şükela:  tümü | bugün
  • 30.09.2015, istanbul

    ***omega melancholicum – melankoliklerin burun köklerinde meydana gelen ve yunan alfabesindeki omega harfine benzeyen kırışıklık.

    sahilde bir kahvaltı. boşaltırken yalnız kalmak ister ya insan; bazen yerken de öyle –belki de her zaman. karşımdaki, iki masa ötemdeki kadın nereye bakıyor? baktığı yerin arkasında kalan bir noktaya odaklanmış gibi. ön planda yer alarak, nesneyi bir arka plana muhtaç bırakan şeylerin ardını görebilmek, erkek cinsine bağışlanmış bir meziyet değil. elindeki çatalla, sabahın bu saatlerinde sipariş ettiği şu garip salatayı karıştırıyor. salata onu düşünüyor; ancak o, salatayı düşünmüyor. gözleri, arkamda ve biraz yüksekte duran direk lambasına takılmış gibi. onun bu şekilde tefekkür ettiği şeyleri bir yere yığabilseydik, bu yığının özüne ulaşabilmek adına öncelikle estetik ve erotik bir dolu izlenimi ayıklamamız gerekirdi –en çok da 30’lu yaşların başında böyledir bu. saçlarındaki çarpıcı örgüler henüz uyanamamış şehrin mahmur hâliyle birlikte garip bir kontrastın zorunlu ikincisini oluşturuyordu. kim bilir kaç dakika harcamıştı bunlar için... kırmızı bir fuları vardı; şu iş kıyafetlerine ya da üniformalara hiç yakışmıyor bunlar. ancak kim bilir kaç erkek bu fuların kaderini paylaşıyor... dimdik burnu, gönderdiğim ilk casus bakışa yakalanmaktan kurtulan detaylardan biriymiş ve bir de melankoli omegası var. uzanmaya mecali kalmamış gibi görünerek yere düşürdüğü peçeteye bakıyor. ardından, kızgın gözleri eylül havasının soğuğunu ekim ayında ancak yakalayabilecek denize kaçıyor. iyi değil.

    o, peçeteyi düşünmüyor; ancak peçete onu düşünüyor. gidiyorum, peçeteyi yerden alarak masama dönmeye niyetleniyorum. özür diliyor ve benden hesabı istiyor. işte, bütün kapıları ve pencereleri kapalı, karanlık bir ev! bir katilin, kariyerini daha da ileriye taşımasına bundan daha büyük bir katkı olacak olsaydı, o da herhalde ancak katılımcılarına sertifika verilen bir seri katillik semineri tarafından sağlanırdı. tüm olasılıklara kendisini kapatmış gibi görünen gözlerine özel bir dönüş yapmış olmalıyım ki, bir süre birbirimize bakakalıyoruz. sonlu bir varlığın emebileceği ve barındırabileceği olasılık miktarı da sonlu olduğundan, o gözler olası her kıpırtıya kendilerini kapatarak, kıpırtıların belki de en tehlikelisini kendi içlerine alıveriyorlar. neyse ki bu böyle: onun için dünyanın en büyük tehlikesi, kendi içinde yatıyor ve deo gratias ki o, bu potansiyelden rahatsız. gerçi bir kadın hakları savunucusu olması işten bile değil; bu da şimdilik benim içerdiğim en büyük tehlike [yine de bir kadın hakları savunucusu, çoğu kez, kadını ikinci plana iten, marazi bir hak kavramı kurgular]. özür diliyorum ve personel olmadığımı; sadece, düşmeden önce onu ve onun alnını düşünen bu peçeteyi gördükten sonra yerden almaya geldiğimi söylüyorum. bu sırada bir personel, elinde adisyonla birlikte yaklaşacak oluyor; ani bir ifadeyle “henüz değil.” diyerek onu savuşturuyorum –ne cüret! bu, işte bu, don giovanni’nin finaldeki mistik sahne dekoru tarafından baştan çıkarılması değil de nedir? gülümsüyor, gözleri kapanıyor, alnındaki harf bir anlığına kayboluyor ve yeniden özür diliyor. teselli, ortadan kaldıramadığı mahcubiyeti ileri taşıyor. mahcup bakışlarını karşılamayı reddederek arkamı dönüyor ve yerime geçiyorum.

