şükela:  tümü | bugün
  • bir gün çok zengin bir baba ailesini, özellikle de oğlunu kırsal kesime bir köye götürdü. bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceğini oğluna göstermek.
    çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir kaç gün geçirdiler. şehre dönerken baba oğluna sordu:
    "yolculuğumuzu nasıl buldun?"
    "çok güzeldi babacığım!" diye cevap verdi oğlu.
    "insanların ne kadar fakir olabileceğini gördün mü?"
    "evet."
    "peki ne öğrendin?"
    "şunu gördüm" dedi oğlu. "bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. bizim evde bahçenin yarısına kadar gelen bir havuzumuz, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. bizim görüş alanımız ön havluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar." ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi.
    ve çocuk ekledi:
    "ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için, teşekkür ederim babacığım!"
  • o cocukta kesin filozof atakandir di mi

    gereksiz hikaye daha guzelleri olacagina eminim
  • adamın biri sabaha karşı okyanus sahilinde, güneşin doğuşunun keyfini çıkarmak için sahile inmiş. uzakta sahilde birini görür. biraz yaklaştığında sahile vuran deniz yıldızlarını okyanusa atan bir çocuk olduğunu fark eder. çocuğa yaklaşarak sorar:

    -deniz yıldızlarını neden okyanusa atıyorsun?

    çocuk der ki:

    – güneş yükseldi mi, sular çekiliyor. onları suya atmazsam susuzluktan ölecekler.

    adam devam eder:

    – sahil kilometrelerce uzanıyor ve binlerce deniz yıldızı var, hangi birini atacaksın. ne fark edecek ki?

    çocuk, adamı dinledikten sonra bir deniz yıldınızı daha okyanusa atar ve cevap verir:

    – bu attığım deniz yıldızı için fark etti.

    adam, çocuğun yalnızca okyanus manzarasının keyfini çıkarmaya gelmeyip bir fark yaratmak istediğini anlar ve ona katılarak bütün sabahı okyanusa deniz yıldızı atarak geçirir.
  • adam, bütün hafta işte çok yorulmuş, hafta sonu iyice dinlenirim diye düşünüyordu. pazar sabahı kalktığında, eşi güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. gazetesini aldı, keyif içinde bütün gün dinlenip evde oturacağını düşünürken oğlu koşarak geldi:

    – baba, sinemaya ne zaman gideceğiz?

    baba, oğluna sinemaya götüreceğine daha önce söz vermişti ama tamamen unutmuştu. dışarıya çıkmak istemediğinden nasıl bir bahane uydursam diye düşündü. sonra gazetedeki dünya haritası gözüne ilişti. dünya haritasını küçük parçalara ayırıp, yapboz haline getirdi. oğluna dedi ki:

    – bu haritayı eski haline getir, ondan sonra seni sinemaya götüreceğim.

    nasılsa, en iyi coğrafya öğretmenini bile bu haritayı akşama kadar düzeltemez. akşama kadar rahatım diye düşündü ki on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi

    – baba haritayı düzelttim hadi artık sinemaya gidelim.

    adam önce inanamadı ve haritayı göster bakalım dedi. hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını, sordu. oğlu:

    – bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı. insanı düzelttiğimde dünya kendiliğinden düzeldi...
  • iki erkek kardeşin hikayesi, birlikte çalıştıkları babalarından kalma çiftlikte geçiyordu. kardeşlerden biri evliydi ve beş çocuğu vardı. diğer kardeş ise bekardı. her günün sonunda iki kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.

    günün birinde bekar kardeş şöyle düşündü;

    – ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de adaletli değil. ben bekarım ve pek fazla ihtiyacım yok. kardeşimin geniş bir ailesi var. onun daha fazla ihtiyacı olur.

    o günden sonra bekar olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye itti.

    bu arada evli olan kardeş de kendi kendine;

    – ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de doğru değil. ben evliyim, eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. fakat kardeşim yaşlandığı zaman ona bakacak hiç kimsesi yok. ilerde onun daha fazla ihtiyacı olacak.

