şükela:  tümü | bugün
  • türkiye adlı topraklarda mimar sinan'dan sonra yetişmiş en azîm, en büyük mimar turgut cansever'e ait cümledir.

    bu cümleyi duyduktan sonra ilk işiniz şehir nedir diye düşünmek olmalı zırtolar.

    ikincisi?

    ikincisi de turgut cansever kimmiş ona bakmak.
  • "paris'i şehir zanneden ahmaktır!"
    bir süredir (dil öğrenmek amacıyla) paris'te bulunduğuma daha önce bir yazımda işaret etmiştim. bu vesileyle bazı okurlardan "yiyip içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın" türünden mektuplar aldığımda, "ben şahsen frengistan'ı anlatmaktan pek hazzetmem. burada benim açımdan kitapların dünyası dışında anlatmaya değer pek bir şey de yok doğrusu; hele bir de istanbul buram buram burnumda tüterken…" gibi şeyler yazmıştım.

    derken, geçenlerde turgut cansever hocamızla yapılmış bir söyleşiyi okumak imkânı buldum. böyle tesadüflerin bilhassa gurbet ellerde tadı bir başka oluyor. dayanamayıp bu söyleşinin bir kısmını sizlerle de paylaşmak istedim: olur a, belki de istanbul'da istanbul'u duymaktan (!) mahrum kalmışsınızdır.

    turgut hocayı dinlemek hakikatte istanbul'u dinlemektir! bakınız neler anlatmış:

    - "1919'da, 20 yaşında bir fransız genç istanbul'da altı ayını geçiriyor. beyoğlu'nda oturuyor, tarihî yarımadayı geziyor. oradan ayrılırken bindiği vapurda defterine şunları not ediyor:

    - "dünyanın eşsiz güzellikteki bu latif, yumuşak yüksekliklerle yumuşak alçaklıkların birbirini takip ettiği bu müstesna güzellikteki topoğrafya üzerine, türkler, bunların yüksek noktalarına yerleştirdikleri abidelerle, muhteşem camilerle, allah'ın yarattığı tabiata müthiş güzellikler ilave ederek onu erişilmez bir güzellikler dünyasına kalbetmişler."

    ondan sonra vapur biraz ilerliyor; -tahmin ediyorum ki ahırkapı açıklarında- ayasofya ile sultanahmet'i görüyor:

    - "az meyilli çatıların saçaklarının gölgeleri altında koyu mor renkli, cumbalı evlerin pencerelerinin tezyin ettiği mimarî ve koyu yeşil renkli ağaçlarla oluşan şehir dokusu, bu büyük abidelerin kaidelerinden denize kadar sarkıtılmış muhteşem bir iran halısını hatırlatıyor" diyor.

    şimdi bakınız bunu söyleyen kişi, modern mimarlığın kurucusu le corbusier. seyahatinin son noktası istanbul. geçerken balkanlardaki türk şehirlerini görüyor. oralarda herhangibir eve bakıldığı zaman, bahçe evin altına devam eder ve onun üzerindeki kat da yaşama alanıdır. en üst kat yatak odalarının bulunduğu yerdir ve bunların hepsi kendi iç cennetlerini barındırır. ev böylece aslında direkler tarafından taşınan, altı boş olan bir yapıdır.

    le corbusier istanbul seyahatinden sonra 1925'teki modern mimarlar kongresinde, "evler toprağa oturmamalıdır, topraktan yükseltilmiş olmalıdır, kolonlarla taşınmalıdır" diye bir öneri getiriyor. o kongrede bütün bunlar kabul ediliyor. şimdi bütün dünyada, kolonlar üzerine inşa edilen binanın le corbusier'in icadı olduğu sanılıyor. halbuki o fikirlerin kaynağı osmanlı-türk eviydi."

    turgut hoca, buradan da paris'e atıf yapmak ihtiyacı hissediyor:

    - "zamanında napolyon bonapart paris'i yeniden kurarken, önce yuvarlak meydanlar çiziyor. onları birleştiren geniş bulvarlar ekliyor ve iki tarafına da altı katlı apartmanlar yerleştiriyor. kendisi topçu subayı olduğu için stratejisi şöyle: yuvarlak meydanlara top bataryalarını yerleştiriyor, muhtemel bir halk ayaklanması durumunda toplar halkın üzerine ateşlendikleri zaman ayaklananların kaçacakları yer yok.

    işte bu paris'i, kendisine aydın diyen türk budalaları 'şehir' zannediyor. bir zaman sonra insanlar en yakınlarındaki hazineleri görmeyip başka yerlerdeki şeyleri görmeye çalışır hale gelmişler. tabii aptallık, insanın burnunun ucundan ötesini görmemesi demektir, değil mi? yani o da insanlıkta en yaygın olan hastalıktır ve bulaşıcıdır."

    hakikaten de hamakat en tehlikeli bulaşıcı hastalıkların başında gelir. nitekim hocamız, konuşmasını şöyle sürdürüyor:

    - "bir süre sonra le corbusier, galiba 1930'larda cezayir'e gidiyor. cezayir'den dönüşünün akabinde bir ev yapıyor: bu ev, direkler üzerinde duran bir kat, o katın üzerinde örtülü küçük bir kısım ve üstünde bir terastan müteşekkil. osmanlı dünyasının direkler üzerindeki yapılar fikri, oraya intikal ediyor. cezayir'in terasını kullanma fikri de arkasından geliyor. esas yaşama alanı da kısmen teras ve o kat oluyor. beş altı sene evvel le corbusier'in yaptığı bina yıkıldı ama aslına sadık kalınarak yeniden inşa edildi.

    tabii üzerinde konuşmamız gereken asıl mesele, kültürel devamlılık ve korumadır. le corbusier'nin binası nasıl kaybedildikten sonra yeniden inşa edildiyse, kaybettiklerimize de böyle bakmamız icap eder demek istiyorum."

    hocamız elbette haklı olmasına haklı ve fakat acaba memlekette kim neyi kaybettiğinin farkında ki? öyle değil mi, önce kaybettiğimizi farkedeceğiz, sonra kaybettiklerimizin neler olduğunu farkedeceğiz; daha sonra kaybettiğimiz o şeylerin hakikatine yeniden nüfuz etmenin yollarını farkedeceğiz; en nihayet bu yolları aşıp kaybettiklerimizi yeniden ve nasıl ihya edeceğimiz üzerinde adam gibi konuşmaya başlayacağız.

    sadece osmanlı mimarîsinin değil, bütün osmanlı mirasının temelinde zengin bir ilim ve irfan tasavvuru vardı; biraz daha geç kalınırsa öğrenilmesi ve öğretilmesi neredeyse tamamiyle imkânsız hâle gelecek bir 'ilim' ve 'irfan' tasavvuru… oysa köklere inmeleri gerekenler, kalkmışlar yere düşmüş son meyveleri sözümona toplamakla meşgul oluyorlar!

    yapılması gereken meyve toplamak değil, yıkılmakta olan şu ağacın köklerine zahmet edip biraz su dökmeye çalışmak; yani buğdaya değil, himmete talip olmak! ''

    yenişafak, 2005. dücâne cündioğlu.

    http://yenisafak.com.tr/…haziran/19/dcundioglu.html