şükela:  tümü | bugün
  • bir evin dünyaya açılan kapısı...
    "...
    pencereyi kapama
    gök dolabilir içeri
    sen neyi görebilirsin
    ıslak bir bulutun ağışını mı

    pencereyi kapama
    kuş dolabilir içeri
    sen neyi taşıyabilirsin
    kırık bir dalın yükünü mü

    pencereyi aç
    soluğun çıksın dışarı
    sen büyütmedin mi ciğerinde onu
    kokusu hayatı yıkasın diye

    pencereyi aç
    sesin sarsın dünyayı
    duyulur elbet ta ötelerden
    yürek kendini tanır
    ..."
    (bkz: arkadaş z özger)
  • bir mekanın en sevdiğim yeri.

    ofisteyim. pencerenin önünde oturup sokağa bakıyorum. bunu çok severim, zaten o yüzden de oturduğum veya çalıştığım yerin "sokak" görmesini isterim. ahah aklınıza giriş katlarında oturup bütün gün sokağı izleyen heykel gibi yaşlılar geldi di mi. haklısınız benim de geldi.

    hatta en sevdiğim pencere önü, pervazına oturabildiğin ön. minder koyabildiğin, hiç olmazsa saksının durabildiği. yahu birazcık yaslansan da olur güzel hatrın için tamam, yeter ki bana bir alan bırak.

    ofisin penceresiyle anılarım, sokağa bakmak dışındakiler tabii, dışarıdan gelen yemeği önündeki peteğin üzerine koyup da yemek, sandalyeyi pencerenin önüne çekip ayaklarımı yine o peteğe uzatmak ve özlem'in pencereden sarkıp sokaklara "avukat lazım mı avukat? boşayalım mı? çek varsa şeyapalım biz?" filan demesi sfhhdahsd

    işte bunları düşünüp "allahım iyi ki bu pencereden bakıp kimseyi beklemedim" dedim.

    son adamla o sokaktan çok geçtik.
    o sokağın hemen başlarındaki barda çok oturduk.
    hemen şuracıkta birkaç kez buluştuk.
    bunları görüyorum.
    ama iyi ki, pencerede onu -ve kimseyi hiç beklemedim.

    sonra aklıma "kolera günlerinde aşk" geldi.

    esas adam, esas kadını yıllardır görmüyordu. sonra bir gün, kadının haberi yokken, bir dükkandaki aynada o kadının yansımasını görmüştü.
    sonra sırf "ben sevdiğin kadını bu aynada gördüm" diye aynayı satın almış evine götürmüştü.
    ne zaman o kadını görmek istese, aynanın tam da o yansımayı gördüğü köşesine bakıp, bir an kendinden geçiveriyordu.

    geçenlerde bu adamla bir şeyler olmuştu, ben ayrıldığımızı sanmıştım.
    o gün buluşacaktık hatta, yani elbette benim için bir tarafını kaldırmış değildi, ben onun maçına gidecektim. ama öyle sinirlenmiş ve ayrıldığımıza da -tepkisizliği sebebiyle- öyle inanmıştım ki, gitmedim ve haber de vermedim. ki hayatta yaptığım şey değildir, bu davranışın hayatımdaki ilk muhatabı kendisi oldu. kına yaksın.

    o gün kuzenime gidecektim zaten maçtan sonra, bu bilinen bir şeydi. saati nasıl denk getirmişsem artık, tam metrobüse bindim, hemen kapının yanındaki koltuğa oturdum, o da hemen o kapının önünde dikilip bir sonraki metrobüsü beklemeye başladı. gözünün önündeydim. görmedi beni. ki buna şaşırmadım.

    zaten kalktı hemen metrobüs.

    tam önümdeki pencereden onu görmüştüm.

    inene kadar oraya baktım. çünkü onu oradan görmüştüm.

    biraz önce ofisin penceresinden bakarken o hissimi düşündüm.
    o adama verdiğim değeri düşündüm.
    iyi ki dedim, ona bu pencereden hiç bakmamışım.
    iyi ki.

    yoksa alıp eve götürmem değil, o pencerenin camını çerçevesini indirmem gerekecekti.

    "gelmediği bir ev istiyorum" diye ev değiştirmeyi, "dokunmadığı bir beden istiyorum" diye deri nakli yaptırmayı filan düşündüm ben onun gittiği sabah*. onu beklediğim bir pencere önüyle yaşayamazdım.

