şükela:  tümü | bugün
  • yetmislerden bir sam peckinpah filmi.. izlemedim ama filmin wahsi bati'da gectigine dair bir his var icimde.. tek bildigim, bob dylan'in hazirladigi vasati soundtrack'i.. tadi tuzu biraz eksik, sadece knockin on heavens door icin dondurulecek bir album..
  • 73 yapımı sam peckinpah filmi. başrollerde james coburn*, kris kristofferson* ve bizzat ulu şahsiyet bob dylan* var.

    filmin ön planında eski haydut yeni şerif pat garrett'ın harıl harıl billy the kid'i araması ve bulması var. ama esas olaylar bu ikilinin arka planında gelişiyor. kızılderili katliamı, toprak sahiplerinin sömürü düzeni, modern amerika'nın doğum sancıları falan güzel döşenmiş.

    kris kristofferson sesinin de katkısıyla tam bir billy the kid olmuş. james coburn yeni düzenin kölesi olmak durumunda kalmış bir şerif olarak eski dostu billy'yi avlayıp avlamama konusundaki ikilemi çok güzel yansıtmış. bob dylan ise beklediğim üzere charles bronson'un bir zamanlar batıda çaldığı gibi mızıka çalmamıştır ama iyi oynamıştır namussuz.

    dylan, ünlü knockin on heavens door şarkısını bir soundtrack albümle beraber bu film için yazmıştır. can alıcı bir sahnede, güzel bir yerde girer.
  • sam peckinpah'ın 1973 tarihli başyapıtı. tabuları yıkan bir western. james coburn yaşlanmakta olan pat garrett karakterinde anti kahraman motifini allak bullak ediyor.
  • the wild bunch eğer western'in mezar kazıcısı olmuşsa, "pat garrett and billy the kid" için de söylenecek en uygun şey de, bu filmin, western için yapılmış bir cenaze töreni, eski batı için yakılmış bir ağıt olduğudur, üstelik de film, wild bunch’tan neredeyse 30 sene öncesini anlatıyor olsa bile! filmin yan rollerinde yer alan oyuncuların büyük bir kısmı da, western sinemasının eski tanıdık, bilindik simalarından oluşmuş, bir nevi kaldırılacak cenaze için gerekli kortej bir araya getirilmiştir. sam peckinpah’ın kendisi de çektiği bu son westernde ufak bir rol almış, tesadüf olamayacak kadar ince bir alegoriyle bir çocuk tabutu yaparken gözükmüştür.

    filmin daha anlaşılır olması için aslında öncelikle filmin dayandığı tarihsel arka plandan bahsetmek gerekiyor. iç savaş sonrası abd'nin birleşikliği her ne kadar tescil edilmiş olsa da, ülke bölünmez bir bütün olma şerefine daha tam anlamıyla erişememiştir, özellikle vahşi batı denen eyaletlerin merkezi otoriteden ayrıksılığı ve kanunsuzluğu aynen devam etmektedir. en son 1878'de patlayan ve içlerinde billy the kid'in(ya da gerçek ismiyle william h. bonney'nin) de olduğu birçok silahşörün yer aldığı lincoln county war bölgedeki şiddetin ve kaosun doruk noktasını oluşturur. daha yeni bir iç savaşı atlatmış olan merkezi otorite, doğrudan bir müdahaleyle bölge halkının nefretini kazanmamak için bilindik bir taktiğe başvurur, kendi kolluk güçlerini kullanmak yerine, bölgenin bilinen, tanınan simaları ya da eski kanun kaçakları şerif yapılarak otorite güçlendirilmeye çalışılır, gene bölgedeki etkin güç olan büyük toprak sahipleriyle işbirliğine gidilerek entegrasyon için gerekli olan ekonomik altyapı hazırlanır. kısaca merkezi otorite bir nevi taşeronlaştırılarak bölgenin içeriden normalleştirilmesi amaçlanır. filmde olayların geçtiği 1881 yılı itibariyle, plan başarıya ulaşmış gibidir, artık o namlı vahşi batı miti görünür olmaktan çıkmakta, yeni düzenin kuralları kendini dayatmaktadır, eski alışkanlıklar, eski yaşam biçimleri, eskinin sembol isimleri hızla kaybolmaktadır. bu noktada, yeni muktedirler zaferlerini perçinleştirmek için son bir darbe için harekete geçerler, bölgenin şöhretli ve de sevilen ismi olan ve kaçak durumunda olmasına rağmen elini kolunu sallayarak dolaşan billy the kid'in yakalanmasına karar verilir ve bu görev de kid'in eski dostu, yeni şerif pat garrett'in üstüne kalır.

