şükela:  tümü | bugün
  • ilhan irem'in seksenli yillarda yaptigi uc konsept album: pencere / kopru / ve otesi... (1983/85/87)
  • "ucuk mavi pencere" / "bulutlara kopru" / "dusler ve otesi" isimleriyle 2000'de yeniden hortlayan ilhan irem albumleri
  • ilhan irem'in "pencere" / "kopru" / "ve otesi..." adli albumleriyle anlatamadiklarini daha etraflica anlattigi kitabinin adi.
  • hala ilhan irem'in haklarinda yeni urunler ortaya koyabileceginden endise edilen cok hassas metaforlar.
  • bir kaç sene önce kitabını bir gece yolculuğunda zevkle okuduğum, bir de albumleri dinleyeyim bakayım merakıyla fellik fellik arayıp ancak bir tanesini kaset olarak bulabildiğim ilhan irem üçlemesi.. okuyunca ilhan irem'in bugünlerde neden hala piyasada olup müzik yapmadığını daha iyi anlamıştım. paşam günlük yaşam telaşını falan boşvermiş, kafasını daha soyut konulara yormuş epey.

    türk pop/rock muziği açısından bakıldığında iddialı denemedir ama şahsi kanaatimce pek etkileyici olmamıştır.
  • avrupa birliği avro tasarımında ilhan irem'in bu kitabından esinlenmiştir. hem de ne esinlenme:

    http://www.irlgov.ie/ecbi-euro/notes.htm
  • ilhan irem' in 1982 - 1987 yılları arasında hazırladığı "pencere köprü ve ötesi" albümlerinde yer şarkıların öykülemiyle ilintili olarak aynı adla 1985 yılında çıkarttığı kitap.

    hikaye(leri) ise şöyledir;

    ....

    bundan üç-dört sene önce...
    bindokuzyüzseksen birde...
    eli tüfekli asker posterleri gibi değil ama... (why)
    daha derinden bir soru sordum kendime:
    “neden?... “dedim...
    “neye neden?.. “değil ama...
    nedenin kendisini öğrenmek istedim...
    neden varım?...
    neden yokum?...
    var mıyım?.. yok muyum?...
    nereye yolculuğum ?..
    neden seviyorum?..
    neden sevmiyorum?...
    neden gülmüyonum?..
    ....müyonum... neden?..
    neden?
    bu yaşlarda böyle olun...
    herbir şeyin nedenini sorar insan...
    ben de sordum...
    bir de, aldığım yanıtlanı oturup besteledim...
    yetinmedim, bu besteleri üç aynı uzun çalarda topladım...
    plaklarda, şarkılarda anlattıklanımı “çağdaş masal” diye yazdım
    üstüne üstlük.. .

    bu da yetmedi... utanmadım...
    kitap yaptım yazdıklarımı...

    pencere.. .köprü... ve ötesi.. .adlı albümlerde söylediğim şarkıların sözlerini yazarken ya da bestelerken yaşadıklanımı, gördüklerimi, düşündüklerimi anlatır...
    gece-gündüz dört yıl süren bu yolculuğumda... ya da hiç bilmeyecek bu yolculukta görebildiğim bütün kilometre taşlarını tek tek ışaretledim...
    değiştirmeden tek bir satır...
    pencere.. .köprü... ve ötesi
    yaşadığımı hissettiğim
    bir yolculuğun hikayesi...

    önce köprü. .niye mi köprü?.. pencere çoktaaan açıldı... öteye sonra geçeceğiz... şimdi köprüdeyiz...

    köprü
    pencere ‘yi kapatırken, sisli bir karaltının arkasına gizlenmişti herşey... son kez o karaltiya doğru yürürken gördüm onu... şapkasını düzeltti, son bir adımla yokoldu sislerde.. . .hayal-meyal bir motor sesi duydum galiba... şehir gürültüleri vardı.. yanılmış olabilirim bu konuda... ama yanılmadığım bir şey var; 0 öldü...
    pencere ‘den yalnızca hissediyordum öldüğünü... şimdiyse köprü‘deyim... ve görüyorum... kırmızı küçük arabasıyla ilerliyor sonsuzluklara... bir hediye pakeli gibi... karşıya...
    hayat... ölüm... öncesi... sonrası... hepsi bir bütündür. herkes kendi öncesinden kendi sonrasına doğru yürüyor... ama söyler misiniz?.. hangi gün varıyoruz sonraya?.. vardığımız hep yaşadığımız an oluyor...
    bir kovalamaca...
    ayrı-ayrı zamanlarda..
    ayrı-ayrı yollarda...
    ayrı-ayrı yerlere...
    ama hep aynı bütün içinde... günün birinde ölüme varacağız... ve o gün de, herşeyin sonu... sonrası değil, “yaşadığımız an” olacak
    belki bir trafik kazası... bu öyküdeki gibi... görüntüler... hastane... koşturmaca... gerisi... düşündüğümüz ya da düşünmediğiniz gibi..
    ölüm; birşeyin bitişi ile. bir şeyin başlangıcı arasında minicik bir çizgidir... bir köşebaşıdır ölüm... bir yoldan bir başka yola döneceğimiz...
    karşıdan karşıya...
    karşıdan karşı...

