şükela:  tümü | bugün
  • hız ve politika'dan sonra enformasyon bombası kitabı da metis'ten çıktı-çıkacak düşünür-taşınır.
  • "hız arttıkça özgürlük azalır" diyen fransız düşünür. (hız politika, metis yayınları, sayfa 134)
  • kazayi 'kazara olmayan' bir fenomen diye tanimlayan ve baska sekilde algilanamayacak onemli bilgileri aciga cikardigi icin olumlu bulan dusunur. yakin gelecekte bir kaza muzesi (museum of accidents) kurmak niyetindedir.
  • allah biliyor bir virilio uzmanı sayılmam ve belli makaleleleri dışında çok okumadım. mcluhan sonrası teknolojiyi insanı özgürleştiren ve insanın algısına ve ufkuna açtığı yeni olanaklar açısından bakan iyimser bir bakış için virilio pesimist ve "muhafazakar" görünüyordur herhalde. diğer taraftan da sosyal bilimlerde sınıftan, kapitalizmden, sömürüden bahsetmeyen teoriler gelip geçici bir modanın ve "asıl meseleyi" görmezden gelmeye çalışıp eksen kaydırma stratejisinin parçası olarak görüldüğünden, çoktandır virilio'nun sözü edilmiyor sanırım; en azından ben rastlamıyorum.

    fakat virilio'nun dikkat çektiği kimi kavramların açıklayıcı kuvvetini es geçmemek lazım bence. murat belge geçen gün taraf gazetesinde, yabancı bir gazeteciyle konuşmasını anlatıyordu. yabancı gazeteci türkiye'nin her gün yeni bir skandal ve sansasyonla sarsılan aşırı hızlı gündeminden bahsediyor ve aynı zamanda gündemin içindeyken hissedilen bu hızın bir süre uzaklaşıp geri döndükten sonra nasıl da "aslında hiçbir şeyin değişmediği" hissiyle ortaklaşa gittiğini söylüyor.

    elbette dünyayı değerlendirirken, gidişatı analiz ederken "esas meselelerden" sapmamak gerekiyor ama modern teknolojinin hayatımıza getirdiklerinin bir dökümünü de yapmak gerekiyor, bu açıdan ister virilio terminolojisiyle konuşalım, ister virilio'dan ilham alıp kendi kelimelerimizi kullanalım, bugün kaçınamayacağımız birkaç kavramın dolaşımda olması gerekiyor:

    naklen yayın saplantısı var mesela virilio'nun bahsettiği. izleyiciyi "olay"ın gerçekleştiği zaman ve mekana ışınlayan ve sırf bu "naklen" olma, "o an orada olma" vasfı yüzünden gerçeklik algımızı yoğun bir şekilde etkileyen bir fenomen. bir "şimdiki zaman", "yaşanan an" hükümranlığı başlıyor hayatımızda. it's all happening now! bu "yaşanan an"ı da bir "şov" haline dönüştürmüyor mu? 11 eylülde saatlerce televizyon başında kaldık, cumhuriyet mitingleri saatlerce televizyonda canlı bir şekilde yayımlandı.

    bu saplantının diğer ucunda modern şehrin her sokağında bulunan video kameralar ve onların görüntüler var. bir mağaza vitrininden geçerken, metroda giderken, büyük bir meydanın orta yerindeki gündüz vakti de görülebilen binlerce ekran mekan algımızı değiştiriyor.

    "ulaşılabilirlik" bir anahtar kelime, cep telefonları ve internet sayesinde artık ulaşılabilirlik o kadar olağan ki bugünden yarına bir plan yaparak düşünmek gerekli olmuyor, o an spontane yapılabilecek işlerin sayısı gitgide arttıkça spontane olmayan ve planlı bir eylemi düşünmek gitgide zorlaşıyor. artık birine cep telefonuyla ulaşamadığımız zaman bir "kaza" veya kötü birşeyler olmuş olabileceğini düşünüyoruz gitgide. ki "kaza" kavramı modern dünyada gitgide daha çok öne çıkıyor, buna da geleceğim. ulaşılabilirlik ve naklen yayın saplantısının hayatımızdaki etkilerini bir düşünelim: emailler, msnler, cep telefonları ve benzeri teknolojiyle gitgide kolaylaşan ve hızlanan iletişimin hayatımızdaki pozitif ve negatif etkilerini düşünebiliriz mesela. iletişimin kolaylaşması ve hızlanması ne demek? eskiden beş günde giden mektuptaki yazının artık saniyeler içerisinde gönderilebilmesi, yani iletişimin hızlanması ne açıdan pozitif? birbiriyle haberleşmek isteyen iki kişi açısından pozitif olabilir elbette; fakat madalyonun diğer yüzünü de görmek gerekiyor. hızlanmış olan iletişim yolları bu hıza uyumlu bir şekilde davranma zorunluluğunu beraberinde getiriyor: bir maile ertesi günü cevap gelmezse, bir telefon anında açılmazsa, bu bir problem olarak algılanabiliyor. bugün avrupa ve amerika'da bazı büyük şirketler şirket içi mailleşmelerde en az bir günlük cevap sınırı koyuyorlar, bir gün geçmeden cevap gönderilemiyor: sebebi? açık ki bu hız düşünerek yapılan eylemi engelliyor. fakat koyulan cevaplandırma yasağı teknolojinin getirdiği hızı ne kadar engelleyebilir ki? bundan yüzelli sene evvelinin bir politikacısı bugünün politikacılarını gözlemlese aklına gelen ilk soru, politikacının ahlakı/ahlaksızlığı gibi konularla ilgili olmazdı, büyük ihtimalle şaşırarak bakıp "peki bu adamlar ne zaman durup düşünüyor karar vermeden önce?" derdi. zira her gün yazılı ve görsel basına bir şekilde malzeme olma zorunluluğu var; bu zorunluluk sadece haber peşindeki habercinin değil, aynı zamanda politikacının da zorunluluğu.

