şükela:  tümü | bugün
  • yanlış bir tutum veya bir ifâde senden südûr edebilir. bunun yanlışlığını zamânleyin kavradığında, sana düşen; eski tutum ve ifâdelerini inkâr etmek değildir. ne yapmalı? eski zamân demişliğinin, yapmışlığının arkasında dur ama, dediklerinin, yaptıklarının arkasında durma, yâni hatâ yapmışlığını inkâr etme. bu; hatâ yapsan bile, mevcût hatânın, “kötülük kasdı” taşımadığı husûsunda bir işâret ve aynı zamânda beşerî bir kredidir. dürüstayâr olmak, hakk u halk içinde her dem “alıcı”sını bulan, insâna emr bir iç fonksiyondur.
  • kendi îcât ettiklerine tapmak; inanmadan edemeyecek olan insânın, “problem” çıkarmayan bir tanrı tahayyülünden gelir. hükmettiğini kendine ilâh yapmak; îmân motivasyonuyla yaşamı, yaşanabilir, çekilebilir kılmak ama bunu yine de kendi irâde ve ideallerine göre şekillendirmek. aslında bu, gerekli sorumlulukları yerine getirememenin verdiği yaratıcının gazâbından korkma ile, özünde kendine yenilme olan kendini tanrı gibi görme cesâretinin oluşturduğu bir durumdur.
  • rûhun boşluğuna fırlattığın didaktik “anlam ağı”, sana bir şeyler getirmeyecektir. havâ boşluğu, duyusal olana konu edildiğinde, meselâ göz, belli bir hüküm ortaya koyamaz ama havâ, gazların “ana” haritası, nefesin temel kaynağıdır. kuru bir akıl, neticesini kuru bir kafa olarak görür. mânânın anlamını; sabırlı olamayan, görmeyle hayât bulan, sezgiyi yok sayan (düşünsel) realizm sakatlar. beş duyu organ, pozitivistlerin voltron tanrısıdır. ki o, aslında yanılgan, yangınal bir tanrıdır(puttur).
  • mahrûmluk, diri bir iştâh; yıpratan, yıprattıça cânlandıran bir bünye meydana getirir. sabır, sâdece zor bir tahammül süreci değil; katlandıkça, kanatlandıran; insâna zevk, şevk, haz son sınırlarını da gösteren insânî ölçü birimi. burada tatmîn olmak, fânîliğimize fenâlıktır; enerjiyi kaybettirir. ayrıca açlık, tokluktan kusma noktasında olmaktan kesinlikle daha iyi bir durumdur. aç olan, harekât planına ihtiyaç duyar, tok olanın böyle bir durumu söz konusu değildir.
  • bâzı_ân dilin bilgisi, algının ilgisini taşımaktan âciz kalır. evet, anlam ve düşünceyi taşıyamamak, çoğu dilin, çift parçalı kaderinin parçalarından biridir. bunun, senkronik olarak dili geliştiren bir durum olması, o kaderin diğer parçasıdır. dilin bilgisini ve mevcûdunu bile dolduramayan aklî üretimlerin olması, pekâlâ dilin değil, felsefenin tâlihsizliğidir. gelişen düşünceyi karşılasın diye özel çaba ve ihtimâmla geliştirilen ingilizce ve tefekkürü, tekellümün çok altında kalmış araplar…
  • boşlayış

    boşanmak, boşlamak; lümpen davrantılara kendini yormak, sanıldığı gibi korteksin hükmünü zayıflatıp, yeni buluşlara, yeni imgelere, yeni damgalara kişiyi götürmeyecektir. bahsedilen durum, bir karârla değil, öylesi kıvâmla, bir yönüyle mümkün. yâni o kulvardaki pejmürdeliğin, sanâtı getireceğine inanmak, imrenilen kahraman çakmalığıdır. okyanuslarda yüzenlere bakıp; kendini, bilinmez, dalgalı sulara atmanın neticesi boğulmaktır. çünkü en kaotik olanın bile kendine has bir dengesi vardır. yapmak zorunda olduklarını, bağ u bağlantılarını keserse, estiği gibi; otlu, dutlu, anasonlu yaşarsa, o çok sevdiği sanâtı daha iyi icrâ edebileceğini düşünüp o yönde adım atmak, mevcûdu da tüketebilir, tıkayabilir, kişiyi kilitleyebilir. çünkü o, verilecek bir karâr değil; potansiyelin, kişiyi getirdiği karârdır. burada yapılan, “hâl”in yanlışlık-doğruluk değerlendirmesi değil, orjinal ile çakma arasındaki farkı izâh etmektir.
  • kimi cesûr görünümlü, etrâfına korku salan insânlar, aslında korkaktır. korku, o kadar dayanılmazdır ki, bundan kurtulma ümit ve iştâhı, onu en olmadığı şey yapmıştır. ömür boyu bu “tiyatro”da başarılı olan da vardır. ezcümle, korku, te’sîrleri muazzam olan bir his organizasyonudur.
  • bir şey olmak için özel bir çaba sarf etmene gerek yok, sen zâten “en şey” olmuşsun. her şeyin her şeyi olan rabbin, seni yaratmış, “el’bâkî” ile kuşatmış. bu yaratılışı ve kalıcılığı kavradığında; yok’tan var’a, ve varlığıyla hep var olacağına kulluğunu anlar ve en büyük pâyenin bu olduğunu, bundan ğayr çaba sarf etmenin mâlâyaniliğini derk edersin.
  • unutmaya çalışmak-hatırlamaya çalışmak; bir odada gizleneni bulmak, bir odada bir şey gizlemek… kalıcı olarak bulabilirsiniz, peki kalıcı olarak yok edebilir misiniz? bunçin, hatırlamaya çalışanlar çoğu zamân muvaffak olur, unutmaya çalışanlar, muvaffak olamazlar. ara ara devre(gündem) dışı kalsa da, unutulmaya çalışılan, vakt gelir, illâ ki hatırlanır. var olan ama nerede olduğu bilinmeyenin bulunması imkân dahilindedir, fakat izleri kalıcı olarak silmek mümkün değildir. hatırlamaya çalışmak, unutulmaya çalışma neticesiyle unutulabilinmiş olanı aramak değildir, dikkâtli düşün! evet, unutma vardır ama “unutmaya çalışma”, “unutma”nın sınırlarına giremeyecek kadar sıcak, hareketli ve cânlıdır. ne zamân ki unutmaya çalışmaktan vazgeçilir, o zamân amaca ulaşılabilir, “insâna yetecek kadar” unutulabilir.
  • insân, kaderden ve “karâr”dan yeniden, yeniden yaratılır. fıtrâtın fotokopik nüshası, aslının varlığına işâret eder. “emredilen hâl”de olamama, günâha ve hatâya derin pişmânlık duyma; hak olanı algılama, ayırt edebilme, lâkin tâmir edici eylemde bulunamama, özde güçlü bir şekilde var olan ama kullanılamayan o asıl “asl”ın varlığına kat’î delîl. o “asl”a vâsıl olasıya kadar insân, benliğinin gettosunda yaşamaya devâm eder. (heyhât ki bu benim de hikâyem)