    yok yok köşebaşı değil... bir köprü ölüm... karşıya... karşıdan... hayat-ölüm-öncesi-ötesi, her şey bir bütünse eğer... herşey köprü o zaman...
    “herşey” tekildir...
    herşeyi bağlayacak bir başka herşey bulamazsınız...
    bu nedenle.. .aslında yaşadığım ânı anlatarak... öteye... düşler ülkesine bir köprü kuruyorum...
    anlatacaklarımı belki yaşadınız... belki de yaşamadınız... yine de yonçin* gibi gözlerinizi kapatıp şöyle bir etrafınıza bakınız...

    neyse... gelelim öykümüze...

    dünyanın denizi bol bir yerinden bir körfeze girersen... yürü...
    girit ‘ten sola dön... vur ege’den yukarı...
    bir boğaz... geç...
    bir deniz... fare gibi...
    geç...
    bir boğaz daha...
    dur!
    işte burası istanbul’dur...
    istanbul’a şöyle biraz yüksekten bakarsan, bir ışıltı görünür... bir ışık denizinde sabah yıldızı’dır köprü...
    herşey orada başladı... bir kovalamaca... çok hızlı giden bir siyahlıkla, çok küçük bir kırmızı araba arasında.... küçük kırmızı araba fren yaptı, yavaşladı.. siyahlık yaklaştı... yaklaştı... çarptı... çarpıştılar.., bir koşuşturma...
    bağıranlar... çağıranlar...
    bağıran... çağıran...
    bağır... çağır...
    bağ.. çağ... -
    ba... ça...
    sesler yok oldu...

    ve sessiz bir film başladı siyahlığın arasında... kuklalar hayatını oynuyordu küçük kırmızı arabadakinin... sonra gerçek oldu görüntüler...
    kendisiydi oynayan kendini...
    ve yine kendisi...
    tek kişilik oyunun tek seyircisi
    — “bak bu resim ortaokulda piknikte çekilmişti...adını unuttum... yanımdaki bir yahudi...”
    — “bak bak bu da diploma töreni...
    — “hey yavrum askere bak!.. çakı gibi...”
    — “bu evlendiğim gün... ayrıldıktan sonra çektirdiklerim öteki albümde...”

    film dönüyor... görüntüler siyaha bulanıyordu...
    derken bir hallaç bellrdi perdede...
    pek anlam veremedi seyreden de...
    sonra zoom yaptı kamera... görebildi...
    hallaç kendisiydi...
    ve yüreği atıyordu pamukları...
    pamuklar bulutlara karıştı...
    ve çarşaflara kan...
    sustu kardiyogram...................

    bir kuyudan... ya da dev bir fabrika bacasından
    yukarılara doğru sürükleniyordu...
    durmadan...
    bir uğultu korosu...
    göbeğine sırlar işlenmiş eski bir saray udu...
    koridorun bitmesini bekledi...
    rüzgarlı bir sonbahardan,
    yerlerinde sarı-kuru ve ıslak yapraklı bir bahçeyi düşledi...
    kuyunun ya da bacanın dışındakilere seslendi:
    “yaşadım da yoruldum... bir ağır-işçi gibi...
    uyudum da uyandım... binlerce kişi gibi...”
    uğultu bitti...
    herşey sustu...
    kuyu değil bacaymış bu..

    boşluğa çıktı... uçar gibi düşüyordu...
    aşağılarda kayalar sivri ve sarp...
    ölüm. .boşlukta uçuşan bir eşarp...

    uçtu...
    uçtu...
    uçtu...

    düştü...
    sessizlik... yar...
    ve karşıya uzanan bir ip var...
    kıldan ince-kılıçtan keskin...
    ipe yaklaşan alevler...
    alevlerde oynaşan şeytanlar...
    geçenler-düşenler....
    tutunanlar-tutuşanlar...
    “sırat köprüsü” bu.. kesin...
    bir melek, sıraya dizdi bekleyenleri... uzaklardan iki melek göründü... salınan kanatlarıyla yaklaştılar...
    ellerinde dev bir küfe...
    ve küfede bir sürü maske...
    ipin başına ulaştılar...