    üzülünmeyen ayrılık yok. zaten kimse de bunu umacak kadar hayal dünyasında değil.

    ama beni ilk bırakıp da hayvanat gibi üzdüğünde, ki o ayrılığın şekli ayrı bir şuursuzluktu ve fakat yine kendince insanlık göstermiş, ona vallahi bu kadar sinirlenmemiştim.
    cam çerçeve indirmek, dokunduğu eşyaları sokağa fırlatmak istememiştim.
    gerçekten severek yaptığı belki biricik şeyi beceremez olmasını dilememiştim.

    ilk defasında, metrobüsle karşıya geçerken onun oturduğu semte bakınca sadece üzülüyordum. çok fazlaydı, ama gerçekten sadece üzülüyordum.
    o zaman, o semte molotof atmayı düşünmemiştim.

    insanların içindeki iyiyi, neden böyle hunharca ziyan ediyorsunuz?
    kendi içinizdeki iyilik bunu anlayacak kadar bile mi değil?

    şu dünyada herkes yaşattığını yaşasın.
    benim de başıma gelen buysa eğer, eyvallah allahım, vallahi şu kadar sitemim yok.
    yeter ki bunu herkese yap.

    lütfen.

    amin.
  • ortaçağ kalesinin yığma taş duvarları arasındaki pencereden denize doğru gözümü kırpmadan bakarken "zamanı durdurmak" tilki gibi kafamda dolaşıyordu. varmak istediğim noktaya varmıştım, sessizliğin içinde denize bakıyor ruhumu özgür bırakmaya adım adım yaklaşıyordum. zamanın beden üzerindeki tahribatı ve ruhu buna bağlı olarak değiştirdiği gerçeği, ancak zamanı durdurmakla bertaraf edilebilirdi.

    kalenin surlarında saatlerce kalıp, kendi sesimi bile duymadan doğayı dinledim. balık sürülerinin arkalarında bıraktı sesler, müren'in kayaların arasına sinmişken fısıltısı, mağaranın içine giren dalgaların kristal tavandaki yankısı, açıklardan geçen bir teknenin gıcırtısı, uçurumun kenarındaki ağacın yapraklarının hışırtısı derken zamanı durdurmak için gözlerimi kapattım.

    ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama öğleden sonra kapattığım gözler, tan yeri ağarırken açıldı. aradan kaç gün geçtiğinin farkında bile değildim. güneş, denizin hemen üzerindeki bulut kümesinin arkasına geçmiş nazlanarak yükseliyordu. ufku ve denizin yüzeyini kızıla boyayan güneşe gözlerimi diktim bu seferde. görünürde tek bir tekne yoktu; yüzyıllarca uyumuş olabilir miydim? ışık huzmeleri, bulutları yarmaya çalışırken hangi yılda olduğumu umursamadan baktım umudun mücadelesine. hangi yüzyılın sabahıydı bu? kızıl kadifeden sabahlığını giymiş deniz usulca hareket ederken, gözlerimi bir kez daha kapattım. zamanı durdurmak belki mümkün değildi ama onu umursamayıp saate bakılmadığı sürece astral bir seyahat gibiydi her şey.

    sonsuz kadar kısa süren bir karanlıktan sonra tekrar gözlerimi açtım. yine aynı yerdeydim, yine ortaçağ kalesinin yığma taş duvarları ve penceresinden denizi izliyordum. ne tekne vardı ne de doğan güneş. ileride lacivert bulutları seçebiliyordum bir de denizin mavimsi siyahlığını. paha biçilemez gibi mücevher gibi parlıyordu.

    sanırım milyonlarca yıl uyumuştum. kıtalar yer değiştirmişti; yeryüzü plakaları çarpışmış yeni dağlar ve adalar meydana gelmişti. önceki seferlerde görmediğime emin olduğum bir dağ sol tarafımdan yükselirken, adalar da serpiştirilmiş gibiydi. tüm insanlık dünyadaki hayatı tükettikten sonra başka bir gezegene giderken beni almayı unutmuştu. bu koyu lacivert gezegen ve geride bir tek ben. tüylerim ürperdi; zamanı durdurmak mümkün olmamıştı ama milyonlarca yıldır aynı yerde duruyordum. ortaçağ kalesini yapan adamların diktiği bir heykel olabilir miydim acaba? mermer beyniyle düş gördüğünü zanneden; gözlerinde yaşama dair en ufak bir iz bile olmayan, kendisini yaşıyor zannedip neden hareket edemediğini bir türlü sorgulamayan?

    on binlerce kez gün doğumuna bakıp, denizin her rengine tanık olmuş sessiz bir bekçi olmam ne kadar mümkündü?