    böylece evli olan kardeş de her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. iki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar. çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken karşılaştılar. o anda olan biteni anladılar. çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.
  • howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. o gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi.

    kapıyı açan sevimli genç kadını görünce utandı. yiyecek bir şeyler yerine "affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca. genç kadın çocuğun aç olabileceğini düşünerek onu içeri aldı ve ona bir bardak süt ile biraz kurabiye getirdi. çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra, "çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?" diye sordu genç kadına.

    genç kadın, "borcunuz yok" diyerek yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti: "annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak bir bedel ödenmesini asla beklemememiz gerektiğini öğretti bize," dedi.

    çocuk: "o halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size," dedi.

    howard kelly, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.

    yıllar sonra genç kadın çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük bir kente gönderdiler.

    dr. hovvard kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan kadını, baygın haliyle bile, ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı.

    uzun süren tedaviden sonra kadın sağlığına kavuştu. dr. kelly, denetlenmesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı, üstüne bir şeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta kadının odasına gönderdi.

    kadın, elleri titreyerek aldı zarfı eline. açmaya korkuyordu. hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.

    sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. notta şunlar yazılıydı:

    "hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir"
  • bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    "bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?"
    doktor, "bir küveti su ile dolduruyoruz. sonra hastaya üç şey veriyoruz. bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. siz ne yapardınız?", der.
    adam, "ooo! anladım. normal bir insan kovayı tercih eder. çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük."
    "hayır," der doktor, "normal bir insan küvetin tıpasını çeker."
    ders: akıl, sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır.
  • günün birinde bir lise öğretmeni derste öğrencilerine ertesi gün için;
    “yarın hepiniz gelirken birer plastik torba ve beşer kilo patates getirin!” der.

    ertesi sabah öğrenciler hepsi de patetesleri getirmiş sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.

    öğretmenleri:

    “şimdi, bugüne kadar affetmeyi reddettiğiniz her kişi için elinize bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp patatesi torbanın içine koyun!”

    bazı öğrenciler torbalarına üçer beşer tane patates koyarken, bazılarını torbası neredeyse ağzına kadar doldu.

    öğretmen:

    “bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okulda hep yanınızda olacaklar. gittiğiniz her yere götüreceksiniz” der.

    aradan bir hafta geçer. öğretmen sınıfa girer girmez, öğrenciler şikâyete başlarlar:

    “öğretmenin, bu ağır torbayı her yere taşımak çok zor. öğretmenim, patatesler kokmaya başladı. insanlar tuhaf bakıyorlar, hem sıkıldık hem yorulduk….”

    öğretmen öğrencilerine şöyle bir açıklama yapar:

    “görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. affetmeyi karşımızdakine bir iyilik olarak düşünüyoruz. aslında affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.”
  • yaşlı bir adama sokakta yürürken araba çarpmış ve yaşlı amca hafif yaralanmış.
    etraftakiler hastaneye götürmüşler.
    hemşireler, röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.
    yaşlı adam huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.
    …hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
    “eşim huzur evinde kalıyor. her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.
    hemşire “eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince;
    yaşlı adam üzgün bir ifade ile:
    “ne yazık ki karım alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor,hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.
    hemşireler hayretle:
    “madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.
    adam cevaplamış:
    “ama ben onun kim olduğunu biliyorum..”
  • "sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?", diye sordular bir bilgeye. bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe çağırdı. sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi. ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi. herkes kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı. konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına götüremiyorlardı. ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi. bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. bu kez, sevgiyi gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. onlara da kaşıkları ancak,saplarının uçlarından tuta bilecekleri kuralı söylendi. ev sahibi bilgenin,"buyurun, afiyet olsun"sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. bu yöntemle herkes karnını doyura bildi. konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu. sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge, bir de öğütte bulundu: işte, dedi. kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir. ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır. çünkü yaşam denen bu pazar, alan değil, veren kazançlıdır her zaman.