    ip, alevleri yalayıp karşıya varıyordu...
    ve ucunda sorgu melekleri bekliyordu...

    bir başkası yüksek bir kayanın üzerinde
    aşure gibi bir lisanla isimleri çağırıyordu...

    tebeşir gibi nokta-nokta kafalar...
    ve herkes gencecik...

    otuz yaşındalar...

    ahret panayırı burası...
    kimin geldiyse sırası, küfeyi getiren melekler, kimine beş, kimine on, kimine hiç, kimine çok daha fazla maske takıyorlardı...

    renk-renk ve ağır-demir maskeler...
    taktıkça melekler...
    dengesini kaybedip, önünü göremeyip düşenler...
    herşeye karşın karşıya geçenler...
    bekleşenler...
    hih! hih! hih!...
    ahret panayırı burası...

    dünyada taktığı maskeler, aynen burada da takılıyor insana.:
    sırat köprüsünü geçerken...
    aşağıda alevler... şeytanların şarkısı...
    yüzünde maskeler...
    renk-renk ve demirden...
    dünyadaki küçük hesaplar büyüyor... ağırlaşıyor birden...
    eskiden cambaz olsan da... burda kaç para...
    geç-geçebilirsen
    sırası geldi... adı okundu... köprüye yürüdü... 0 anda biraz daha uzakta, ateşin kenarında iki melek daha gördü... ellerinde eski-püskü devasa bir film bobini... makaranın üzerinde gördü ismini... yüzünde dünyada iken ne zaman taktığını tam olarak anımsayamadığı iki maskeyle köprüye adımını atar atmaz, melekler ateşe attılar hayatının filmini...

    önce bir hışırtı...
    sonra sarımsı bir patlama oldu...
    hayatı yanıyordu...
    uzaktaki bilgisayara programlanan bant gibi,
    alevlerden gökyüzüne görüntüler uzanıyordu...

    bir adım... bir adım daha...
    ortası...
    ortasının ortası...
    ortasının ortasının ortası...
    karşıya vardı...
    maske/er yüzünden koptu...
    düştü... yandı...
    sorgu melekleri ‘geç” dediler..

    mırıldandı:
    “artık sen benim için, bir eski zaman filmisin...”

    ara oldu... işıklar yandı...
    gözleri kamaştı...
    ve çok sıcaktı...
    soğuk ve loş bir yer arandı...
    hemen oracıktan başlayan
    daracık bir patikadan
    gelincikler arasında yürüdü... yürüdü... (yağmur serpiştiriyordu)
    yolun sonunda bir mağara gördü...

    içeri girdi...
    duvarları şekilsiz...
    ve keskin kenarlı aynalarla kaplıydı içi...
    yerlerde duman... morumsu ışıklar...
    esrarlı, bir koku...
    ve bakanları şekilden şekile sokan aynalar...
    kendileri görünmeyen, ama yankılanan seslerinden önde yürüdükleri anlaşılanlar anlaşılan, aynalara baktıkça ağlıyor... gülüyorlardı... insanlar aynalarda kendilerini arıyorlardı... iç bükey.. dış bükey... insanların içi dışına çıkıyor... aynalar aksak bir gerilim filmi müziğiyle çarpıyordu... her aynada değişenler... ağlaşanlar... gülüşenler.... yürüdü... yürüdü... yürüdükçe, önündeki sesler azaldı... gürültüler arkadan geliyordu... “burası da bir baca... sonunda boşluğa uçacağız... “diye düşündü... güldü...

    ve bir ışık karıştı mor-mavilere... -

    ağardı... ağardı...
    mağaranın çıkışına vardı... -

    önünde sonsuz bir boşluk...
    boşlukta bir menekşe akşamı...
    ve iki yanında mağaranın son aynasında gördüğü kanalları...
    başında yuvarlak bir hdle...

    kanat çırptı gökyüzüne...
    uçtu... uçtu...
    bu inanılmaz ve anlatılmaz bir duygu...
    ilk defa uçuyordu...
    kaç kişi böyle özgür...
    ötelere kanat çırptı?..
    kaç kişi yaşadı bu miracı?...
    bilinmezin içindeydi...
    ama bilinen güneş sistemindeydi hala...
    dünyayı, yıldızları, gezegenleri görüyordu...
    herşey dönüyordu...
    düşünmeyenlerin korkusu...
    düşünenlerin şüphesi yoktu...
    ama birgün nasılsa olacaktı...
    elektrik dolu iki bulut,
    mor-kırmızı kenarlı iki denizanası...
    yaklaştı... kucaklaştı
    “nasılsa olacak” dediğimiz...
    beklediğimiz... körüklediğimiz işte bu andı...
    bir ışık patladı...
    dev bir gürültü koptu göklerde...
    herşey çok yakındaydı...
    bir anda oldu... (şimşek ve gökgürültüsü bile)
    bir ateştop fırladı
    bulutların çarpıştığı yerden...
    herşey bir anlıktı...
    tetik...
    namlu...
    hedef...
    boşluk yankılandı...
    dünya patladı

    insanlar mı. bulutları ateşledi?...
    bulutlar mı dünyayı?...
    belli olmadı...
    herşey bir anlıktı...