    modern teknolojiyle kuşatıldığımız dünyada, virilio kaza kavramına büyük önem veriyor. aşırı hızın getirdiği tempo algımızda bir süre sonra bu hızı ve tempoyu görmemizi engelleyen bir durağanlık hissi veriyor; murat belge'nin konuştuğu gazetecinin bahsettiğine benzer bir şekilde bir süre sonra "aşırı hızlı bir durağanlık" içerisinde yaşamaya başlıyoruz. bu durum içerisinde kaza ve felaketler tek gerçek eventlere dönüşüyor; olağan gidişi ve hızı bölmeleri açısından. her yeni teknolojinin kendi "kaza"sını yarattığını söylüyor virilio. gemi batar, uçak düşer, araba çarpar, internet "hastalanır" (virüsler) vs..vs.. bu açıdan karlheinz stockhausen'ın 11 eylül saldırısı hakkında söylediği "yüzyılın sanat eseri!" beyanatı çok da sapıkça bir tasvir değil; sanat eseri bir "event" ise, bugün event ancak olağan saydığımız bir süreci tersine döndürerek gerçekleşebiliyor. dahası dünyada siyasi arenada kazaların, terörist saldırıların ve benzeri olağan akışı durduran ve şok yaratan olayların belli bir hedefe sahip politikacılardan çok daha fazla gücü olduğunu görüyoruz: bu açıdan naomi klein'ın son kitabı schock theory midir nedir, yüzeysel bulunabilir elbette, ama görmezden gelinemez bir gerçek var ki, 11 eylülden bu yana hem avrupa'da hem amerika'da, kendi "way of life"larını terörizmin yaratmak istediği korku efektiyle değiştirmeyeceklerini ısrarla tekrar eden medya ve politikacılar çıkardıkları binbir yeni yasayla "way of life"larını elbette bol bol değiştirdiler. işin ilginç yanı, 11 eylül tarzı bir saldırı bundan 30 sene evvel de olabilirdi, hiç olmayabilirdi de; her zaman mümkündü aslında. böyleyken gerçekleştiği zaman insanlarda yarattığı büyük şok ve histerinin anlamsızlığı ve bu histerinin politik amaçlar için enstrümentalize edilebilmesindeki hız korkutucu.

    diyeceğim şu: virilio'nun modern teknoloji hakkındaki kurgusala varan tasavvurlarını "pesimist ve muhafazakar" diye geçiştirmek akıllıca değil. amaç teknoloji ve gidişatı hakkında topyekün bir hükme varmak veya geçmiş güzel günlerde teknoloji yokken ve çamaşırlarımızı elle yıkıyorken her şey ne kadar güzeldi diye düşünmek değil. amaç günümüzde politik bir eylemin koşullarını kavramaksa, amaç gündelik hayatımızı ve davranışımızı hangi çevre içerisinde neye göre ve ne kadar yönlendirebiliyoruz anlamaya çalışmaksa sanırım virilio üzerine ve virilio üzerinden düşünmek gerekiyor.
  • virilio'nun kendisine ait bir terminolojisi vardır. virilio, modern çağda durmadan hareket etmeye zorlandığımızı söyler ve bu hız takıntısını kendi "dromoloji " kavramıyla ifade eder. yani virilio'ya göre insan yaşamı bir vites kutusuna dönüştürülüyor ve kişinin yaptıklarından çok azı da kendine ait amaçlar olduğu için (küresel kapitalizm makinası içerisinde yaşadığımızı unutmamak gerek) sistemin amaçları için durmadan hareket eden, bu hız içerisinde yaşamaya vakit bulamayan (benjamin franklin'in öğüdünü hatırlamak gerek: "zaman paradır ") bir insan tipi üretilmiş durumda. küresel kapitalizmde bütün bunlar militarist bir örgütlenme tarzıyla mümkün olabilmekte ama kitleler (kendisi de moderniteye ait olan "gündelik yaşam"ın her şeyi doğallaştırmasının da etkisiyle) bu gizli hız mantığını ve militarizmini algılamakta güçlür çekmekteler (medya kuramının gurularından mcluhan'ın söylediği gibi, "kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değildirler.")

