri yüklememiz, kediyi sevimli bulurken örümceği iğrenç görmemiz, bir cismin eylemsizliği gibi gayet nesnel bir olgudan bahsederken bile cismin hareket etmek 'istediğini' dile getirmemiz, hepsi insan referanslı. böyle olmasının haklı sebepleri var elbette. zira bu evrende insan haricinde referans alabilecek kadar yakından tanıdığımız başka hiç bir şey yok.

    felsefe, doğa bilimleri ve sosyal bilimler aracılığıyla evren hakkındaki bilgilerimizi şekillendirirken insanmerkezciliğin ne kadar büyük bir ayakbağı olduğu ve insanlığı hangi çıkmaz yollara saptırdığı zamanla ortaya çıksa da, insanoğlu bu zaafından kolay kolay kurtulamıyor. olayların altında insan karakterli bir özne arayışımız her yerde kendini gösteriyor; özellikle tanrı anlayışında.

    arasıra 'onu kesinlikle idrak edemeyeceğimiz' söylense de, tamamen insani nitelikli değil midir tanrılar? öfkelenir, cezalandırır, hoşuna gider, tehdit eder, affeder... tanrıda insani niteliklerin abartılmış hallerinden ötesini göremiyoruz; "kutsal topraklardasın musa, çıkar lan ayakkaplarını! " diyecek kadar... mitoloji dersek ayrı bir alem, magazin gibi. zeus'un yemediği halt yok, kadınları düzmek için kuğu kılığına bile giriyor. [ve hatta nedense erkek veya dişi bunlar. hermafrodit olanı da var. ama tek hücreli, bölünerek çoğalan bir tanrı yok bildiğim kadarıyla. ] gidelim çin'e, görelim pangu'yu. pangu yumurtasını kırıyor, büyüyor, büyüyor ve yerle göğü birbirinden ayırıyor, sonra ölüyor, onun bedenindeki kirler insan ve hayvanlara dönüşüyor. pangu'nun resmine bakıyorsun, bildiğin insan, recep abi'nin çekik gözlüsü. diğer yanda tanrının oğlu, yediği tokatın ardından yüzünün diğer yanını çeviriyor. bazen tanrının kendisi, bazen de insan oluyor.

    bu noktada, tanrının antropomorfik olması iddiasına şöyle bir karşı argüman getirilebilir: " tanrı, kendisini insanın anlayabileceği nitelikleriyle gösterir". ya da, "insan, tanrıdan anlayabileceği kadarını anlar. bu da insanca yönleri olacaktır. " özellikle ikinci argümanı çürütmek mümkün görünmüyor. yine de, evrensellik iddiasındaki dinlerin söylemlerinin nedense ortaya çıktığı devirlere uygun olup sonraki dönemlere uyumsuz kalmaları, din haritalarının siyasi haritalarla önemli bir benzeşim içinde olmaları (edirne'den sonra hem yunanistan, hem de kiliseler başlar), peygamberlerin davalarıyla temelden çelişen, evrensellikten ziyade mevcut konjonktüre göre değişen 'güncellemeli erdem'leri gibi gerçeklerden yol alan dolaylı akıl yürütmelerle tanrının insan icadı bir kavram, niteliklerin en katışıksız ve saf hallerinin temsili için kullanılan bir sembol olması daha muhtemel görünüyor bana. tıpkı spinoza'nın dediği gibi: "üçgenler dile gelseydi tanrının mükemmel bir üçgen olduğunu iddia ederlerdi. "

    o halde, 'bu mükemmel sistem kendiliğinden olmuş olabilir mi? ' işte, insanın özne arayışının en hassas damarına geldik. şunu iddia ediyor bu soru: hiçbir şey kendiliğinden mükemmelliğe erişemez; dolayısıyla, bunu 'birisi' yaratmış olmalıdır. (bkz: bilinçli tasarım)

    böyle bir ihtimal her zaman mevcuttur, çünkü bunu ispat etme veya çürütme şansımız yok. ama unutmayalım, bunun tersini savunan iddia da aynı derecede çürütülemezdir. içinde tanrı geçen cümlelerin her birinde tanrı yerine kainat kelimesini koyun, örneğin 'kainat, öncesiz ve sonrasızdır' deyin, cümlelerin anlamını yitirmeyeceğini görürsünüz. o sebeple çürütülemezlik üzerinden tartışma yürütmekle bir yere varılamayacağını görmek gerek. bu bağlamda hiçbir iddianın mantık temelinde ispatlanamayacağı ortada iken nereye varabiliriz?

