şükela:  tümü | bugün
  • babasi ile olan neredeyse asilmaz sorunlarindan dolayi kendini tamamiyle fizige vermis olan dirac, gayet isabetli davranmistir. kuantum fizigine en büyük hizmetlerinden birisi ise schrödinger denkleminden cikmayan spin olayini, isin icine özel görelilik teorisini katip, kotarmasidir. kuantum fizikcileri siralamasinda rahat ilk üce girer kendileri.
  • manyetik monopollerin bulunması gerektiğini öne süren ve bunları kullanarak elektrik yüklerinin doğada neden bir sabit değerin tam katları olarak ortaya çıktığını gösteren 20. yüzyılda yaşamış en önemli teorik fizikçilerden biri.
  • 1902 - 1984 yillari arasinda yasamis, tum zamanlarin en onemli ve nevi sahsina munhasir fizikcilerinden. kendisiyle iletisim kurmak bir hayli zormus. 1929'da abd'yi ziyarete geldiginde roportaj yapmak isteyen bir gazeteci sorar:
    gazeteci - profesor dirac, uzerinde calistiginiz konulari anlamak zor mu?
    dirac - evet
    g. - okurlarimiz icin bunlari aciklar misiniz?
    d. - hayir
    g. - ...
    1955'te moskova'yi ziyaretinde dirac'a kendi fizik felsefesinin ne oldugunu sorduklarinda dirac cevap olarak tahtaya "physical laws should have mathematical beauty and simplicity" (fizik kanunlari matematiksel guzellige ve sadelige sahip olmalidir) yazar. ateist olan dirac, birgun aralarinda werner heisenberg ve wolfgang ernst pauli nin bulundugu bir toplulukta uzun bir din ve tanri tartismasina girmis, pauli'ye dirac neler anlatti diye soruldugunda pauli "dogru anladiysam dediklerinin manasi sudur: tanri yoktur, ve dirac onun elcisidir" demistir.
  • zamaninda oktay sinanoglu'yla kanka olmus fizikci.
  • literatürde kısaca pam dirac olarak geçen, murray gell-mannla beraber en sevdiğim fizikçi.

    o daha körpecik bir fizik öğrencisiyken relativistik olmayan kuantum mekaniği erwin schrödingerin dalga mekanigi ve werner heisenbergin matris mekaniği ile açıklanabiliyordu. ancak bu iki yöntemin kurucuları arasında ciddi bir çatışma vardı. her iki fizikçi de kendi yöntemlerinin daha doğru olduğu iddiasındaydı. (bu konuya ponthus ile beraber yaptığımız iki bablı çalışmada ayrıntılı olarak yer vermiştik. gönül isterdi ki sözlük arayüzüne denklem girmek de mümkün olsun. (söz konusu bablar: "genç werner'in acıları" * ve "fizikçiler de ağlar")) elbette ki o dönemde iki ayrı tasviri olan bu teori, fizik camiasında da bir bölünmüşlüğe, bir kutuplaşmaya yol açmış, klasik fiziğe körü körüne bağlı yaşlı alman fizikçiler de köşelerinde kıs kıs gülmekteydiler.

    dirac 1930 yılında yazdığı "principles of quantum mechanics" ile bu iki yaklaşımın aslında birbirine özdeş olduğunu gösterdi. artık fizikçiler bir orman gibi kardeşçesine araştırma yapabilirlerdi, ama bu sefer de "olasılık yorumu doğru mu değil mi" tartışması çıktı, bu şu anda konumuz değil. belki de konumuz, ama ben buna (en azından şu entride) değinmeyeceğim.