    her ne kadar bu arka plan, filmin ismi ve de filmin ilk 15 dakikası, filmdeki olay örgüsünün bu ikili arasındaki kaçış, kovalamaca, çatışma üzerinden gittiğini düşündürse de, peckinpah'ın asıl odaklandığı konu can çekişmekte olan vahşi batıda bir dönemin sonudur. iki eski arkadaş olan pat garrett ve billy the kid de aslında bu kapanan dönemin iki istisnai karakterleri olarak karşımıza çıkarlar. “times have changed” diyen pat garrett, geçmişini, eski kanunsuz günlerini bir kenara bırakarak, kendini göstermeye başlayan yeni dönemin düzenine angaje olmuştur. buna karşın “times maybe, but not me” diyen billy the kid ise son birkaç yılda olup bitenleri, yaşanan sarsıcı dönüşümü umursamayarak, eskiden nasıl yaşıyorsa ve davranıyorsa, buna aynen devam etmektedir. geçmişin nostaljisini ve de geleceğin katı gerçeğini temsil eden bu iki karakter arasında kalan ise kapanmakta olan bir dönemin insanlarıdır. geçmişten kaçınılmaz bir kopuşu ve de yakın geleceğin getireceklerine karşı kaderci bir bekleyişi bir arada yaşayan bu insanların yaşadığı çaresizlik ve çıkmaz filmin asıl temasını oluşturur. bu halet-i ruhiyeye uygun biçimde; wild bunch'ta, film boyunca öfke ve histeri ile karışık biçimde bir güç gösterisi şeklinde atılan kahkahalar bu filmde yerini donuk, solgun yüz ifadelerine, çaresiz bir durgunluğa bırakmıştır. gene wild bunch'ta erkeklik seremonisinin, var olan çatışmanın, şiddetin bir parçası olarak karşımıza çıkan içki ya da alkol bu sefer düşkünlük, güçsüzlük ve de yenilgi sendromu ile beraber gözükür. pat garret ve billy the kid'in güçlü, sağlam kişiliklerine karşılık, bu ikili arasında kalmış karakterler bir “negatif pişmanlık” hissiyatı ile beraber gözükür. bildiğimiz anlamda pişmanlık, geçmişe dönük yapılan ya da yapılmayan, yapılamayan şeyler üzerine yıkıcı bir vicdan muhasebesidir ancak filmde gördüğümüz şekliyle negatif pişmanlık, geleceğe dönük olup bitmesi kaçınılmazmış gibi görünen hadiselere karşı ne kadar yapılmak istense de yapılamayan, becerilemeyen şeylere dair sonuçsuz bir vicdan muhasebesidir. filmdeki karakterler, billy the kid'in ölmesi, ortadan kalkması gerektiğinin ve de bunun pat garret tarafından yapılacağının farkındadırlar ancak ne billy the kid'e yardım edecek kadar ne de pat garrett'ı yolundan çevirecek kadar bir cesarete ve iradeye sahiplerdir.

    pat garret ve billy the kid güçlü karakterleriyle bu durumdan muaf gibi gözükseler de, onlar da aslında benzer bir trajediyi yaşarlar, bu trajedi de aslen kendi güçlü karakterleriyle ilgilidir. billy the kid çoğu insanın görmek isteyeceği şekilde romantik bir isyankar ya da kural tanımaz bir marjinal değildir, aslında kendi kurallarına göre yani eski batının geleneklerine göre yaşayan, bundan da hiçbir şekilde taviz vermeyecek kadar ben merkezci birisidir, eskiye dair her şeyin yitip gitmesi karşısında umursamaz, alaycı bir tavırla gene bildiğini okumaktadır. yeni muktedirlere karşı harekete geçmek yerine sanki her şey eskisiymiş gibi, özel mülkiyeti simgeleyen çitleri hiçe sayarak istediği yerlerde dolaşmakta, sorunların çözümü için silahını kullanmaktan çekinmemekte, kurulu bir hayat düzeni yerine dağınık komünal bir yaşamı tercih etmektedir. buna karşılık pat garrett ise sanıldığı gibi ikiyüzlü bir dönek ya da hain değildir, vahşi batıda ayakta ve hayatta kalmak için gerekli olan profesyonelliğe ve sertliğe uygun biçimde hareket etmekte ve tarafını belirlemektedir. “faustvari” bir role uygun biçimde, ruhunu şeytana sattığını bilse de, başka çıkar bir yol bilmediğinden üstüne düşeni kararlılıkla yapmakta, ancak ne kadar sert ve katı olsa da bu durumun huzursuzluğunu sürekli olarak hissetmektedir. kendileri ve yakın çevreleri ile yapamadıkları yüzleşme ve hesaplaşma yüzünden benzer bir trajediyi yaşayan bu iki istisnai karakterin hikayeleri de bu yüzden, filmde bir zıtlık ya da çatışma oluşturacak biçimde değil paralellik gösterecek biçimde bize anlatılır. billy the kid dostlarının iyi niyetli uyarılarını, pat garrett de yakın çevresinin üzerindeki baskısını dikkate almaz. pat garrett billy'i yakalama konusunda ne kadar kararlıysa, billy the kid de kaçıp gitmek yerine bildiğini okumak konusunda bir o kadar kararlıdır. billy the kid'in hileli bir düello sonucunda eski dostu alamosa bill'i, pat garrett'in de zorla sarhoş ettiği eski dostu holly'i öldürmek zorunda kalması aynı trajedinin sonuçlarıdır. gene aynı paralellikte, filmin sonlarında pat garrett film boyunca methini duyduğu fahişe ile birlikte olurken, billy the kid de film boyunca uzaktan birbirlerine kur yaptıkları kızılderili kızla beraber olur.