    sonra sessizlik...
    ve yağmur başladı...
    yağdı...
    yavaşladı..

    ağlıyordu...
    iyi insanları düşündü...
    evini, tavanararasını
    görüntüler... dedi....
    ya değilse?
    gözleri taştı...

    bıraktığı dünyadan düşlerin ötesine geçtiği köprü biterken dindi yağmurları... bir gökkuşağı uzandı kanatlarından uzaklara...
    “belki çağlar ötesinde dünya için yepyeni bir umut doğar... belki birgün sığınaklarından çıkar insanlar...
    yeniden kurulur dostluktan bir çatı...
    şimdilik...
    herşey donsun kaskatı...”

    gökkuşağı usulca kayboldu...
    ve herşey kaskatı dondu...
    yalnızca o....

    ağır kanallarıyla uzaklaşıyordu...
    şimdi yeni bir köprünün ucundaydı ötesi...

    sonsuzlukta dönmekten yorulan bir balerin...
    meraklı bir lunapark çocuğunu düşledi...

    ve ötesi...

    ötesi ufuklara karışmış bir maviikte, bir sürü ışıklı yollar uzanıyordu... ve dört bir yanda dev bilgisayarlar şakırdıyordu... yanıp sönen ışıklar sonsuz görkemliydi... ve kendisi gibi kanatlı bir sürü insan., bir fabrika işçisi gibi bilgisayarların başında çalışıyorlardı. uzaklarda bir sürü dev ışık kulesi vardı...

    nereden geldiği anlaşılmayan, mekanik bir ses yarıkılanıyordu zaman-zaman...
    “marsın yerçekimi ibresinde oynama var...”
    “dünyanın ay mesafesi normal...”
    “güneşe enerji verin...”
    “duaları içtenlik makinasından geçirip arşivleyin... gereken yapılsın...”
    umutsuzluk denemesine girecekler bellrlensin...”
    “güney yarım küreye yağmur gerek... otomatiğe bağlayın...”
    “yirmiikinci güneş sistemi dengelensin...”
    “doğum-ölüm silindiri bakıma alınsın... yedek makinalar devreye girsin...”
    “ruh transit bölmeleri kademede kalsın...” “yedinci kademeye gelenler buraya girebiir...” ‘ilk altıyı yeni bebeklere programlayın...” “uzay turu atacaklara gereken bilgiler verilsin...”

    demek kendisi yedinci kademede idi... yedinci kademe ne ola ki?.

    iki kanatlı geldi.. gülümseyen gözleriyle “düş önümüze” dediler...
    yürüdü... yürüdü...
    şeklen algılayamadığı kapılardan geçiyordu...
    kuleler yaklaştıkça yaklaşıyordu...
    yaklaştıkça... “ben” diye çığrışan sesler büyüdü...
    karıştı birbirine...
    kulelerin içinden geliyordu...

    yüksekliği gözle görülmeyen bir ışık kulesinin önünde durdular... “burası senin kulen” dediler;.. gittiler.. önünde belirsiz bir kapı açıldı... belirsiz bir adımla kulenin içindeydi... yedi katlı bir yapının asansörü idi... en üst kata bastı... kıpırdamadı asansör. .. “sırayla çalışıyor olmalı..." dedi içgüdüsel bir sezgiyle...
    birinci kata bastı anlamadığı... anlayamayacağı kadar çok rakam geçti duvarlardan... sonra usulca açıldı kapılar...
    hayal-meyal anımsadığı bir yer gördü... afrika’da bir orman... dallar gördü... dallarda kuşlar... solucanı çekiştiren kuşlardan birini tanır gibi oldu... 0 kuş ta tanıdı, baktı ona... kendine bakar gibi...
    sonra usuka kapandı kapılar... yine anlaşılmaz bir zamanın içinde yükseldi asansör... anladı ki, artık düğmelere basmasa da yolculuk devam edecekti...
    kat iki... yine açıldı kapılar... bir eskimo evi gördü kutuplar ülkesinde... tanır gibi oldu kendini... ikinci evresinde...