    burada küresel kapitalizmin organizasyona dayandığını unutmamak gerekiyor; yani her krizden kapitalizm yeni bir örgütlenme ortaya çıkararak kurtuluyor ve verimi artırmak için fordizm, taylorizm gibi yeni metod (ve aynı zamanda yaşam tarzları) üretiyor. 20. yy'da hakim olan bu iki yaklaşım da militarist örgütlenmeyi temel alırlar; yani tam verimlilik için iş saatleri sırasında işçi durmadan çalıştırılır, virilio'nun tabiriyle 'insan-makina ' haline getirilir, her an (uzun çalışma saatleri sona erip işçi en sonunda evine geldiğinde de) bir "iş ruhu" içerisinde tutulur ve resmi yaşantı ile beraber oradan oraya hareket eden, virilio'nun "metobolizma taşıt" olarak adlandırdığı bir insan tipi doğar. her an ciddi ve merkezileşmiş bir "çalışma" kavramının zihinlerde tutulması ("işkolik" tabiri dahi modernlik öncesinde var mıydı?) ve kapitalizmin "durmak ölümdür" mantığı gerekçesiyle insanların harekete (ama aynı zamanda kelimenin kendi anlamıyla) zorlanması virilio'ya göre sistemin temel işleyiş mantığının bir parçası. bu hız takıntısı kişinin hem çalışma saatleri içerisinde hem de boş zamanda kendine yüklenen bir rol haline geliyor. bu yüzden virilio (modern kapitalizmde her şey bir şekilde militer olduğu için) varolan her şeyin makinalaştırıldığını ve insanların da sadece lojistik anlamda ("lojistik eş ") değer kazanabildiklerini ifade eder, her şey dromoloji mantığı ile anlaşılmaktadır:

    "1789, kullaştırmaya, yani jura gibi bazı bölgelerde zaten varlığını sürdüren eski feodal serflikle simgelenen hareketsizliğe zorlanmaya karşı bir isyan, zorunlu ikâmete ve keyfi hapsedilmeye karşı bir başkaldırı olduğunu iddia ediyordu. ama henüz hiç kimse montaigne'in çok değer verdiği "gidip gelme özgürlüğünün fethi"nin bir aldatmacayla hareketliliğe zorlanma haline gelebileceğini tahmin etmiyordu. 1793 "kitlesel başkaldırısı", devrimin ilk günlerindeki hareket özgürlüğünün yerine ustaca geçen ilk 'hareket diktatörlüğü'nün kuruluşudur. bu ilk modern devlet içinde iktidar gerçeği, şiddetin sermayeleştirilmesinin ötesinde hareketin sermayeleştirilmesi olarak ortaya çıkar." (virilio, paul, 1998, hız ve politika, metis yayınları, istanbul, s:34)

    bu durumda durmadan yayılmaya çalışan bir kapitalizm makinasının ("sınırsız sermaye birikimi") bu hız tutkusunu kendi üstyapısında da görünür kılması belirleyici. virilio, nazilerin insanların sokaklarda eyleme gitmektense onları sokakta tutmamak için durmadan harekete zorladıklarını dahi yazar. herkese yollar vaat edilir, sokaktaki isyanlar azaltılır; bu da volkswagen 'in politik hedefidir çünkü ortada bir araç bile yokken hitler 170.000 vatandaşı volkswagen sahibi olmaya ikna eder, devlet eliyle sayısız "otomobil topluluğu" kurar. bu ayrıca "makine şehir" haline gelen kentin hızla tüketmesi ve yayılması için de önemlidir. üzerinde durup düşünmeye bile vakit bulamadan her şey hızla gelip geçer, doğa kaybolur ve endüstri kavramı fabrikanın dışına taşar (bu yüzden yeni makina toplumunu, veriler ne kadar hızlı gönderilirse o kadar güçlü çalışan bir bilgisayar gibi görmek gerekiyor.) küreselleşmenin o çokça ifade edilen ve hiç de masum olmayan "mesafenin ortadan kalkışı" kavramı da aslında bunun pek de farkedilmeyen ifadelerinden birisi; mesafenin ortadan kalkışı, işbölümünde o mesafeyi katetmeye zorlanmakla aynı anlama geliyor.