    en son kendi sesimi ne zaman duyduğumu, ne zaman yemek yediğimi, ne zaman başka bir yerden baktığımı, ne zaman düştüğümü, ne zaman aşık olduğumu, ne zaman yorulduğumu hatırlamaya çalıştım. her şey silinmiş gibiydi; zamanı durdurmak dileğim evrenin bir anında gerçek olmuş ve ben taşlaşmıştım. ortaçağ kalesinin penceresinden izlerken dünyayı, heykele dönüşmüş ve çok uzun sürecek bir tutsaklığa hüküm giymiştim. oysa zaman durmamalıydı, bir sürü pencereden bir sürü yere bakmalı ve hareket etmeliydim.

    zamanı durdurmak ve hep orada kalmak isteğimin manasızlığını anlamıştım ama çok geçti sanırım. gözlerimi açmayı denedim; tüm bedenimi ve ruhumu hayata son bir kez dönmek için kullandım. hareket ederek ölmeyi, hareketsiz binlerce seneye tercih ederdim ve gözlerimi açtım.

    yine aynı yerdeydim; ama boynumda fotoğraf makinem vardı. sesimin çıkmayacağına emin şekilde bağırdım. çığlığım uçurumda yankılandı. tekrar hayata dönmüştüm; hayatın anlamını taşıyan rüzgar yüzümü yaladı. fotoğraf makinemi çıkartıp; binlerce yıllık serüvenimin fotoğrafını çektim:

    http://img8.imageshack.us/img8/4975/windowss.jpg
  • "oysa bir kafa için beş duyu ne ise, bir ev için de pencereler aynı şeydir"
    karl marx, louis bonaparte'in 18 brumaire'i

    gerçi marx'ı böyle kırpınca laf havada kaldığından bağlamı da vereyim: ".....küçük toprak mülkiyeti, fransız ulusunu mağara adamları durumuna getirdi. onaltı milyon köylü (kadınlar ve çocuklar dahil), çoğunluğu sadece bir, bazıları iki, en iyileriyse üç pencereli kovuklarda oturur. oysa bir kafa için beş duyu ne ise, bir ev için de pencereler aynı şeydir"

    şimdi de marx'ı farsça'ya bağlayalım; farsça'da çar, 4 demek. çav ise göz demek. çar çave ise 4 gözü olan, yani çerçeve demek.

    ayrıca şu da burda dursun: "bir eve, penceresi kadar düşer ay ışığı..." ubeydullah ahrâr
    "allahtan pencereler açmışlar içi sıkılan evlere." asaf halet çelebi
    dahası: "penceresiz kaldım anne"

    ve son olarak: "kentin en eski apartmanlarından birinin karşısındayım. artık ısı yalıtımı bahanesiyle, böyle büyük pencereler yapmıyorlar apartmanlarda. belki de bu yüzden, pencereler küçüldükçe, evimiz daha çok ısınır, içimiz daha çok sıkılır olmuştur. kim bilir?" özen yula, öbür dünya bilgisi, iletişim yay., 1993, istanbul, s. 46.
  • bir füruğ ferruhzad şiiri.
    öyle bir şiir ki oturmuş penceresine; bize, dünyaya bakmış ve haykırmış o zarif çığlığını kelimelerle.

    bir pencere, bakmaya
    bir pencere, duymaya
    bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi,
    tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.
    yalnızlığın küçücük ellerini,
    cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla
    dolduran bir pencere
    belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine,
    bir pencere, yeter bana.

    oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben
    bir resimli kitap bahçesinde
    kâğıt ağaçların gölgesi altından
    toprak yollarında geçip giden
    kurum mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin
    sıralarında veremli okulların
    alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan
    ve karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
    ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
    uçup gittikleri o andan,
    etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben
    ve hâlâ başım
    dopdolu
    bir deftere toplu iğnelerle
    çakılan
    o kelebeğin yabancı sesiyle

    asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle
    ve bütün kentte
    parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar
    koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında
    aşkımın çocuksu gözlerini
    ve isteğimin acı şakaklarından
    fışkırdığında kan
    yaşamım artık
    hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvar saatinin
    tiktaklarından başka
    anladım birden
    yolum yok,
    yolum yok,
    yolum yok
    çılgınca sevmekten başka

    bir pencere yeter bana bir tek pencere
    bilince ve bakışa ve suskunluğa
    işte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
    anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
    ve sor aynadan
    adını kurtarıcının
    ve işte senden daha yalnız değil mi
    ayaklarının altında titreyen yeryüzü?
    yıkıntı elçiliğini, peygamberler
    kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?
    ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin
    bu patlamalar art arda
    bu zehirli bulutlar?
    ey dost, ey kardeş, ey herkes!
    yazın tarihini gül soykırımının
    aya vardığınızda!