    kat üç...
    ispanya ‘nın bir izbe meyhanesi...
    don alvarez içiyor...
    ispanyol çingenesi...
    kat dört...
    fransa ‘nın en birinci yargıcı...
    kat beş...
    boş gezenin boş gezen bir kalfası..

    altıncı katta insanın bir yanı var... düşünür...
    yedinci kat...
    bir sanatçı... ülkelerin birinde...
    “yedi kat göklerdeyim” dedi “birazdan açılır tüm kapılar...
    “gerçek görünür...”
    kapılar birden açıldı...
    anlatılmaz bir ışık doldu içeriye...
    altın mızrak!...
    ne sıcak... ne soğuk...
    bir başak tarlasında
    anlamsız bir sarhoşluk...
    evet.. .bir başak tarlasındaydı...
    oynaştı üç-beş başak...
    salkım-saçak...
    hiç kimse yoktu...
    hiçbir ses...
    ne bir esinti...
    ne de bir belirtisi birşeyin...
    dışında, başaklar ve sonuçta öylece yarım duran güneşin.

    birden bir rüzgar çıktı... güneşe doğru... (batmakta veya doğmakta değil... öylece yarım durmakta...)
    birkaç tüy koptu kanatlarından...
    ve havalandığını hissetti
    başaklar arasından.... güneşe doğru... (bu güneş dünyadaki gibi değil... anlatması zor...)
    siyahlar üzerindeki sarı beneklerinden inanılmaz ışıklar saçan güneşe doğru... uçtu... uçtu... uçtu...
    sarı benekler büyüdü... büyüdü...
    herbiri,
    önce bir pencere...
    sonra bir yaşam...
    sonra boşluk oldu...
    evren oldu...
    yaklaştıkça bir büyük gerçeğin yalnızca bir noktası çözülecekti...

    (bir nokta ki koca bir evren... bir sır kimselere söylenmeyen...)

    dev sarı pencereden
    dev bir köprü uzandı...
    ötesine sırların...
    belirsizce hızlandı...
    doğumların - ölümlerin...
    varlık ve yoklukların...
    kalıbını bulmuş gibi...
    soluksuz kaldı bir an...
    oracığa ilişti...

    heryerde
    bordo bir kadıfenin loşluğu uçuşuyordu...
    uzaklarda sitarlar derin yaz şarkıları çalıyordu...
    derken... kanatlı bir at kervanı
    bozuyor yankıları...
    bembeyaz yelelerde
    gökkuşağı kanallar...
    bir taht taşınıyor..
    selamlıyor boşluklar...

    usuca bindi kralın uçan arabasına...
    şaşkınlığı büyüdü gördüğü karşısında...
    kimseler yoktu...
    tahtın tülleri arkasında...

    yalnızca bir sandık...
    üzerinde bir taç var...
    ve yanda birkaç tane
    ışıldayan anahtar...
    uydurdu anahtarı...
    çevirdi heyecanla...
    paslı bir gıcırtı
    büyüdü boşluklarda...

    birkaç saman parçası döküldü kenarlardan... kırılacak bir eşyayı birşeyden korur gibi, saman doluydu sandık...
    dondu şaşkınlığından...
    yakıcı bir rüzgarla
    karışırken zamanlar....
    yıldız yıldız göklere dağıldı.
    tüm samanlar

    bir ışıltı belirdi sandığın derininde...
    yeşil- kırmızı- sarı ve mor...
    belirtisiz bir ateşle alevlenmiş kor
    uzandı eileri dokunmaya ürkekçe...
    yanmadı parmakları... avuçladı sevinçle...

    bakakaldı boşlukta uzaklaşan sandığa...
    kalakaldı avucunda yanıp-sönen aynayla...

    dehşet kırıntısıyla seyretti kendisini... “herşey benmişim” dedi... tutmadı gülmesini...

    koparıp attı başından sorular kıskacını...
    giydi sonsuz huzurla...
    sonsuzluğun tacını...

    ve gülüşü coşkulu çığlıklara karıştı...