    yerinden kalkıp çıkışa doğru yürüyecek oluyor, fakat dikkatimi henüz çeken küçük beyaz çantasıyla geri dönüyor kontes. yüzünde köşe bucak saklanan bir tebessüm, masama doğru yaklaşarak, “peçetenin beni düşünmesini zar zor anladım da, alnımı düşünmesi ne demekti?” diye soruyor, ona alnındaki işaretten bahsediyorum. birkaç cümlenin ardından nükseden sessizliği beğenmemiş olmalı ki, “biraz daha anlatın, rica ederim...” diye ısrar ediyor. biraz daha gürültüden sonra birlikte telefondan antik yunan heykellerinde göze çarpan dik burun tiplerine, yine yunan ırkının burun yapısına ve son olarak da melankoli omegasına bakıyoruz. öğreniyoruz ki kontes, melankoliyle, insanlarla olduğundan daha seviyeli bir ilişki içindeymiş. birkaç dakika içinde telefona sarılıp dudaklarıyla da kodladığı bir numarayı çevirmeye başlıyor. telefona çıkan arkadaşına, bugün işe gelemeyeceğini, önemli bir işi çıktığını söylüyor ve ondan durumu idare etmesini istiyor –“itiraz istemiyorum!” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. bakışlarını bana doğru çevireceğinde karşılaşacağı suçüstü, önceden bilgisi dâhilindeydi. açıklaması hazırdı: “bugün 11’de psikoloğumla bir randevum vardı da, onu hatırladım.” bir genç kız da aynı bahaneyi öne sürebilirdi, ancak o, şu yapmacık gülümsemeye engel olamazdı –kontes, çok ciddiydi. yaklaşık 1,5 saat kadar konuşmuştuk. eşinden boşanmayı düşünüyor ve bu konuyu bir türlü kendi içinden çıkaramıyordu.

    daha birkaç gün önce, boşanmak isterken bültenlere haber olan eş fenomenine yeniden tanık olmuşken böyle bir manzarayla karşılaşmam, şairin “evlen, pişman olursun; evlenme, yine pişman olursun...” diye başlayan ahkâmını anımsatmıştı bana (...) kontes’e dönecek olursak, ah, bedbaht kontes! sık sık derin nefes alma isteğiyle yüzleştiğinde gözleri parlamış, yalnız olmadığına sahici bir biçimde ikna olma olanağı bulmuştu. kahvaltımızı yaptığımız mekândan çıkıp birlikte sahil yolunda yürümeye başladığımızda saat 11’i çoktan geçmişti. psikoloğunun, randevusunu bana devrettiğini söyleyip tebessüm ettiğimde o da hafifçe pembeleşerek gülümsemişti. işte o pembe; şeker pembesi mi, çingene pembesi mi, gülkurusu mu, yoksa spektrumda böyle bir renk yok mu? bir banka oturmayı teklif ettiğimde, “seni lanet olası psikolog!” diye mırıldandığını duymuştum. özenle diktiği bu kıyafeti itiraz etmeksizin giymek lazım gelirdi, öyle de yaptım. insan eğer tek yaşıyorsa, bazen evin duvarları arasındaki sessizliğin azmettiğine ve illüzyon ürünü, dayanılmaz bir gürültüye dönüştüğüne tanık olur; ancak sahilin gürültüsü, bunun tam aksine azmedip, rahatsız edici bir sessizlik denizinin ortasındaki, huzur verici bir uğultu adasına dönüşmüştü. “bana huzur verdin.” diye mırıldanıp, başını omzuma yasladığında buna kanaat getirmiştim. üzerinde bana tanıdık gelen yabancı bir adın yazılı olduğu bir gemi geçiyordu boğaz'dan. nereden hatırlıyorum diye düşünürken, zihnimde händel’ın dettingen te deum’u çalmaya başlıyor.