    bu özdeşliği "alın işte ikisi de aynı, ne diye hır çıkarıyorsunuz" diye göstermedi elbette. schrödinger'in yaklaşımı, o zamanlar "elektron denklemi" denen, şimdiyse schrödinger dalga denklemi olarak geçen, ve beyzademizin tam anlamıyla (çok affedersiniz) kıçından uydurduğu bir denklemden ibaretti. heisenberg'in yöntemi ise diğerine göre çok daha karışıktı, belirsiz ilkesine dayalı bu yöntem tamamen lineer cebir (matrisler) üzerine kuruluydu, ve sırf bu nedenle de kuantum mekaniğiyle uğraşanlar, yıllardan beri çözdükleri diferansiyel denklemleri tercih ederek schröye yönelmişlerdir (hayzoşun çektiği acılar da sırf bu nedenleydi işte, kimse onu anlamıyordu). dirac, schrö'nün denklemindeki türevlerin ve hayzoşun matrislerinin, aslında gözlenebilen büyüklüklerin (operatör) farklı temsilleri olduklarını gösterdi. bir bakıma "hadi öpüşüp barışın" diyerek, kuantum mekaniğinin ne olduğu konusunda insanlığın gözünü biraz daha açtı. bir de üstüne üstlük, her iki yöntemi de genelleştiren bra ket notasyonunu ortama saldı, kuantum mekaniksel herhangi bir sistemin tüm olasılıklardan oluşan hilbert uzayında bir nokta olarak yorumlanabileceğini gösterdi.

    şimdi, gördük ki adam hakikaten fiziğin en çiğ ve heyecanlı dallarından birini (belki o dönem tek dalını) daha ciddiye alınabilir, tutarlı bir temele oturttu. ama bu kadar mı? elbetti ki hayır.

    gerek elektromanyetizma'da gerek nüvtın (nevton) mekaniğinde farazi olarak yer alan noktasal dağılımların (nokta yük, nokta kütle vs) matematiksel temelini, icat ettiği dirac delta fonksiyonu ile attı. bu fonksiyon, seneler boyu matematikçilerin kabusu olmuştur, hala da bir matematikçiye gidip "delta fonksiyonu" dediğinizde gözünde oluşan seğirmeyi, ağzının gayri ihtiyari oynaması görüp kendi kendinize eğlenebilirsiniz. bu fonksiyonun, matematikçiler tarafından en sinir bozucu yanı, bir noktada tanımsız (ya da sonsuz) olmasıdır. bu son derece basit olan fonksiyonu anlamak için azıcık kafamızı çalıştıralım, kendi kendimize bulmaya çalışalım. şimdi 500 gramlık bir fasülye konservesi düşünelim. hasta ruhluyuz, o yüzden tüm uzayda bu fasülye konservesinin kütle yoğunluğu nedir onu hesaplamak istiyoruz. liseden hatırlayanlar olabilir, kütle yoğunluğunun tanımı, birim hacime düşen kütle miktarıdır. yani yoğunluk = kütle / hacim. şimdi bu adamın hacmi de 100 ml olsun. eğer bu konservenin kendisi ve içeriğinin kütlesi homojen bir biçimde dağılmışsa, konservenin sınırları içinde yoğunluğu 5 g/ml olacaktır. kolay değil mi? ama konservenin dışında hiç kurufasülye olmadığı için bu yoğunluk sıfır olacaktır. (dışarıda kütle sıfır). dolasıyla fasülye konservesinin yoğunluğu için şöyle bir fonksiyon kullanabiliriz: yoğunluk = 5 g/ml (iceride) , = 0 (disarida). can alıcı adımı şimdi atacağız... diyelim ki bu konserveden tırnak ucu büyüklüğünde bir fasülye parçası çıkardık. fasülyeye bakınca eni boyu falan anlaşılmıyor, evdeki koltuğun arkasında bulduğumuz cetvelimiz ancak 1 milimetreyi ölçüyor ve bunun boyutları 1 mm 'den de ufak. o halde elimizdeki imkanlar yüzünden bunun bir nokta olduğunu farzetmek zorundayız. yani hiç bir boyutu yok, yani hacmi sıfır. yoğunluğu hesaplamaya kalkarsak, fasülyenin dışında yine sıfır buluruz. ama fasülyenin içine indiğimizde, kütle mesela 1 mg olsun, yoğunluk = 1 mg / 0 . yani sonsuz. siz bütün fasülyeyi (alet edevat zoruyla da olsa) bir noktaya indirgediğiniz için yoğunluğu sonsuz oldu! ama kalkıp da bütün evrendeki fasülye kütlesini hesaplarsanız (bu evrende sadece bizim fasülyemiz var diyelim) sonlu bir sayı buluyorsunuz, o da 1 mg. işte mesele de bu. sonsuz olan bir fonksiyonu tüm uzay üzerinden toplayınca (entegre edince) sonlu bir sayı bulmak. matematikçiler sonunda sonsuz serilerle falan bunun temelini kurdular sağolsunlar. ama bu o kadar çok işe yarayan bir fonksiyondu ki. yoğunluk sadece kütle yoğunluğuyla sınırlı değil. mühendislik eğitimi almış olanlar, ikinci dönem fizik derslerinde noktasal yüklerin elektrostatik etkileşimini tasvir eden coulomb kanununu hatırlayacaklar. oradaki yüklerin de yoğunluğu dirac deltadır. benzer şekilde bir devrede ani bir voltaj yükselmesini de bu fonksiyonla tasvir etmek mümkündür. uzatmayalım, bu fonksiyon fiziğin her dalında mutlaka bir yerlerden pörtler. şimdi daha teknik bir detay, matematik/mühendislikle arası iyi olmayanlar sonraki paragrafa geçebilirler. aslında dirac fonksiyonu, ani bir vuruyu (pulse) betimler, ancak çoğu zaman bu anilik ile hesap yapmak her zaman elverişli olmadığı için daha yumuşak değişen fonksiyonların kullanıldığı da vakidir. yine de fizikteki "benim tüm sistemimdeki/deneyimdeki tüm büyüklüklere göre bu ani değişimin olduğu boyut çok çok ufak, o zaman noktasal değişim alayım"ı formüle etmek açısından leziz bir imkan sunan bu cici fonksiyon. bir de üstüne üstlük, kendisi birim adım fonksiyonunun (bir katsayıyla beraber) türevidir. dolayısıyla var/yok devrelerinde (ah ah, dijital demek istiyorum aslında) değişimleri tasvir ettiği gibi bir gerçek vardır, tahminimce de (ki bu tamamen götünden sallamanın en güzel örneğidir, ama doğrudur da muhtemelen) elektronikçiler bu fonksiyonla son derece haşır neşir olmaktadırlar.