    “benmişim! benmişim!
    benmişim!....
    herşey benmişim!
    bir küçük aynada
    kendimi görmek için....
    durak durak...
    toprak toprak beklemişim...
    şarkılarda... oyunlarda... düşlerde
    yücelmişim...

    bir sabah...
    bir başka sabah gibi baksaymışım aynaya
    görecekmişim...
    herşey benmişim!...

    her bakışta aynada
    daha bir yorgun yüzüm...
    kırık-dökük dönüşen
    rengarenk üç- beş düşüm...
    yıldız yıldız kıpışan
    o en güzel
    gülüşüm...

    ayrılsanız da benden
    evrenin bir yerinde...
    artık biliyorum..
    ben hepinizim...
    hepiniz benim...

    bu mavi havuz benim...
    bu yüce fıskiye de...
    kendi zamanlarımda
    kendimden yücelere
    kendime dökülmüşüm...”

    uzaklardan gittikçe büyüyen horultular sarıyordu boşluğu...
    gittikçe daha dişli, daha dayanılmaz horultular yaklaşıyordu...
    “bir yerlerde birileri uyuyor” dedi... “gitmeliyim... uyandırmalıyım bir bir... sormalıyım: onların gördükleri mi düş?.. bunlar mı?.. öğrenmeliyim...
    bunlar düşse...
    uykular mı gerçek?...
    gerçekler mi düş?...
    düşler mi gerçek?...
    yaşam uykuysa...
    ölüm ne?...

    doğarken ağlayışımız, zorla uyutulan bir çocuğun haykırışına benziyor biraz... ve gerçeği bulanlar... ve ölürken gülüşleri....
    aynasına baktı... uyuyanlan gördü... yemyeşil çayırlarda koyunlar gibi... ve bir çobandı kendisi... sırtında abası, elinde çomak... kavalını çaldı... uyuyanlan anasında dolaşarak...

    silkindi sonsuzluğun bağrında uyuyanlar...
    tozlu heykeller gibi bembeyaz doğruldulan...

    uzaklarda ölgün bir güneş doğuyordu...
    ye uyanan insanlar oraya yürüyordu...

    uzaklaştıkça ayakların boşluklarda sesleri... bir şarkıya dönüştü... kaval ve çan sesleri...

    aynasına baktı çanlar çalıyordu... -
    anladı ki: -

    ne düşünüyorsa aynada görüyordu...

    şimdi de göklerinde çanlar asılı bir ülkedeydi...
    neden çalıyordu çanlar?...
    zafer mi kutlanıyor?...
    tehlike mi var?...
    yoksa burada susmadan mı geçiyor zamanlar?..

    dev karıncaların ülkesiydi burası...
    koşuşturan ayaklar...
    bir telaş kumkuması...

    ve bir siren sesi geldi taa derinlerden...
    yaklaştıkça yaklaştı...
    susturdu herşeyi birden...
    kaçıştı karıncalar ansızın topraklara...
    ve bir kış uykusu karıştı soğuklara...

    sonra aynasında karlar gördü...
    eriyen suları ırmaklara, denizlere karışan karlar...

    bıraktı kendisini çağıldayan sulara... irmaklar, dalgalarla karıştı okyanusa..

    şimdi...
    suların deninindeydi...
    sessiz...
    “bir durak daha” dedi... uzay yolculuğunda... şekilleri belirsiz...

    su altında görkemli bir dünya kurulmuştu... açılıp kapanan dev midyelerden deniz kızları-deniz adamları-deniz yaşlıları görünüyordu... kıvrılan kuyruklarla havalandıkça kumlar... mavilikler griye-loşa bulanıyondu...
    birşey eksikti burda...
    anlamaya çalıştı...
    bir deniz yaşlısına ürkekçe yaklaştı... tanıştı...
    en yaşlısıydı dede sualtı dünyasının...
    anlattı sebebini bozbulanık suların...

    “su altında
    kendilerini göremeden yaşadıklarından insanlar...
    hep başkalarına...
    hep başkalarına...
    atılırmış kusurlar...
    hiç kimsenin görmemiş kendini kendi gözü...
    bu nedenle su altında
    bilinmezmiş hoşgörü...”

    yosunlanın arasından bir kayaya tırmandı...
    ve cebinden sihirli aynasını çıkardı...
    ve kendilerini görsünler diye...
    herkesi teker teker karşısına çağırdı...

    sonra deniz aydınlandı... aydınlandı... sanki bir sürü yıldiz doluşmuştu sulara... “ne oluyor?” diye kendi de baktı aynaya...

    birden kendini buldu, bir gece ortasında... bir ateş böceği tarlasında... kıpır kıpırdı heryen elektniklenmiş gibi... “bir başka diyar” dedi... “ateş böceklerinin ülkesi...”

    bir sürü kor sessizce uçuşurken göklerde
    sanki sabah olmuştu...
    apaydınlıktı gece...
    merak etti sırnını ateş böceklerinin...
    belki de en güzelini dinledi öykülerin;

