şükela:  tümü | bugün
  • ilk kez antik yunan'da kullanılan kavram. hakikati söylemek anlamına gelir ancak bu hakikat yağmur yağdığı bir sırada "yağmur yağıyor" demek gibi doğru bir önermede bulunmak değildir.
    parrhesia kavramının içerdiği hakikatte egemen olan bir kişiye, bir zümreye ya da bir genel görüşe karşı doğru bildiğini, doğru olanı söylemek vardır. bu söyleyiş de risk ve cesareti içinde barındırır. çünkü egemen olan, gücü olan x karşısında doğruyu söylemek x'in hışmına, dışlamasına, cezasına göğüs germeyi gerektirir. herkesin bildiği ve kimseyi rahatsız etmeyecek bir doğruyu söylemek parrhesia değildir.
  • hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettigi durumlarda hakikati söyleyene de parrhesiastes denir.
  • (bkz: sokrates)
  • kaybetmeyi göze alarak doğruyu söylemekle, başımıza geleceklere rağmen doğruyu söylemekten caymamakla birlikte geçiyor parrhesia. o halde doğruyu söyleyenle, doğrunun söylendiği arasında asimetrik bir ilişki var, doğruyu söyleyenin demek ki aynı zamanda güçsüzlüğü var, başına bir şeyler gelebilir hep. bunu yalnızca genelgeçer ahlakla, toplum değerleriyle ya da devletle karşı karşıya geldiğimiz durumlarla kısıtlamayalım.
    canımızın gittiği yakınımız karşısında doğruyu söylerken de güçsüzüzdür. doğru, "canım"ızı yakabilir -- burada "canım" hem bana ait olan "can"ı hem de benim ait olduğum "can"ı, onu, o diye kolaylıkla ayıramadığım yakını aynı anda barındırır.
    sorusunu sorum olarak bildiğim, sorumlu hissettiğim birine doğruyu söylemek, bir yandan onu herşeye kadir bir öznenin yargısının kurbanı yapmamayı(bu durumda sözde-özne de nefsinin kurbanı olur) diğer yandan doğrudan, ikimizin ötesinde olan ancak ikimizin arasından dolayımlanan doğrudan, ödün vermemeyi zorunlu kılar. o bana emanettir, tamam ama ben de bana emanetimdir; henüz-olmayan ben her an binbir kılıkla gelir bana, misafir ederim onu/beni.
    bir emanet, karşısında güçsüz olduğu, aciz kaldığı başka bir emanete doğruyu doğrudan söylemelidir. doğru ise o emanetin huyuna ve suyuna gitmektir. emanetin huyuna ve suyuna gidersin ama varamazsın; yakınlık, hep gitmektir, vardığını sandığın başka bir deyişle onu ezbere dönüştürdüğün anda ezberden kaçandır, ezberi bozandır. başkası oldukça ezber bozulacaktır. doğruyu söylemek, ezberi bildirmek değildir. doğru ancak başkasının suyunda, huyunda yüzerken doğurulur. doğruyu onun yüzü suyu hürmetine söylemeliyiz, ondan yüz çevirerek değil. aramızda böyle şeyler olur; böyle şeyler, ancak aramızda olur.

    diktiğim bu entaride, kesin evetler ve hayırlar, gerekirler, olurlar, olmazlar varmış gibi göründüğüne bakmayın; evet ile hayır arasında yarılmış birinin kaçınamadığı yargılardır bunlar. hakikati örtmekle(küfür) teşhir etmenin kirine bulaşmış biri, yani ben, yani sen, pardon siz.
  • korkudan ari -sonucu hesaplanmaksızın- yapılan konuşma, kendi gözünden hadiselerin/mefhumların bağsız değerlen-dirilişi.
    "kelam, bütünüyle haysiyettir." namlı meriç düsturundaki hakikate angaje olma haysiyetinden mürekkep eylem.
  • parrhesia'yı bir "kral çıplak" hikâyesinin ötesine taşımak istiyorum pek muhterem district 9 ahalisi. krala bakıp kimsenin göremediğini görüp "kral çıplak" diye bağırmak, kralın da, kralı çıplak göremeyenlerin de bir kurtuluşu anlaına geliyor. aslında "kral çıplak" bir anahtardır; çözümsüzlüğün, iç içe geçmişliğin, karmaşanın, düğümün çözülmesi anlamına gelir. ben felsefeyi ziyadesiyle çözümsüzlüğü metheder bir şekilde görüyorum; sunulan çözümler bir başka yönden bakıldığında sürekli sorgulanması gereken yepyeni sorunlar anlamına gelir. bu yüzden "kral çıplak" söylemi, felsefede bir işe yaramaz. çünkü felsefede çıplaklık yoktur, onda kat kat giyinme ve buna ek olarak onu adım adım soyma, her defasında daha fazla giysiyle karşılaşıp yılmama, her katta daha fazla sorgulama telâşı vardır. "kral çıplak" diyen çocuk ile isa'nın regnum dei'i müjdeleyiciliği ya da muhammed'in nuru birdir. etrafta toplananları bir noktadan başka bir noktaya taşıyor olmanın erdemi vardır onda. zira hakikat denilen şey, ulvîliğini kendisine sürüklenen insanlardan alır. insan olmayınca, hakikat "kendinde iyi" değildir. hakikati hakikatten hakikî kılan insandır. onu o şekilde kılamayan da başka bir insandır. bu iki insan arasındaki fark, birinin esinlenmiş diğerinin esinlenmemiş olmasıdır.