    neyse, dirac delta fonksiyonunda bayağı bir coştum. geri gelelim bu adama... tabii ki bu adamın tüm olayı bir tane kıçıkırık fonksiyon bulmak, bir de başkalarının dağınıklığını toplamak değil. daha neler neler yapmış. yavaş yavaş gidiyoruz. hala en önemli buluşunu yazmadım, daha da yazmayacağım, sindire sindire...

    dirac'ın bir başka numarası da, daha 18inci yüzyılda joseph louis lagrangeın mekanik formalizminin kuantum mekaniğine uyarlanmasıdır. bunu kendi bizzat yapmasa da, ondan feyz alan richard feynman'ın path integral * formalizmini de bu sayede kurduğu söylenegelir. (cümleler sapıtmaya başladı, üçüncü bir "formalizm" lafı daha koyacaktım, ama fazla artık o kadarı)

    bitti mi? hayır. bu utanmaz herif, britanyanın köpeği*, klasik mekanik (bkz: newton mekaniği) ile kuantum mekaniği arasındaki en önemli bağlantılardan birini kurmuş, poisson parantezleri * ile belirsiz ilkesi arasında bir benzerlik keşfederek, bir bakıma heisenberg belirsizlik ilkesinin klasik fizikle bağlantısını keşfetmiş, belirsizlik kavramının daha iyi anlaşılmasına önayak olmuştur. hatta bu onun ilk çalışması, hatta ve hatta doktora tezidir.