    kısa bir boğaz turundan sonra herkes evine dağılıyor, ancak artık ne eller ne de diller günahkâr; parmaklar boş durmuyor. 1 yeni mesaj: “ben gidemedim. sahildeyim hâlâ.” tekrar sözleşiyoruz ve aynı sahilin aynı bankında bir araya geliyoruz. beklenmedik bir biçimde, sinemaya gitmekte karar kılıyoruz. film bitiyor, bir an için aktör olmaya karar veriyorum, ancak bu fikrimi onunla paylaşınca, son anda beni bundan vazgeçiriyor: “senin beyaz perdede kaybedecek vaktin yok...” diyor, “... dilinin ucunda eriyebilecek çok kar tanesi var daha ve önümüz kış.” elimden tutuyor kontes ve hava kararırken eve gitmeyi teklif ediyor. sol eliyle evin kapısını açmaya çalışırken, sağ eli kaburga kemiklerimde dolaşıyor. gözlerinden boşalan yaşlarla karşılaşıyoruz ve dudak dudağa geliyoruz –ama hayır. öptüğüm ilk yeri belindeki gamze çifti. pembe, vücudunun genel beyazı da göz önünde olduğunda daha çarpıcı biçimde öne çıkıyor. gerdanı, kollarının iç tarafı, kasıkları ve boynu, pembe bir ateşle yanıyor. bıraksa, beline kadar uzanıp birer kamçıya doğru özelleşebilecek kızıl saçlarını biraz kısa kestirmiş; menzili belirsiz açık kahverengi gözlerine ise çare bulamamış. victor hugo’nun bahsettiği şu uzun süren uykusuzluğun aksine, uzun süren bir rüyanın ardından, başı bu kez göğsümde. post-cliché. fısıldayarak, “sana pembe kadın diyebilir miyim?” diye soruyorum. baskın yapıyor: “peki, ben sana ‘okaliptüs adam’ diyebilir miyim?” gülümsetiyor. pembe kadın’dan bahsediyorum ona; hidayet sayın’ın iki perdelik oyunu olduğunu söylüyorum. bir köyde, kendisini terk eden kocasını 30 yıldır bekleyen ve yuvasını ayakta tutabilmek adına direnen bir köylü kadını, pembe kadın. kocasının bu davranışı yüzünden bütün erkeklere düşman olan kadın, kızının evlenmesine de karşı çıkıyor ve murat çavuş ile kaçmak isteyen kızını öldürüyor. pembe kadın’ın, eşini bekleyişinin resmi bir an için godot’yu düşündürüyor; ancak pembe kadın’ın umutları, kızını öldürmesiyle tükenirken, godot’ya dair umutlar hiç tükenmiyor [çünkü daha evrensel bir beklentinin kişileşmesi olarak yorumlanabilecek godot’da, tükenen, insanlar oluyor?]. ıslak gözlerini gözlerime çevirerek, “bir oğlu olsaydı, onu da öldürür müydü?” diye soruyor. “belki o doğar doğmaz, diri diri toprağa gömerdi.” diye cevaplayıp, okaliptüsü soruyorum. “okaliptüs fazla su tüketir. o yüzden onu bataklıkları kurutmak için, bataklıklara dikeriz. boyu da uzundur sonra bir okaliptüs ağacının...” diye uzayıp giden bir cevap veriyor. o kadar erdemli ki, hiçbir soru işareti barındırmamasına rağmen, sorularla dolu bir cevap veriyor çelimsiz soruma. “yani diyorsun ki senden, içinde gözyaşının da bulunduğu birçok sıvı örneği aldım...” diye devam edecekken fena biçimde çimdikleniyorum ve buna rağmen devam ediyorum: “... ve bir bataklığı ıslah ettim.” yastık savaşına davet ediyor. onu oracıkta yok etmek istiyorum. işte yine sevgi bir yıkım meselesi! yastığı elinden alıp, alnındaki o işareti öperek kutsuyorum. ne yaptığımı merak eden şaşkın bakışlarla beni izliyor ve başını tekrar göğsüme koymadan önce, sağ köprücük kemiğimin üzerindeki, gördüğü ilk andan beri çok sevdiği beni öpüyor.