    aslında virilio, başta söylediğim "dromoloji" kavramını açarak sanayi devriminin değil "dromokratik devrim"in olduğunu, demokrasinin değil "dromokrasi"nin artık varolduğunu ve stratejinin de dromolojiye dönüştüğünü düşünüyor; burada "ilerleme" kavramı da "hız" ile eşdeğer olarak kabul edilmeye başlanıyor. ama bütün bunlar da anlamlı olabilecek bir insan yaşamının tamamen unutulması anlamına geliyor; böylece oradan buraya dili havayı yalayarak koşturan, hiç oturup huzur bulamayan, her an kendisine absürd-gereksiz (ve resmi) ajandalar verilerek nefes almasına izin verilmeyen bir insan tipi doğuyor ("aşırı hızlı bir durağanlık" da burada.) oradan oraya koşturmaktan doğa ile artık bir bağı kalmayan, insanları da bu koşturmacada lojistik destek olarak gören (ve eğer bunu istemese bile durmak bilmeyen iş yaşamı ve tüketim içerisinde en azından pratikte böyle davranan), "hız" kavramını basit bir araç olarak değil (kendisi farkında olmasa da) kendi içinde anlamlı olan bir amaç olarak kavrayan yeni bir insan tipi. virilio şehircilikle de uğraştığı için böyle bir anlayışın yayılma göstererek doğayı ve (yaşamın kendisi ile beraber) içinde nefes alınabilecek yaşam alanlarını da yok ettiği üzerinde durur. doğrusu postyapısalcı naraları pek sevmesem de david harvey ile birlikte okunduğunda zihin açıcıdır virilio.
  • siber septik düşün adamı. görsel karşıtıdır.
    sırf distopya tasviri nedeniyle bile aşık olunacak kimsedir. şu sözlerin sahibidir:
    * "dünyanın sonu su baskınlarıyla değil, ses ve görüntü dalgalarıyla gelecektir."
    * "bilim tarihin ilerlemesinin öznesi değil, hakikatin hızlanmasının yarattığı baş dönmesinin öznesidir."
    * "her imgenin kaderinde büyümek vardır." *
    * "genelleşmiş görselleşme bugün sanallaşma denilen şeyin en belirleyici özelliğidir."
    * "bugün zihinsel ve analojik yaklaşım giderek silinmekte, onun yerini bilgiyi daha ileriye götürdüğü varsayılan araçsal ve sayısal yaklaşımlar almaktadır."
  • terminal yurttaşı kavramını şu sözleriyle somutlaştırmaktadır.

    "internet,televizyon ve sanal gerçekliğin desteklediği yeni interaktif uzam evin evde oturan kişinin kıpırdamasına gerek kalmadan dünyayı misafir ettiği bir kokpit haline gelmesi demektir.
    o halde hiç de devinim çağında değil felç çağındayız."
  • post-yapısalcı negativist kuşağın önemli temsilcilerinden biri virilio. ancak virilio hakkında bilgi vermek yerine biraz günümüzün sorunları hakkında yorum yapmak niyetindeyim.

    "teknolojik ilerleme" ve "bilginin yayılımının hızlanması" gibi konularda hiç de negatif fikirlere sahip olmayan biri olarak, mesela internet kullanımının yaygınlaşmasının doğrudan sonuçlarından biri olan mooc olayından her gün faydalanıp, bunun mükemmel bir gelişme olduğunu düşünen biri olarak, baudrillard'da olduğu gibi virilio'nun eleştirilerinin de dikkate alınmasını çok önemli buluyorum.

    bunu pratik sonuçlara götürmek gerekirse, hem bireysel, hem de gelişme düzleminde yavaşlamanın yollarını bulması lazım. avrupa kentlerinde bu anlamda iyiye yönelik gelişmeler var. enerji tutumluluğu, yüksek yapıların sınırlandırılması gerekliliği, çevreyle ve sanatla barışık bir kentli hayatı ya da kentlilerin kırsalla ve tarımla kurduğu yeni ilişkiler imkansız değil.

    bunların örneklerini görmeye başladık. insanlar artık, haklı olarak, daha yavaş binalar, daha yavaş yemekler, çalışma saatleri tercihe bırakılmış ve daha keyifli işler arıyorlar. daha uzun vadeli projeler yapıp daha uzak geleceği düşünebilmek istiyorlar.

    ama geleneksel hızlanmış yaşamın teknolojik saldırganlığı da elbette yerini koruyor. oysa teknolojik gelişme ve bilimsellik için tek yol bu kadar saldırgan bir hızlılık değil.

    sektörel karar vericilerin, kent plancılarının, şeyleri yapanların da insanı hızlanmaya değil, verimli, huzurlu ve bilgili kılmaya çalışması gereken bir çağdayız. trump, brexit ve kimi saldırgan gelişmekte olan ülke liderleri aksini yaratmaya çalışsa da, eskiye dönüşün artık pek de imkanlı olduğunu sanmıyorum.