    evet, gelelim bence en önemli işine... tamamen kuantum mekaniksel bir olgu olan, ve ilk olarak stern-gerlach deneyi * ile ortaya çıkan spin olgusunu, çağdaşlarının yaptığı gibi var olan formalizme (bak yine...) yamamak yerine çok daha genel bir yaklaşımda bulunmuştur. çıkış noktası, hepimizin ezbere bildiği, ama binde birimizin anlamından haberdar olduğu e=mc^2 formülüdür. yani rölativistik bir kuantum mekaniğinin peşine düşmüştür dirac. bunu daha önce klein gordon denklemi ile kuantum mekaniğine entegre eden fizik dünyası (oskar klein ve walter gordon aslında) sadece spinsiz parçacıkları tasvir edebiliyorlardı. oysa dirac'ın amacı elektronları anlamaktı. şimdi biraz açmak istiyorum burada dirac'ın ne yaptığını. çok detaylı anlatmayacağım, çünkü biliyorum ki bu yazıyı ancak ellerinde üç parmak olan ve bir eli kopuk bir yaratığın parmakları kadar insan okuyacak, bunlardan biri de "ne güzel yazmışım yarabbim" diyen ben olacağım. neyse, mesele şu... e=mc^2 sadece kendi referans sisteminde enerjisini ölçen kütle için geçerli, yani hareket etmiyor. oysa bunun daha genel hali e^2 = m^2 c^4 + p^2 c^2 . burada p, momentumu temsil ediyor, fizik bilmiyorsanız boş verin, kısaca hız olarak düşünün. şimdi, klein gordon denklemi, bu formülü kareli haliyle bırakır, karekök almaz. dirac'ın yaptığı ise çetrefilli bir karekök alma işlemidir, bu adımlar da (biraz üstünkörü bir tanımlama yapıyor olsam da) matematikteki "grup teori ve temsilleri" bahsine bulaşır. bu çetrefilli adımlar sonunda, dirac o ünlü dirac denklemini elde eder. bu denklem öyle bir şeydir ki, çok iyi çalışan atomun kuantum modeli'nden çok çok iyi çalışmakta, deneylerle mükemmel bir uyum içindedir. zira formül rölativistiktir, ve atom yörüngesindeki elektronların yüksek hızlı hareketlerini de göz önüne almıştır. şimdi bunlar iyi hoş, ama işin bir de başka yanı var. bu denklemlerin iki çözümü vardır. içimizdeki fizikçiler* bu benzetmeye belki kızacaklar ama şöyle bir açıklama getireyim... şimdi 1'in karekökü nedir? eh, 1'dir. ama ayrıca -1 de olabilir. kabaca, dirac denkleminin de bu şekilde iki çözümü vardır. biri negatif bir diğeri de pozitif enerjili durum (hatırlarsanız e^2 'yle yola çıkmıştık). bu durumda savruk bir fizikçinin yapacağı şey "eh, negatif enerji fiziksel değildir, o yüzden onu boşver" demektir, ki uzunca bir süre kimse bu negatif enerjili çözümün ne anlama geldiğine kafa yormakla uğraşmamıştır, demek ki neymiş, fizikçiler savrukmuş. ama şimdi mesele 1'in karekökünü almak gibi değil. karekök 1'in iki çözümü birbirlerinden bağımsız, siz 1 alırsanız o çözüm daha sonra -1'e dönüşmüyor. oysa dirac denkleminde siz pozitif enerjili çözümü alırsanız, ve kütle ya da hız sıfır değirse, daha sonra negatif enerjili çözümle karşılaşmanız işten bile değil. hızın sıfır olması demek, zaten rölativistik olmayan kuantum mekaniği demek, dolayısıyla o durum da pek bir işinize yaramaz. o halde ne yapmalı? yapan yapmış zaten yapacağını, "foldy-wouthuysen" diye bir dönüşüm var, onu bir sürü kez uygulayıp negatif enerjili çözümden kurtulup en azından düzeltme terimleri elde edebiliyorsunuz, ama bu bir trick. yani tam çözümü bulmuyorsunuz, ama ufak düzeltme terimleri hesaplıyorsunuz. işte fizikçiler de böyle kendilerini oyalamışlar. sonunda sorunu dirac yine kendi çözmüş. hem de nasıl çözmüş...

