şükela:  tümü | bugün
  • fransiz yönetmen jacques rivette'in 1961 tarihli filmi. basrollerinde betty schneider ve giani esposito'yu gördügümüz film; 1957 yili paris'inde budapeste olaylarinin hemen ardindan, zorbaligin dünyayi esir alacagina inanan bir grup entelektüelin, arkadaslari juan'in da gizemli ölümüyle daha da artan kaygilarini konu aliyor.

    bu arada paris n'appartient a personne...
  • jacques rivette paris nous appartient'ın çekimlerine 1957 senesinde başlıyor. fakat maddi imkansızlıklar sebebiyle filmin tamamlanmış versiyonu 1961'de sinemalara gelebiliyor.

    rivette'in ilk gercek anlamda popüler filmi 1974 tarihi celine et julie vont en bateau. ilk filmini aşağı yukarı diğernouvelle vague filmleriyle aynı zamanda piyasaya sürmüş ve godard, rohmer, truffaut ve chabrol gibi yönetmenler gibi, daha 1952'den itibaren cahiers du cinemada yazmaya başlamış olsa da, dönem her türlü sıradışı yapımın ön plana çıktığı bir dönem olsa da rivette prodüktörlerin ağzını sulandıran bir yönetmen olmuyor. diğer yönetmenlerdeki eğlenceli anarşi duygusu, göze batan dikkat çekicilik ve heyecan, optimizm rivette'de seyirciyi çekecek şekilde bulunmuyor.

    paris nous appartient bir paranoya filmi. havada egzistansiyalizmin kokusunun alındığı bir sanatçı çevresi anlatılıyor filmde. tiyatrocular, yazarlar, amerikalı(mccarthy'nin cadı avından kaçmış) yazarlar. bu karakterler içerisine düşen, aslında taşralı bir kız anne'in gözünden anlatılıyor filmin hikayesi. anne saf, taşralı ve yeni girdiği bu sanatçı ortamında gördüğü herşeyi büyüten, her lafı doğrudan algılayan, yeni girdiği yerin görgüsünü, kaidesini bilmediğinden dolayı herşeyi bir esrara, gizeme çeviren bir karakter olarak, algısına güvenilmez bir protagonist.

    ortada dönen bir komplo var. intihar etmiş bir müzisyen olan juan'ın ölümü hakkında komplolar üretiliyor film boyu. ama hem komplo teorilerinin kendisi, hem filmin bu teorilere olan mesafesi, hem de tüm bunların anne'in kendi kafasından uydurup inanmak istediği zırvalar olması ihtimali o kadar yüksek ki emin olamıyoruz. dahası rivette güneşli sokakları, kıyıda köşede kalmış büyük meydanları, parklarıyla şehir hayatının içinde bu karanlık komplo hikayesini gitgide bir imkansızlığa doğru itiyor. hikayenin iki yakası gayet bilinçli bir şekilde bir araya gelmiyor.

    hem paris nous appartient hem de celine et julie... nin ortak bir yanı var: iki filmde de, godard gibilerin brechtyen yabancılaştırma efektlerinin sinemaya uyarlanmış halleriyle parçaladıkları narrasyon, görünürde gayet "klasik" bir şekilde işliyor. çünkü ortada anlatılan bir hikaye var ve bu hikaye görsel/işitsel bir numarayla bozulmuyor. iki filme de şöyle bir bakınca, insan gayet normal, hikaye anlatan filmler izlediğini düşünebilir. ama her iki film de (birisinde oluşturulmaya çalışan komplo teorisi, diğerinde çözülmeye çalışılan cinayet üzerinden) "hikaye yaratmak", "hikaye anlatmak" üstüne kurulu. her iki filmde de hikayenin her yöne doğru ilerleyebileceği hissi alttan alta durmadan veriliyor.

    anne'in, müzisyen juan'ın ölümünü araştırmasında daha ilk dakikadan pek "uygun" bir dedektif olmadığını, ona güvenemeyeceğimizi anlıyoruz. fazla saf, durmaksızın gizemli, esrarlı birşeyler, adını koyamadığı "korkunç" birşeyler bulma peşinde. strüktüralizmin hüküm sürdüğü, post modernizmin yakında kapıyı çalacağı bir dönemde jacques rivette'in "büyük hikayeleri", herşeyi bir mantığa bağlama hevesini böyle tematize etmesi, bunu yapabilmenin tutarlılığı uğruna kendi anlattığı hikayenin tutarsızlığını ve rastgeleliğini, "büyük hikaye" olamamasını göze alması, sinemayı sadece bir "dil" sorunu gibi gören bir godard'dan çok daha radikal geliyor bana.