    "kral çıplak"taki esinlenmiş birey, üflenmiş bir âliye dönüşür. dilsel açıdan bakarsak üflenme, esriklik, yücelme manalarını bünyesinde taşıyan spirare / spritus yapısı (bakınız: ing. inspire, inspirit, inspiration) aslında soluk verme'nin neticesidir. sağlıklı bir şekilde nefes alıp verebilme vardır latincedeki spir- kökünde. ulvî nefesten payını alan insan sağlıklı bir şekilde soluk almaya başlar, çevresindeki profan kitleden ayrılarak "kral çıplak" der. kral da aslında çevremizi her türlü göz boyacılığıyla kuşatan, bizi aslında var olan tek hakikatle yüzleşmekten alıkoyan madde alemidir. o madde alemine bakıp "madde çıplak" demenin bir ulvî kurtuluş olduğu tasarlanmıştır. burada tasarlanan kurtuluş anlamındaki hakikatin aksine, parrhesia'da yıkımın hakikati vardır. olsa olsa, aynı benzetmeden hareketle, "madde çıplak değil, her şey maddede" diyen materyalist bir zihin yapısının hakikatini sunar.

    ben ne ilkinin, ne de bu ikincisinin hakikî hakikat olduğunu söyleyemem; ben o bilince erebilmek için ya ilkiyle ya da ikincisiyle üflenmiş olmalıyım. oysa ben kendimi yaşarken üflenmiş gibi hissedebilmek için, inançtan öte bir dayanak bulamıyor olmakla güdük kılıyorum. ben ortega y gasset'nin dediği "tanrı bile insanlara kendini fark ettirmek zorundadır" düşüncesini arkama alıp arayışımın sonunda bir dayanağa eriştiğimde onu bile küçümseyebilme riskini taşıyabildiğim için, esasen çiğ süt emmişlikten hiç kurtulamayabilirim. yere göğe sığdırılamayan "iyi adam" örneklerine bakınız, ya da velilerdeki, evlıyalardaki, azizlerdeki o "model tip"e. temelde onların da o şekilde, yani en kaba tabirle "iyi adam", "iyi teslimiyetçi", "madde hayatını iyi bir şekilde küçümseyen" insanlar olarak kendilerini mutlu kıldıklarını, çile çekseler bile sonunda çile çekmekten de keyif duyar hale geldiklerini düşününüz. insanlıktan, madde hayatından vazgeçtiğinde bile insanî huzur anlayışından vazgeçemeyen insanın parrhesia'ya güdümlü kalmak zorunda olduğunu düşünüyorum. bu yüzden insan ne kadar üflenmiş olursa, aslında o kadar üflenmemiştir; insan ne kadar üflenmemiş olursa, aslında o kadar üflenmiştir. belki de nietzsche'nin "her doğru eğridir" düsturu buraya çıkabilir; bu da aslında arzulanan hakikatten daha menfî bir hakikate kavuşmak anlamını taşıyor. çünkü tümüyle bilinmeye kapalıdır o. onu bilmeniz ya da bilip de ondan yararlanmanız mümkün değil; insan cenetten bile taşacak yapıda kendine düşkündür. kendinden vazgeçtiğinde bile bunu kendi iç huzuru için yapmış oluyor. bu müthiş bir dehlizdir aslında.

    buradaki karamsar tabloyu en iyi resmeden filozof, francis bacon olmuştur. de sapientia veterum'un ilk konusunun başlığı "cassandra sive parrhesia"dır. yani "cassandra ya da parrhesia". cassandra, yunan mitolojisinin fazlasıyla trajik bir figürü olmakla birlikte parrhesia'nın içerdiği hakikat algısının da bir sembolüdür. anlamca "kral çıplak"taki kurtuluş vaadinin aksine cassandra'daki hakikat anlayışında, benim yukarıda çizmeye çalıştığım karamsar tabloyu görürsünüz. troia'nın budalaca bir aşktan ötürü yıkılacağı bilgisi, öngörüsü var mı? evet var. peki, bu hakikat neden troia'nın yıkılmaması için kullanılamadı? çünkü bu hakikatin pınarını cassandra'ya sağlayan tanrı apollon böyle istedi de ondan. bacon şöyle anlatıyor bildik hikâyeyi:

    "eski şairler apollon'un cassandra'ya aşık olduğunu, ancak aşığının arzularından yakasını kurtarmanın çeşitli yollarını arayarak, kahinlik yeteneğini apollon’dan alana dek onun umutlarını sıcak tutup emeline ulaşınca da hiç beklemeden onun taleplerini reddettiğini anlatır. şairlere göre apollon hediyesinin karşılığını alamayınca içinde intikam ateşini körükleyerek gözünün yaşına bakmadan bu marifetli kadına şu cezayı kesivermiş: cassandra geleceği görecekti, ancak kimse ona inanmayacaktı. artık cassandra geleceğe dair gerçekleri görmesine rağmen kimse onlara itibar etmiyordu. hatta memleketinin harap olacağını gördüğünde de durum farklı olmamıştı, birçok uyarılarda bulunmuş, ancak kimse ona kulak asmamıştı."

    hakikate erişseniz de, bu bir şeye yaramıyor. bu "kral çıplak"taki hakikat algısının tam tersini gerektiriyor. kurtuluş yok, çünkü bilgi varsa da; onunla yetinen ya da onun pınarından içen yok. yukarıdaki cassandra - parrhesia hikâyesi, bunu becerebilmenin yani hakikatin pınarından faideli bir biçimde içebilmenin sadece tanrılara özgü olduğunu, bu geleceği görme kudretinin de bizzat harmonia'nın yani uyumun tanrısı olan apollon tarafından insana verildiğini anlatıyor. providentia'nın yani tanrısal öngörü'nün dünü, bugünü ve geleceği kuşatıcılığı (aeternitas/@jimi the kewl) zamana ve mekâna güdümlü insanın tahayyül gücünü aşmasın diye bu tarz meseller uydurulmuş olabilir. bana kalırsa insanı parrhesia'ya mahkum eden de insanın kendisi. durumunu daha da kötüye çevirmenin ustası aynı zamanda. bacon aynı yerde şunu ekliyor:

    "...bu tarz kimseler akıllı ve özgür, öğütleri doğru ve yerinde olsa da, karşılarındaki kişileri ikna etmede neredeyse hiç başarılı olamazlar; aksine yaklaşmakta olan felaketi hızlandırarak kendilerine danışmış olanları uzun vadede daha da yıkıma uğratan kâhinler olarak ünlenirler."

    oysa "kral çıplak" diyen çocuk, etrafındakileri yıkımdan kurtarmıştı.
  • devrimin ayak sesidir.

    "in a time of universal deceit, telling the truth is a revolutionary act."
    "evrensel yalancilik donemlerinde dogruyu soylemek devrimci bir davranistir. "
    george orwell
  • söyleyeceklerini, söyleminin sonucuna göre ayarlamama durumunda olan öznelere denir. yani özne sonuç üzerinden değil; söylemin bir gösteren olarak gösterilene etkisine odaklanır. parrhesia kişisi söyleminin sonucunda ödeyeceği bedelin de söylemini güçlendireceğini düşündüğünden mütevellit söylemini sakınmaz. sokrates mahkemede ölümünün, tüm yaşamı boyunca savunduklarını daha iyi anlatabileceğini düşündüğü için kendini savunmadı. yani mahkemede hayatı boyunca söylemlerini savunmak için, yaşamını savunmadı. ya da ben fazla anlam yükledim sokrates'e. dediklerim uğruna sokrates'i harcadım belki ama olsun.
  • bütün entryler için değil, sadece doğruluğu kesin olanlar için; ekşi sözlüğün yapmaya götünün yemediği, yapana da götümüze girebilir diyerek karşı durduğu eylemdir.

    "konuşmacının dürüstlük yoluyla hakikatle belli bir ilişki kurduğu, tehlike yoluyla kendi hayatıyla belli bir ilişki kurduğu, eleştiri yoluyla kendisi ya da öteki insanlarla belli bir ilişki kurduğu (özeleştiri ya da öteki insanların eleştirisi), özgürlük ve ödev yoluyla da ahlaki kuralla özgül bir ilişki kurulduğu bir sözel etkinlik türüdür."

    (bkz: michel foucault)
    (bkz: doğruyu söylemek)