    iki karakter de kendi yollarında yürümeye inat ettikçe, filmin sonunda karşı karşıya gelmeleri de kaçınılmaz olacaktır. anlatılan trajediye uygun biçimde, "ölmek" filmin sonunda shakespeareyen bir anlama bürünür, bizzat yönetmen sam peckinpah'tan billy'i haklama direktifini aldığını gördüğümüz garrett'in, billy the kid'i arayışı, billy'nin sevgilisiyle olan sevişmesiyle beraber ilerler. pat garrett billy'nin odasının önüne geldiğinde de, hemen harekete geçmek yerine, bu anlama uygun biçimde kendi sırasını bekler. artık son günlerini sayan ihtiyar pete'in odasında, beklenen karşılaşma gerçekleştiğindeyse, olup bitenler filmin bir özeti gibidir. ihtiyar pete'in aynaya yansıyan görüntüsünün önünde karşı karşıya gelen ikiliden; billy the kid, alaycı bir gülümsemeyle tetikte bekleyen elindeki silahını bekletir, pat garrett ise huzursuz bir edilgenlikle kucağındaki silahı doğrultur. herhangi bir diyalog ya da replik yoktur, duyulan tek şey boşlukta yankılanan bir kurşunun sesidir. film boyunca ölüm sahnelerinde bolca gördüğümüz kan bu sefer neredeyse hiç gözükmez, zira devrilip giden bir insan bedeninden öte geçmişin, geçmişe ait hatıraların kendisidir. kid yere düşerken, pat garrett silahını bu sefer odadaki aynaya doğrulttuğundaysa, aynada, sahnenin başından beri gözüken ihtiyar pete'in yansıması da kaybolmuştur, garret'ın artık hesaplaşması, yüzleşmesi için geriye kalan tek kişi artık sadece kendisidir. bu yüzden de, ne kadar şaşırtıcı gözükse de, kid'in ölümüne karşı tepkisini somut biçimde gösterebilen de, kid'in arkadaşları, yakınları değil pat garrett olacaktır zira diğerlerinden farklı olarak bildiğimiz anlamda pişmanlık duyan sadece odur.

    peckinpah tabutuna son çivileri, western klasiği shane ile çakar, shane'de olduğu gibi, yapılması gerekeni yapan kovboyun arkasından hayranlıkla, heyecanla ona seslenen, onun geri dönmesi için umutsuzca bağırıp, çağıran bir çocuk yoktur, onun yerine mutsuz, kırgın bir çocuğun, olay mahallinden uzaklaşan garrett'ı taşlamasını, ona olan öfkesini görürüz bu sefer. gene shane ve diğer birçok westernde olduğu gibi atını uzaklara sürüp, gözden kaybolan kovboy romantizmi, mistifikasyonu ya da gizemi de yoktur, çoğu westernin aksine tarihin tekeri dönmeye devam etmektedir, pat garrett'a ne olduğu aslında daha filmin başında gördüğümüz ve hemen sonrasında kendi ağzından da duyduğumuz buruk bir ayrıntıdan ötesi değildir.
  • atmosferi gri bir film. sam peckinpah 'dan ziyade bir terrence malick filmini andırıyor. `the assassination of jesse james by the coward robert ford`'u baya etkilediğini düşünüyorum. ya da bana öyle geldi. karakterler tottenham hotspur gibi, ne çok iyi ne çok kötü. film içinde aynı yorum yapılabilir pekala. (bkz: #16594128)
  • bu filmde kris kristofferson'u kurt russell'dan ayırmak mümkün değildir.

    (bkz: birbirine benzeyen ünlüler)