    (paris nous appartient yani paris bize ait. filmin isminden hemen sonra "paris kimseye ait değildir" yazıyor başlangıçta.)
  • 1962'de sutherland trophy kazanmış filmdir.
  • yeni dalga filmlerinde bir pikaro her zaman mevcuttur. godard'da bir serseri veya aylak, modernlikten kaçan bir anarşist, truffaut'da bazan bir çocuk bazan da kadın bedenini araştıran sıradan bir casanova'dır. rivette'inkiler ise rohmer'in pikaro'ları gibi paris serüvencileridir. bu filmde de anne goupil (betty schneider) paris'in pikaro'sudur.

    dünyada gizem diye bir şey yoktur, asıl karmaşık olan bizatihi yaşamın kendisidir; onu kaos halinde gören bizleriz, neyi nasıl görmek/kurgulamak istersek öyle görür/kurgularız, şiarından hareketle 50'li yılların sonunda moda olan varoluşçuluğun entelektüel ve izole estetlerden oluşan ve temelde zaman zaman ayrışan sanatsal grupların üzerindeki etkilerini araştıran bir filmdir. ne intihar ne bir cinayet ihtimali ne de başka türlü felaketler önemlidir, ki rivette gizem silsilesini yan-öykülerle kursa da hepsini bir bir elimine eder ve sanatsal yaratıda konu tercihi, sağlam öykü yapısı, giriş-gelişme-sonuç gibi konvansiyonel bağlamları sorunsallaştırır.

    düşlerin, fantezilerin, hayallerin, fikirlerin karmaşık yapısı ve anlaşılır bir düzenden yoksun olmaları gibi insan ilişkileri de insanın kendisini algılaması da bir o kadar karmaşık ve düzenden yoksun olabilir. öyleyse bir sanat yapıtından dünyadaki/yaşamdaki her türlü gizemi çözmesini neden bekliyoruz ki, der gibidir rivette veya ben öyle düşünüyorum. nitekim anne goupil'in gelip dayandığı hakikat ölçütü de bu olmalıdır ve tıpkı paris'in bize değil de herkese ait olması gibi tek tek insanlar da kimseye ait değildir, her insan tekil bir varlıktır ve özgünlüğü sabittir. bu da bize özgün bir film yapabilmenin reçetesini sunar ki o derece özgün bir filmdir.
  • bunca yılın sinefili olarak yeni seyredebildim, film beni çok sıktı, tam bir hayalkırıklığı, kendi adıma neden bu filmin yeni dalga denince akla ilk gelen filmlerden olmadığını anladım, yoğun bir teatrallik hakim filmde, 1957 macar işgali sonrası denmiş ama filmdeki entrika faşist franco ispanyası ile ilgili idi daha çok, bir yandan da filmi izlerken şeyi hatırladım, hani şu fransız filmi denince akla gelen karikatürüze bir klişe vardır ya, adam kız ve diğerleri, şiddetli duygu gelgitleri, anlamsız tiratlar ve sahneler, bunların erken örneklerinden birini izler gibi izledim filmi, ki film ilk çıktığında aynı tepkileri almış, valla bak, bana inanmıyorsanız james monaco ağbimizin söylediklerine bakın

    "film rivette'i diğer yeni dalga yönetmenlerinden kesin bir biçimde ayıran kuru, edebi bir didaktizme sahipti. onların filmlerini, filmlerinin canlılığı biçimlendirmiş ve onlar o dönemin avangard edebi kurmaca tarzlarından kaçınmışlardı. paris bizimdir zorlama, hatalı entelektüel gizem gibi görünen şeylerle dolu, tam da bir eleştirmenden yapması beklenebilecek türden bir film olarak değerlendirildi: zayıf, tekdüze
    ve derinlikten yoksun."

    james monaco (2006) yeni dalga, çev:ertan yılmaz, +1kitap, istanbul

    ama hakkını yemeyelim, monaco bu ilk filmin daha sonra rivette'in diğer filmlerinde görülecek olan ve onun alamet-i farikası olacak biçim ve temalarının da ipuçlarını barındırdığını da söyler... monaco'ya göre filmde eksik olan "...(bkz: out one)'ın, hatta (bkz: çılgın aşk)'ın ironisi ve mizahıdır."

    bu satırları okuyunca aklıma (bkz: 400 darbe)nin bir sahnesi geldi, bütün aile neşe ile paris nous appartient'i görmeye giderler, dönüşte arabada filmi konuşmaya başlarlar
    baba: kadın gerçekten de nasıl söylesem evet gerçekten de .....
    anne:tek farkettiğin de o oldu zaten
    baba:ama gerçekten klastı
    antoine:hihooooha
    baba: filmi nasıl buldunuz
    antoine: ben çok sevdim
    baba:evet ama hiç komik değildi
    antoine:orası öyle
    anne:evet ama derinliği vardı
    baba:ne?
    anne:derinlik dedim
    baba:ha tamam (ya da biraz serbest bir çeviri yaparsak "yav he he:)
    anne:filmi kastettim
    baba:filmi hiç hatırlamıyorum ki!
    antoine:hihooooha

hesabın var mı? giriş yap