    “çoook eskiden... sonu çoook uzaklarda (belki de sonsuzlarda) mavi kubbeli dev bir çadırda yaşarmış ateş böcekleri... çadırın dışında ışıklar karanlıklar görürler... yağmur tıpıntılanı duyarlar... bazen de gökgürültülerinden konkarlarmış... ama bilirlermiş, mavi kubbelerinin altında yalnız olduklarını...
    ama birgün...
    birgün, masmavi çadır yırtılıvermiş bir yerinden...
    ve iki kişi girmiş açılan delikten...
    iki kişi...
    bir ressam...
    bir de deli...

    bin ressam...
    fırçası.. paleti... piposu...
    ve elinde simsiyah bir boya kutusu...

    ve bir deli...
    boynunda kimbiir hangi yüzyılda durdurduğu saati...
    fıldır-fıldır gözlerinden saçılıyor coşkusu...

    dellnin gözleri nereye devrilse ressam orayı siyaha boyuyordu...
    ve ateş böcekleri karalanmamak için durmadan geriliyordu...
    günler... aylar... yıllar geçti..

    denizler... dağlar... evler... yollar... çiçekler...
    sevinçler... herşey... heryer siyaha boyanmıştı...
    ve işildayan bir tek güneş kalmişti...
    güneşe yönelince delinin gözleri...
    ve ressamın boyamak için
    uzanmadan elleri...
    güneşten birer parça kopanıp,
    boşluğa dağıldı ateş böcekleri...

    mavi çadırı yakıp

    çıktılar dışarıya...

    yıldız yıldız uzaya

    dağıldılar usulca...

    “bu bizim gezegenimiz değil... “ dedi bir ateş böceği...
    göçebeyiz biz... belki de birgün. güneş olmak için birleşeceğiz...
    aynaya baktı...
    hiçbirşey görünmüyordu...
    kendini aradı... yoktu...
    yok... yok... vardı...
    hissediyor... düşünüyordu...
    vardı... ama yoktu...
    sesler duydu... bir koro...
    ayin vardı bir yerlerde...
    sesler vardı... şarkı yoktu...
    birileri vardı...
    kimseler yoktu...
    “hiçbirşey ülkesi” dedi...
    “herşey-hiçbirşey...
    hiçbirşey - herşey...”

    birileri yürüyordu... uzaklandan yakına doğru... sustu... bekledi... adımlar yaklaşıp uzaklaştılar... kararlı ama gönünmeyen adımlar...
    görmedi ama duydu uzaklaşanları... “yalnızca duymak bile hüzünlü... “dedi... giden adımları...

    sonsuz bir yokl uk...
    kipirtisiz... sessiz.... alabildiğine...
    karanlik... susuz... havasiz...
    hiçbir şeysiz.... yokluk işte...
    olmayan zamanlarin
    olmayan bir yerinde...
    ilk kez kipirdadi
    bir çift dudak..
    bir çift göz...
    bir çift el
    ve ilk varliğin tohumu atildi
    yokluğun ortasina...
    ve bir çiçek büyüdü...
    renksiz... kokusuz... dikensiz...
    yapraksiz...
    yalnizca bir çiçek...
    ve büyüdü...
    hiçbir şey istemeyerek...
    susuz.. .havasiz. . .işiksiz...
    topraksiz...
    büyüdü... büyüdü... büyüdü...
    düşüncelere siğabilen
    bütün büyüklükleri aşti...
    ve bütün güzelliklerin
    gerçeğine ulaşti...

    su istedi... toprak istedi...
    hava istedi...
    işik istedi...
    böcekler... başka çiçekler...
    güzellikler...
    ve en çok
    onu koklayacak bir insan...
    bir can istedi...
    sevgisini... güzelliğini
    görecek bir can...
    yalnizca bir can...
    ve bu arzuyla
    yanip tutuştu durmadan...
    isindi... isindi...
    tutuştu.
    kizarmiş dev yapraklar
    sicacik bir doğumun mutluluğuyla
    kivrildi...
    ve milyonlarca yanardağ gibi
    patladi.
    dağildi paramparça
    yokluğun ortasina...

    ve şimdi görünce,
    yalnizca sevgiden oluşan
    kendi parçaciklarinin
    sevgisizlikten kuruduklarini
    birbirlerine düşman olduklarini...
    o dev çiçek
    ağliyor... ağliyor...
    güleceği günü bekliyor...
    bekliyor...