    şimdi önce asıl problemin ne olduğunu idrak edelim. sorun sadece "ya iki ayrı çözüm var, bunlar da korelasyon içinde hay allah" değil. sorun daha temel. malum, gerek newton'da, gerek (parçacık sonsuza kaçabiliyorsa) kuantum mekaniğinde enerjinin bir alt sınırı vardır, üst sınırı yoktur. ver allah ver, isteği kadar artırır enerjisini. oysa dirac denkleminde alt sınır da yok! yani enerji eksi sonsuzdan artı sonsuza kadar gidebilir. bu ne demek? şu demek: fizikte temel bir kabul vardır. her türlü sistem, olası durumlar içinde en az enerjili olanı tercih eder. hidrojen atomu, siz orasını burasını kurcalamadığınız sürece taban durumda(n=1, l=0)dır. masada duran fasulye konservesi (ev dağınık kusura bakmayın), siz ittirmediğiniz sürece yerinde durmaya devam eder, durup dururken hareket edip enerjisini artırmaz. eğer masayı altından çekersem, daha düşük enerjili durum olan yere ulaşmak için düşer. dolayısıyla eğer negatif enerjili durumlar varsa ve bunun bir alt sınırı da yoksa, biz nasıl oluyor da elektron diye bir şey gözlüyoruz, enerjisini ölçüyoruz? işte bu soru dirac'ın da en büyük derdiydi aslında. negatif enerji çözümlerini düşünmediğinizde denklem enfes çalışıyor gibi, ama diğer taraftan fiziğin en temel kabulleriyle çelişiyor.

    bunun çözümünü dirac şöyle buldu: diyelim ki bütün negatif enerjili durumlar dolu. bizim gözleyemediğimiz negatif enerjili elektronlar dev bir deniz* oluşturmuşlar. pauli dışlama ilkesi der ki, fermionlar (ki elektron da bir fermiondur) aynı durumu işgal edemezler. (kimya derslerinizi hatırlayın. önce n=1,l=0 'da iki elektron (biri 1/2, diğeri -1/2 spin durumunda) sonra n=2, l=0,1 durumunda 8 elektron vs... yani n, l, ml ve ms kuantum sayıları aynı olan iki elektron olamaz!) dolayısıyla izin olan eksi enerji seviyelerinin hepsi ağzına kadar dolu, sular seller götürmüş deniz bile olmuş (göl değil). yani siz bir yerlerden bir elektron bulduğunuzda bu illa ki pozitif enerjili olacak. şimdi fikir güzel, ama 1930larda bir insan olsak, hatta insan değil de fizikçi olsak "salla koçum salla, nasılsa negatif enerjili parçacığı gözlememize imkan yok" derdik. yani en azından ben derdim şahsen. güzellik de burada zaten... diyor ki dirac: şimdi ben bu denize biraz enerji versem, oradaki bir elektronu pozitif enerjili yapabilir miyim, bal gibi yaparım. o zaman o denize ne olacak? bir elektron eksilecek. elektronun yükü eksi, o zaman orada oluşan delik* pozitif yüklü olacak. ayrıca bu deliği ben fiziksel bir parçacık olarak düşünebilir miyim? neden olmasın? bu herif delik olduğu için enerjisi de artık pozitif olacak. yani elektron için negatif enerjiye karşılık gelen durum, elektronun deliği için pozitif enerjili olacak. spini de ters dönecek oh ne ala.

    tanıdık geldi mi? bu mantıktan yola çıkarsak, her parçacığın negatif enerjili bir kardeşi olabilir, bu kardeşi bir biçimde yerinden ettiniz mi de yine o parçacıkla aynı özellikleri tersten taşıyan bir ters-parçacık olabilir. aha, işte, dirac'ın naçizane bence en önemli buluşu: anti-parçacıklar. dirac bunu düşündükten iki sene sonra da carl anderson (judas'ı oynayan adam değil tabii ki*) laboratuvarında pozitron gözlemeyi başarmıştır. dirac denklemi, yarım spinli parçacıkları tasvir ettiği için, lepton ve kuarklar hangi teoride pörtlerse orada zırt pırt kullanılır.

    dirac'ın yaptıkları konusunda diyecek başka bir şeyim yok şimdilik. kişiliği konusunda ise çok sevimli ve komik bir adam olduğunu söyleyebilirim. bunu zaten kuantum mekaniği dersi görmüş herkes, "ulan herif vektöre sütyen* diyor ya" gibi de olsa bir biçimde idrak etmiştir. tatlı anekdotlarını okumak isterseniz, george gamow'un "thirty years that shook the physics" adlı yarı fizik yarı güldürü tarzındaki kitabını şiddetle öneririm. zaten kuantumcular arasında bir tek heisenberg pek komik biri değilmiş. ya da ikinci dünya savaşında nazilerle takıldığı için dostları ona küsmüş, hakkında iyi şeyler anlatmamışlar.