    tanrının ne olduğunu bilmiyoruz ama insanı tanıyoruz. insanın zaaflarını biliyoruz. zaaflarımızdan birisi de çevremizde kendimize benzer şekli ve karakteri aramaktır. uzaylılar su buharı veya yosun gibi değil de kafası, kolları, ayakları ve gözleri olan insanımsı bir formdadır. cin gibi, tamamen farklı bir malzemeden (ateş) yapılmış olduğunu iddia ettiğimiz bir yaratıkla cinsel ilişkiye girilebileceğini öne süreriz. hayaletler nedense insan yüzü ve bedenini korurlar. örnekler saymakla bitmez...

    evrenin düzenini birisinin kurduğunu iddia ederken de aynı hataya düşmüyor muyuz? her düzenin ardında onu tasarımlayan biri olmak zorunda mıdır?

    değildir. örneğin, istanbul şehrini evlerdeki kiremitlerden sokak lambalarının ampullerine kadar bir kişi tasarlamış değildir. (bkz: şehir mucizesi). dünya üzerindeki internet ağı, bir yönetici tarafından tasarlanıp da uygulamaya geçirilmemiştir. dünyanın bütün yolları tek bir kişi tarafından çizilmemiştir. bilgisayarınız bile tek bir kişinin tasarımı değildir. bir düzenin oluşması için tek bir öznenin planlamasının gerek şart olmadığını gösteren sayısız örnek verilebilir.

    her eylemin onu eyleyen bir öznenin iradesi sonucu ortaya çıktığını varsayıyoruz. oysa özne, evren tarihinde yeni yeni ortaya çıkmış bir şeydir. iradenin bir tasın içine (bkz: kafatası) toparlanması son milyar yılların işiyken; eylem, sınırları çizilmiş bir özneden çok daha eskidir.
  • "...
    uzun ihsan efendi korkmadı, bunun bir düş olduğu belliydi. diz üstü çöküp aynaya baktı ve orada kendi aksi yerine oğlu bünyamin'in yüzünü gördü. kendi kendine, "düş görüyorum" dedi, "düş gördüğümden şüphe edemem. düş görüyorum, öyleyse ben varım. varım ama ben kimim? "

    sabah ezanları okunmaya başladığında yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadı. aynada makasla bıyığını sünneti şerifeye uygun olarak düzeltirken uykunun bir uyanış ve düşlerin de gerçeğin ta kendisi olduğu fikri kafasını meşgul etmeye başlamıştı. az önce uyanıp gözünü gerçek dünyaya açarak yatağında gerinmeye başladığında belki de bir uykuya dalmıştı. eğer bu doğruysa, şimdi gördüğü her şey bir düştü. gördükleri ister gerçek ister düş olsun, bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu. şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak, o vardı. "rendekâr'ın dediği gibi ben varım" diyordu, "peki ama ben kimim? ayna bana ihsan efendi olduğumu söylüyor, rüyamdaki ayna ise bünyamin olduğumu söylüyor. ben kimim? bütün bunları gören aslında kim?"
    ... "

    [puslu kıtalar atlası - ihsan oktay anar]
  • yükleme kim sorusunu sorarak işe başlayabilir...
  • devletler hakkındaki fikirlerimiz de onları insani bir özne gibi ele aldığımızı gösteriyor:

    "yunanistan türkiye'ye düşman. ", "ermenistan paranoyak bir devlet", "delikanlı türkiye"... ülkelerin birebir insan sıfatlarıyla tarif edilmesi garip değil mi? bir ülkenin delikanlı olması ne anlama gelebilir? gerçekte devletler pek de insani niteliklerle tanımlanabilecek yapılar değildirler. sözgelimi bir yandan savaşırken bir yandan spor müsabakası düzenleyebilirler. insanmerkezli kavramlarla devletler ve ilişkileri sağlıklı bir şekilde ortaya konamaz.

    nasıl ki bir beyin birim bilişsel kabiliyete sahip nöronların lineer toplamı olarak ifade edilemezse; 'insanların toplamı olarak devlet', 'oyuncularının toplamı olarak fenerbahçe' veya 'balıkların toplamı olarak balık sürüsü' anlayışı da olguları açıklamada yetersiz kalacaktır. bir sistemin elemanları ve bunların birbirleriyle etkileşimleri sayesinde hiç bir alt-elemanın tek başına sahip olamayacağı nitelikler sistemin kendisinde ortaya çıkabilir.

    (bkz: emergence)
    (bkz: gestalt)

    ayrıca; sosyal sistemler ve bilinç konusunda bir düşünce deneyi tartışması:
    (bkz: çin ulusu)
  • insanın her yerde kendine benzer bir özneyi arayışı, esasında aslını arayışıdır.

    "burhan sorardım aslıma
    aslım bana burhan imiş"
  • ben bir garip özneyim.
    yüklem arar dururum.
    nesne bana tav olmuş.
    hani benim gururum.
  • artık insanlar dünyadaki varlıklarının teyidi için tutunacakları, hemen ele geçirecekleri maddi bir şeylere gereksinim duyuyorlar. çünkü özneleri kayıp; duygular yok denecek kadar az; kontrol mekanizmaları periyodik, benlikleri boş. içlerindeki boşluk, dışarı çıkmaya zorlandığında ise kayıplara karışan özneleri, bir nesne olarak kendisine erişilmez oluyor. bu namevcut durum, mevcudiyet açlığı çeken insanın, önüne gelen her şeye kutsallık atfetmesine neden oluyor.

    tabii bu kutsallık bir anlığına insanı tatmin ediyor. çünkü böyle dolaylı yoldan tatmin edilmek insana yetmiyor. doğrudan tatmine aç olan öznenin, kendi kendine yücelttiği serbest libidosu gerektiği şekilde tatmin edilip, boşaltılmadığında kendini daima güçsüz göreceğinden, otomatikman id ile süperego arasında büyük bir çatışma ve zıtlık yaratıyor. bu sefer insan, resmini gördüğü şeye bütünüyle, bedenen sahip olmak istiyor. bu durumda özne, mecburen kendini büsbütün gerçekleştirmek için yalvaran egosuna boyun eğiyor ve böylece kendi mantrasını şuursuzca arayan, mekanik, derinliksiz bir özne olarak, birçok kübist yapıtta da gözlemlenen birtakım yaşantı ve görüş açılarının keşmekeşi arasında biteviye salınıp duruyor.

    insanın öznesi, kendisinin kadüğü olur mu hiç? oluyor; insanın öznesine olan zaafı, o kadar dünyasal ki doruk noktaya ulaştığında kendini yok edebilecek bir güce de ulaşıyor; güçsüzlüğünü bilmeyecek kadar güçleniyor ve dünya insana az geliyor. çünkü bir şeyin kendisinin ikamesi olarak işlemeye başlaması, beraberinde paradokssal bir burulmayı da getiriyor: dünyadan çıkmak ve dolayısıyla, insalıktan ç ı k m a k.

    bakın! nietzsche sesleniyor: ecce homo.
  • (bkz: mirror stage)
  • faydası olabilecek anahtar kelimeler:

    (bkz: alexander pope)
    (bkz: essay on man)
    (bkz: know than thyself)
  • kişisel soyutlamanın (nesneyi kişiselleştirmenin) olası sebepleri çok güzel anlatılmış:

    (bkz: soyutlama/@ibn i batuta)