    çiçek buğulandı... buğulandı... ağlıyordu... yapraklarından köklerine yaşlar dökülüyordu... “gülebilseydim güzel olacaktı heryer...” dedi... “oysa şimdi her damla bir hüzün yeşertecek toprakta... “büyüdükçe büyüdü damlalan... ve her damlada sarsıldı topraklar... ve her damla bir ayak sesine dönüştü zamanla...
    ellerinde taşlı sopalarıyla, taş devri insanları doluştu her yana...
    “geleceği mi yoksa geçmişi mi görüyorum?.. “diye baktı aynaya...
    söyleniyordu kendince, yankıana,, sesiyle;

    “geçmiş mi? gelecek mi?...
    “gelecek mi?.. geçmiş mi?..

    aynadan bir küre uzattı yüzük dolu iki el ... yüzü benli, kurnaz bakışlı bir çingene kadını “hoşgeldin” dedi.
    “burası falcılar ülkesi...
    gel... bastır da birkaç papel...
    söyleyelim geçmişi, geleceği...
    falcılar yalancıdır... yine de sevilirler... “yalan” dedikleri hayatı sevmeleri gibi insanların... ve herşeyi bilen bir büyük falcının ellerinde yarın... ben neresindeyim?... herşeyi gizleyen... herşeyi gösteren bu sırlı aynanın.. aynalanda eskite-eskite yüzleri, yaşamları hep birşeylerin ötesine varıyoruz... köprü-köprü birleşip... köy-köy ayrılıyoruz...
    yapyalnız ve ayrı - ayrı
    köylerin ıssız yollarında...
    ve hep aynı yazı yolların sonunda;

    öteköy...

    ölümden de ötede
    bir köymüş ayrılık...
    ayrı düşmüşlerin köyü,
    öteköy...

    ayrı düşmüşlerin köyü
    suskun mu suskun...
    sessiz mi sessiz...
    birkaç fısıltı,
    belli belirsiz...

    ölümün ötesine düştük...
    ayrildik işte...

    kimbilir kaçıncı yüzyıl...
    kaçıncı yıldız
    aydınlatın bizi yine...
    ölümün ötesine düştük...
    ayrildik işte...

    öteköy’de yol yok...
    su yok.. işık yok...
    hiçbir şey yok...
    adı “hiçköy” olsa da olurdu...
    ölümden öte...
    öteköy demişler...

    en başta gürültü yok öteköy’de
    bir sessizlik...
    bir sessizlik... sınırsız...
    haa sahi!..
    sınır da yok öteköy’de...
    madde yok ki niye olsun?..
    herşey birbirinin içinde...

    ben şimdi senin mezarından
    bir gül koparsam...
    duyar mısın?...
    ya da eğilıp koklasam yavaşca
    islak toprağını...
    hısseder misin?

    korkma...
    ben gelip koklayamam...
    sen de duyamazsın beni...
    ölüm ötesindeyiz...
    öteköy’de buluverdik...
    sessizce kendimizi

    öteköy’de
    en birinci düşünce:
    ayrılık...
    sonrası;
    yalnızlık...
    sonnasızlık...
    karanlık...

    ve yalnızca bir yürek,
    bir beyin kesilmişcesine...
    herkeste bir sevda...
    bir düşünce...

    “keşke”lere karışıyor
    yavaşca... suskun... ürkek...
    sevdalı milyon yürek...
    ayrılığın rüzgarı,
    öteköy ‘e taşıyor.
    insanları çözerek

    uzaklardan tanıdık bir şarkı duyuluyordu...
    ve sanki kurgusu yavaşca dönen bir müzik kutusu çalıyordu...
    ve ilk kez aynasında kendini gördü
    kendisi... müzikli kutu... ve ötesi...
    asırlar önce bir savaşın yangınlarına bıraktığı
    kendi dünyasıydı burası
    heryer ne kadar da sessiz...
    şaşılası...
    sanki herşey donmuş uyuyondu...
    ve kapağı açık unutulmuş müzik kutusunda
    bir şarkı çalıyordu...

    “herşey donsun kaskatı...
    yalnızca sürsün bu şarkı...”

    ayna şeffaflaştı...
    pencere gibi...
    ve kutuda asırlandır dönmekten yorulan balerin
    usulca toprağa indi....
    gülümsedi... gülümsedi...
    her gülüşten bir tomuncuk
    her tomurcuktan bır çocuk çıkıyordu...
    kızlar... erkeklen... çocuklar...
    çocuklar doğuyorlar...
    ağlıyorlar... gülüyorlar...

    koca bebeklerin dondurup yokettiği topraklarda, şimdi ışık hızıyla yeni bir dünya kuruyorlar

    daha mi?....
    dahasi yok...
    bu herşeyin ötesi...
    herşeyin ötesine geldin...
    başlangicina yani...

    kaynak - alıntı : http://www.kopru.fisek.com.tr/
  • elinde bu kitabın dijital ortamda olanı olan varsa bana mesaj yoluyla ulaşsa çok mutlu olacağım ilhan irem kitabı.