şükela:  tümü | bugün
  • bunun çok mühim bir bilim dalı olduğunu anlamak için, yabancıların da iştirak ettiği bir sahilde bir gün geçirmek yeterli. komple türk olsa olmaz, o feryat figan çocukların ne kadar feci bir şey olduğunu anlamak için mutlaka karşılaştırma yapabilmemiz lazım. o nefesini son gücüyle dışarıya verirken "anneaaağğghh" diye böğüren organizmaların dünya için ne kadar tehlikeli olduğunu anlamamız için mutlaka bir yabancının uslu uslu oynayan çocuğuna da bakmamız lazım.

    çok değil üç gün önceydi, mayısın sonunda olimpos sahilinde el ele olacağımızı taa martın ortasından yazdığım sevgilimle gerçekten de oradaydık. tatilimiz büyüleyici geçiyordu, sevdikçe içimde çiçekler açıyordu. telefonda sesini duymak için ahizeli telefonun başında epey beklediğim, haftada bir çarşıya çıktığımda koşarcasına internet kafeye gidip gülen yüzünü gördüğüm sevgilim sonunda yanıma gelmişti. öyle ki, şehrine geri döndüğünden beri sudan çıkmış balık gibiyim. ya tavana bakıyorum ya yaz depresyonu diye bir şeye inanıyorum. bir dahaki buluşmaya kadar stand by modunda kalmayı da düşünmüyor değilim. plajda uzanıp birbirimize bakıyorduk, dalga seslerinden başka bir ses yokken o çığlığı duyduk:

    "anneeaaağğğhhh"

    tarih öncesinden yaşayan vahşi yaratıklar sahile geri döndü zannettim, hemen havlumun altına saklanıp denize baktım. 4-5 yaşlarındaydı ve dışarıdan insan yavrusuna benziyordu. ağlamaktan nefesi kesildiği halde, solo üzerine solo atıyordu. tüm nefesiyle çığlığı basarken, olimpos sahilini terörize ediyordu. hele ki ciğerlerindeki hava bittiğinde o moraran suratıyla bir nefes daha alması vardı ki, ben hiçbir korku filminde bu kadar gerilmedim. bir şey olduğu da yoktu; aynı yaştaki avustralyalı çocuklar kendi hallerinde oynarken, düşüp kalkarken, kitabını okuyup ara sıra kendilerine gülümseyen annelerine öpücük atarken, bizim ilgi manyağı sadece annesinin kendisiyle ilgilenmesi için scream vokal performansı sunuyordu. kumsalda uzanan annesine "madem beni doğurdun, ölene kadar bakmak zorundasın" diyordu her nefesinde. "madem benim annemsin, kendi hayatından vazgeçip tamamen benim hizmetimde olacaksın" diyordu her çığlığında. annesi kalkıp çocuğuyla ilgilenmeye, onu şımartmaya ve onu ileride annesi olmadan hiçbir şey yapamayacak kadar zayıflaştırmaya gitti. o sırada, yüzü güneşten pembeleşmiş yabancı bir çocuk da tüm güzelliği ve şirinliğiyle annesinin yanına gidip ona sakince bir şeyler anlattı. annesi de aynı sakinlikte cevap verdiğinde, insan görünümlü tarih öncesi yaratık bu sefer de babasını özlemişti ve "baağğğhhh" diye bağırarak, tüm sahilin ve tüm insanlığın huzurunu kaçırdı.

    çocuğu yanlış yetiştirmenin canlı parodisiydi, pedagoji biliminin ne kadar önemli olduğunu anlatan iyi bir sunumdu. çok değil üç gün önceydi.
  • çocuk eğitimini konu alan (bkz: disiplin). pedagoji, çocuk bilimini (bkz: pedoloji), eğitim tekniklerinin bilgisini ve bu teknikleri uygulamak sanatını içerir.
    ya da kısaca çocuk psikolojisi...
  • önce küçük bir çocuk alınır, aklı yetmeye başladığı andan itibaren "sen yapamazsın, sen beceriksizsin, sen çirkinsin, iş mi bu yaptığın" gibi basit ve sıradan görünen cümlelerle hatta hakaretlerle büyütülür. artık elinizde kendi bedenini ve aklını sevmeyen, hatta neredeyse kendinden nefret eden, derin bir öfkeyle yüklü, güvensiz bir insan vardır.

    sonra o insandan başarı, uyum, sevgi ve kendiliğinden oluşan saygı üretmesini beklersiniz.

    sahi bir de özgüven denilen bütün üretimlerin ilk ve tek yakıtı vardı değil mi? özgüveni hiç sorgulamadan yaşayabilmek için ekonomik özgürlüğü tek koşul görür benim kültürüm. yani parası olanın özgüveni de vardır.
  • oldukça zevkli psikloji biliminin alt dalı.

    aslında çocukları dinlediğinizde ikna etmek de çok kolay. gerisi de geliyor zaten. şımarıklık bitiyor saygı başlıyor.

    elimizde bir adet çocuk var. 8 yaşlarında adı doruk. daha toy olduğu için her istediği yapılan- yapılması müsait ve istekli bir çocuk. geçen bunu denize götüreceğim diye söz vermiştim ve de sözümde de durdum. ilk durağım, delikli koy oldu.

    daha ben denize giremeden, abi burası taşlık ben girmem! tribi atıyordu.
    - doruk 10 dakika müsade et bana sonra söz denizde tai bulamayacağın ince kumlu yere götüreceğim sana tamam mı?
    + peki abi ben bekliyorum.