    (not: bazı yerler çok kapalı kaldı. özellikle kuantum mekaniğinin operatör yorumu ve lagrange formalizmi kısımları, formülsüz nasıl anlatacığımı bilemediğim için oldukça üstünkörü. merak edene keyifle kaynak öneririm, çok abartırsanız pdf olarak anlatıp yollarım, yok onu yapmam. düzeltme, eleştiri ve oeehh lerinizi beklerim. bu arada "siz" diye hitap ediyorum, ama bir "sen" bile olacak mı merak ediyorum.)

    dokuz sene sonra gelen edit: efendim, "ozel ders sozu vermissiniz, bana su kismi detayli yazar misiniz lutfen?" diye sordugunuz zaman cok mutlu oluyorum, ama insaf edin, ben yasli bir adamim artik. aradan d o k u z sene gecmistir, ben o eski ben degilim, al mektuplarini ver mektuplarimi.

    bir dakika sonra gelen edit: dokuz sene degil, dokuz bucuktan on sene gecmistir. sene degisti, durmuyor ki zaman, geciyor an be an.
  • pek zeki bir bilim adamidir. aksam evine gidip sominenin onunde tek atarken yaninda fakulte sekreterini de barindirir dediklerini yazsin diye. ertesi gun kalktiginda bunlari buyuk basagrisiyla okur, bu sayede dirac denklemini ortaya cikartmistir.

    ayrica suc ve ceza'nin cevirisini yapan arkadasi kitabi okumasi icin israr eder, ertesi hafta kitabi okur, arkadasina geri verir. arkadasi sorar:"nasildi? begendin mi?"diye , dirac cevaplar:"guzel bir romandi, yalniz bir bolumunde gun bitmeden iki kez gunes dogdu".
  • zamanında* kendisiyle yapılmış şöyle bir röportaj* mevcuttur:

    *****
    roundy interviews professor dirac

    an enjoyable time is had by all

    (by roundy)

    i been hearing about a fellow they have up at the u. this spring --- a mathematical physicist, or something, they call him --- who is pushing sir isaac newton, einstein and all the others off the front page. so i thought i better go up and interview him for the benefit of state journal readers, same as i do all other top notchers. his name is dirac and he is an englishman. he has been giving lectures for the intelligentsia of math and physics departments --- and a few other guys who got in by mistake.

    so the other afternoon i knocks at the door of dr. dirac's office in sterling hall and a pleasant voice says "come in." and i want to say here and now that this sentence "come in" was about the longest one emitted by the doctor during our interview. he sure is all for efficiency in conversation. it suits me. i hate a talkative guy. i found the doctor a tall youngish-looking man, and the minute i seen the twinkle in his eye i knew i was going to like him. his friends at the u. say he is a real fellow too and a good company on a hike --- if you can keep him in sight, that is.

    the thing that hit me in the eye about him was that he did not seem to be at all busy. why if i went to interview an american scientist of his class --- supposing i could find one --- i would have to stick around an hour first. then he would blow in carrying a big briefcase, and while he talked he would be pulling lecture notes, proof, reprints, books, manuscript, or what have you out of his bag. but dirac is different. he seems to have all the time there is in the world and his heaviest work is looking out the window. if he is a typical englishman it's me for england on my next vacation!

    then we sat down and the interview began.

    "professor," says i, "i notice you have quite a few letters in front of your last name. do they stand for anything in particular?"

    "no," says he.

    "you mean i can write my own ticket?"

    "yes," says he.

    "will it be all right if i say that p.a.m. stands for poincare' aloysius mussolini?"

    "yes," says he.

    "fine," says i, "we are getting along great! now doctor will you give me in a few words the low-down on all your investigations?"

    "no," says he.