    düşler
    ne kadar safsalar o yükseklikten düşer ölürler
    şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben
    eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca
    ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın
    gençliğim miydi benim?
    çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?
    merhaba diyebilecek miyim o iyi tanrı'ya çatılarda dolaşan?

    seziyorum zaman geçip gitti artık
    seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir
    seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla o garip ve kederli
    adamın elleri arasında

    bir şey söyle bana
    teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan
    ne istiyor diri kalma duygusundan başka?
    bir şey söyle bana
    kıyısındayım pencerenin
    ve güneşle bağlantıda...

    ek: bu şiiri yolum yok isimli bir şarkıya dönüştürmüştür vedat sakman, ne de iyi yapmıştır.
    dinlemek için.
  • tual adlı grubun seslendirdiği şarkı...
    ne geceler ne gündüzler gördüm
    en vazgeçilmez yeminlerden döndüm
    görmedim senin gibi sevmedim hiç kimseyi
    yapayalnızım şimdi unuttum gülmeyi
    ne sevdalar ne ümitler gömdüm
    aşkı yalansız duygulardan ördüm

    sen; vaktinden çok sonra gelen sevdalı bir yağmur gibisin çisil çisil gözlerimden
    sen; çıldırmış şairlerin yiten mısralarında bahsettiği perisin
    pencereler önünde çürürken o güzelim yıllarım
    hayalin gözlerimin önünde bize ağlıyorum

    ne baharlar ne tutkular gördüm
    her yeni günde uykulardan döndüm
    gülmedi senin gibi kalmadı bende kimse
    yapayalnızım şimdi eski bir resimde

    sen...
  • güzel bir ogün sanlısoy şarkısı.. sözlerini de yazalım tam olsun;

    günaydın gözün aydın, benden aldın, sende kaldım
    dün bunaldım, zor uyandım, görmeyince zor dayandım
    baktım olmaz seyre daldım, anılardan bir tomardım
    çok yoruldum, çok daraldım, penceremden gir içeri

    üzgün oldum, düzgün oldum, gül yüzünle yüz göz oldum
    bir ses oldum, bir söz oldum, söyleyince sensiz oldum
    baktım olmaz seyre daldım, anılardan bir tomardım
    çok yoruldum, çok daraldım, penceremden gir içeri
  • simdi... bi kere pencere acik kalinca, kurdugumuz hayaller hep ucup gider, onda bi anlasalim. ucup gitmesinler diye perdeleri acmali ki renkleri gorebilelim; ama pencereleri sımsıkı kapamali ki karanlik gelip onlari calmasin.

    hem sonracima usuruz de, evet usuruz cok. gerci tamam bazen usumeyiz; hava sicaksa. ama ben biliyorum ki eger yazsa bile ve hatta nem de varsa dahi, icimiz bazen usuyebilir. cok usuyebilir hatta, cunku eger buz kestiyse kalbimiz.

    bir kalp asla buz kesmemeli bence. evet kesmemeli, cunkulum yazik ona. ne yapti sevmekten baska? bunu ben bile bu yasimda goruyorum. tamam acemiydi azicik, ama sevdi yav. ornegin elim sende oynamadi mi, e oynadi. sevmese oynamazdi ki...

    ya... bunlari ogrendik hep, ama akillanmadik iste.
  • "yarı belime kadar uzanıp, intiharımı kutlar gibi sana bakardım.
    bu benim ki derdim, sen hep giderdin.
    buydu benim derdim."

    dizelerindeki penceredir.
  • sadık gürbüz'ün seslendirdiği pek hoş bir eser. sözleri arkadaş zekai özger şeklinde enteresan bir isme sahip olan, 25 yaşında sokakta ölü bulunan bir şairimize aittir aynı zamanda.

    http://fizy.com/#s/19gged

    "pencereyi kapama
    gök dolabilir içeri
    sen neyi görebilirsin canım
    ıslak bir bulutun ağışını mı?

    pencereyi kapama
    kuş dolabilir içeri
    sen neyi taşıyabilirsin canım
    kırık bir dalın yükünü mü?

    pencereyi aç
    soluğun çıksın dışarı
    sen büyütmedin mi canım ciğerinde onu?
    kokusu hayatı yıkasın diye

    pencereyi aç
    sesin sarsın dünyayı
    duyulur elbet ta ötelerden
    yürek kendini tanır."