    5-6 dakika geçti doruk'a bakıyorum ara sıra. deniz de gerçekten taşlık. sırf merakımdan gittim bok mu var diye. gerçekten bi bok yok zaten. biraz daha serinleyim de çıkayım derken doruk gene zırlamaya başladı. tamam hadi gidiyoruz dedim ve çark plajı taraflarına götürdüm. alaçatı'yı bilen bilir. sörf okullarının orada denizi soğuk olsa da mavi bayraklı temiz plajı vardır.

    doruk bu uslu durur mu?
    taktı deniz gözlüğünü. bu sefer de başladı "abi denizde balık var!" tripleri.

    başlarda ısırmaz korkma o zaten senin parmağın kadar desem de balığa dair korku algısını yıkamadım. bu sefer ikinci plan devreye girdi.
    denizde top oynadık bir şeyler atıştırdık derken tekrar denize girdik.
    gene balık fobili isyanlar..

    doruk bak biliyor musun burada balık yakalamak çok zor. hatta yakalayanları tebrik ediyorlar sahilde. jet ski'ye bile binebilirsin. neden balık yakalamayı denemiyorsun?

    çocuk sorgulama evresine geçti. dalıyorum denize, bak yakalayamadım gene kaçtılar çok zor yakalaması derken, doruk'un bakış açısı değişti. bu sefer de balık yakalamaya çalıştı ve 1-2 saat oyalandı suda. dönme vakti geldiğinde de ilk başta balıktan korkan çocuk bu sefer de balık yakalamaya çalışan yüzücü oldu. denize dair korkusu geçti. iyi de yüzüyor kerata..

    bir başka örnekte de ekin kızımı var. sanırsın bir psikiyatristin gizli defteri'ni okuyorsunuz :)
    ekin de 9 yaşlarında biraz da prenses gibi bir kız. bunda da hafif şımarıklık var. akıllı uslu hafif de utangaç. böyle danimarkalı kızlar olur ya sarışın renkli gözlü.. hayal ettin mi? tamam şimdi konuya geçiyoruz o zaman.

    kanoyla gezdireceğim diye söz vermiştim bunla da denize açıldık. hatta fazladan yerlere de gittik. dönüşte yoruldum ve sahile geçtim kitabımı okuyorum. ben de okuyacağım diye özendi. sen de al kitabını getir oku dedim. aldı sağolsun başladı kitabını okumaya. 3 sayfadan sonra sıkıldı tabi kerata.
    ekin: abi hadi kalk beni motorla gezdir.
    ben: biraz daha okuyayım akşam üzeri gezeriz olur mu?
    e: söz ver o zaman?
    ben: neden sen bana güvenmiyor musun?
    e: söz ver!
    b: bana güvenmek zorundasın ve seni gezdireceğim akşam üzeri.

    kıza bir keresinde başkası masa tenisi oynama vaadinde bulunmuş daha sonra da oynamayınca artık sözleşme yapar gibi söz verdiriyor. ben de onun istediği olmayacak güven sorunu yaşamasın diye söz vermiyorum dedim.

    sonra telefonumu aldı başladı kurcalamaya. tuş kilidini açmaya çalışıyor. neden kurcalıyorsun dedim.
    ekin: olsun ben bakarım!

    kız öyle bir şımartılmış ki her istediği olacak asla reddedilmeyecek.
    ben: telefon özel mülkiyettir sana öğretmediler mi başkasının telefonunun izinsiz kullanmayı?

    bunu duyunca duraksadı telefonu bıraktı elinden bozuldu ama doğrusu da buydu. tek amacım da kızın şımarıklığını kırmak. yoksa isterse telefonu suya atsın nolcak!

    akşam üzeri de bana bozuk atıyor ama bir yandan da motorla gezdirme sözümü unutmuyor. usulca yaklaştı yanıma:
    - abi babamdan izin aldım motorla gezmek için, ama önce masa tenisi oynayalım mı?

    bilerek de yenildim zaten çok da iddialı değilim masa tenisinde. sonra tekrar oynayalım yenersem 3 tur daha gezdirirsin dedi. ben yenersem ne olacak diye anlaşma önerdim kabul etmedi.
    bu sefer iyi oynamaya başladım ve her yenilgisinde, seti baştan alıyoruz diye mızmızlanmaya başladı. bir iki gün daha başında dursam kızın şımarıklığını atardım üzerinden ama etrafta böyle şımarık yetişen çocukları görünce biraz nabzım yükseliyor.

    mesele çocukları dinleyip anlayacağı dilden cevap vermek. yok o daha çocuk o daha küçük üzülmesin dersen, ilerde beni doğururken bana mı sordun der o zaman da ben sana üzülmem :)
  • egitim bilimi.
  • ebeveynlerin egitimini almasi gerektigi , aksi taktirde cocukta bi suru psikolojik bozukluk gorulebilecegi ileri surulmektedir
  • (bkz: paideia)
  • (bkz: pedagog)