    "good," says i. "will it be all right if i put it this way --- `professor dirac solves all the problems of mathematical physics, but is unable to find a better way of figuring out babe ruth's batting average'?"

    "yes," says he.

    "what do you like best in america?", says i.

    "potatoes," says he.

    "same here," says i. "what is your favorite sport?"

    "chinese chess," says he.

    that knocked me cold! it was sure a new one on me! then i went on: "do you go to the movies?"

    "yes," says he.

    "when?", says i.

    "in 1920 --- perhaps also in 1930," says he.

    "do you like to read the sunday comics?"

    "yes," says he, warming up a bit more than usual.

    "this is the most important thing yet, doctor," says i. "it shows that me and you are more alike than i thought. and now i want to ask you something more: they tell me that you and einstein are the only two real sure-enough high-brows and the only ones who can really understand each other. i wont ask you if this is straight stuff for i know you are too modest to admit it. but i want to know this --- do you ever run across a fellow that even you can't understand?"

    "yes," says he.

    "this well make a great reading for the boys down at the office," says i. "do you mind releasing to me who he is?"

    "weyl," says he.

    the interview came to a sudden end just then, for the doctor pulled out his watch and i dodged and jumped for the door. but he let loose a smile as we parted and i knew that all the time he had been talking to me he was solving some problem that no one else could touch.

    but if that fellow professor weyl ever lectures in this town again i sure am going to take a try at understanding him! a fellow ought to test his intelligence once in a while.
    *****
  • kütle çekiminin kuantum kuramının hala kurulamamış olması nedeniyle bugün standart modelin bir türlü aşılamamasının nedeni olarak gösterilen kişi. kuantum mekaniğinin kurucularındandır.
  • basladigi isi bitirip sadece ozel goreceligi degil genel goreceligi de kuantum ile baglasa idi, bu gun sicim teorisi isimli zirva ile ugrasiyor olmazdik
  • ingiliz nobel ödüllü teorik fizikçi. tek kutuplu mıknatısların var olabileceğini iddia etmiştir. matematiksel olarak bunu kanıtlamıştır. ancak biliyoruz ki henüz böyle bir şey keşfedilebilmiş değil. türk fizikçi behram kurşunoğlu kendisinin doktora öğrencisiymiş zamanında.

    adamımdır kendisi. biraz asosyalmiş ama idare edin artık. şiiri benim gibi sevmeyen birisi aynı zamanda. bir gün şiire merakı olan fizikçi oppenheimer ile muhabbet ederken kendisine şöyle demiş;

    "bilimin ve bilim adamının amacı zor ve karmaşık olayları anlaşılabilir ve basit düzeye çekmektir, şiirin amacı ise basit şeyleri anlaşılamaz ve karmaşık şekilde ifade etmektir."

    çoğu bilim adamı gibi ateist tabi. din hakkında da şunları söylemiş, ne de güzel söylemiş;

    "ı cannot understand why we idle discussing religion. ıf we are honest—and scientists have to be—we must admit that religion is a jumble of false assertions, with no basis in reality. the very idea of god is a product of the human imagination. ıt is quite understandable why primitive people, who were so much more exposed to the overpowering forces of nature than we are today, should have personified these forces in fear and trembling. but nowadays, when we understand so many natural processes, we have no need for such solutions. ı can't for the life of me see how the postulate of an almighty god helps us in any way. what ı do see is that this assumption leads to such unproductive questions as why god allows so much misery and injustice, the exploitation of the poor by the rich and all the other horrors he might have prevented. ıf religion is still being taught, it is by no means because its ideas still convince us, but simply because some of us want to keep the lower classes quiet. quiet people are much easier to govern than clamorous and dissatisfied ones. they are also much easier to exploit. religion is a kind of opium that allows a nation to lull itself into wishful dreams and so forget the injustices that are being perpetrated against the people. hence the close alliance between those two great political forces, the state and the church. both need the illusion that a kindly god rewards—in heaven if not on earth—all those who have not risen up against injustice, who have done their duty quietly and uncomplainingly. that is precisely why the honest assertion that god is a mere product of the human imagination is branded as the worst of all mortal sins." *

    (bkz: dirac delta fonksiyonu)
    (bkz: dirac s constant)