şükela:  tümü | bugün
  • geçtiğimiz kış, henüz taslakken okuduğumdan beri bu romanın üstüne geçecek etkileyicilikte bir şey okumadım... öyle bir film de izlemedim. her aklıma geldiğinde, goe, kolo musa, fecire hatun, gülüzar, çöyder... acıya dayanmaya programlı insan soyunun dirimine şaşırdım. çok ağladım.

    sevgili haydar'a sözüm var. tanıtım yazısı yazacaktım.
    yaklaşık iki aydır.
    ağladım ve hiç bi şey yazamadım.
  • "kürt sorunu" diye cümleye başlayan her insan evladına okutulması gereken roman.

    38 dersiminde neler olduğunu, akabinde insancıkların nasıl bir açlığa ve çaresizliğe mahkum edildiğini, ağaç kökü yiyerek hayatta kalanların, derede boğazlanan evlatcıklarına nasıl ağıtlar yaktığını bilmeden yahut bilmezden gelerek "kürt sorunu" diyorsanız, "gazze sorunu" diyen bir yahudiden, yahut "ırak tatsızlığı" diyen (daha da iyisi ırakın nerde olduğunu bilmeyen) bir abd'liden farkınız yoktur.
  • bugünkü taraf gazetesinde, yazarı haydar karataş'la yapılmış bir söyleşi yer alıyor.

    bkz. perperık-a söe: yetim yanımız

    edit (17 temmuz 2010): taraf meğer bu söyleşiyi sansürleyerek yayımlamış. hiç şaşırmadım tabii buna... (bkz: #19705621)
  • haydar karataş'ın dünkü taraf gazetesinde 'perperık-a söe: yetim yanımız' başlıklı röportajı yazarın bilgisi dışında kısaltılarak yayınlanmıştır.
    röportajın sansürlenen paragrafı:

    "türkiye’de solun ulusçu bir yanı var. bu da lenin’in önderlik ettiği doğu halklar kongresi’nde yaptığı konuşmadır: lenin, “proletaryanın kurtuluşunun ancak ve ancak ulusal devletin içinden geçeceğini söyledi.” bu büyük bir hataydı, sınırlarla ulusu tanımlıyordu ve çoğulcu ya da etnodinsel toplulukları kabul etmiyordu.
    coğrafik çözümler dönemi bitti. ben zürich şehrinde yaşıyorum, fransızca konuşanlar burada fransızca okullarına gitmektediler. bu neden mümkün olmasın, neden istanbul’da zazaca konuşan ağabeyimin çocukları ya da kürtçe konuşanlar kendi anadillerinde okullara gitmesinler? ermeni lisesi var, hiç bir “sıkıntı” da yok. teorik kavramlarımızı, o ezber çözümlerimizi bir çuvala koyup ağzını bağlamalıyız. aklımızı başımıza alma zamanıdır. yoksa türkiye’de 1915-16 olaylarından daha büyük felaketler yaşanacaktır. ben öfkeli kitleler içinde yaşarım, inanın bana o öfke herkesi yakacak kadar sivrilmiştir. dersim olsa olsa bu ateş arasında kalacaktır. ancak sonuçları o kadar büyük ki, buna dur demek için, kendimizi yerden yere vurmalıyız. bağırmalı, isyan etmeliyiz "
  • "ben de romanı ilk okuduğum zaman aynı sarsıcı şaşkınlığı yaşamıştım. dersim’de 1939 ve daha sonrasında olup bitenler, uzaktan da olsa, az çok duyduğumuz, bildiğimizi sandığımız şeylerdi. ama birincisi, bu kadarını bilmiyordum, en azından kendi adıma söyleyecek olursam. yiyecek olmadığı için glüng otu denen ot kaynatılarak yedirilen küçücük çocukların burunlarından yeşile çalan sarı bir sıvının geldiğini, bunun o çocuğun ölüme doğru gittiğinin belirtisi olduğunu, buna rağmen, açlığı kısa süreliğine de olsa bastırmak için bu otun yenilmeye devam edildiğini nereden bilebilirdik ki. işte haydar karataş romanında, olabildiğince çığlıksız (elbette sina akyol’un deyişiyle “edebi anlatımıyla baştan başa bir çığlık”), olabildiğince nitelemesiz, neredeyse soğukkanlı diyebileceğimiz edebi bir anlatımla bunları aktarıyor. oralardan yetişip de, ateşin düştüğü yerde yanıp da bunu böylesine “isyan”sız (ama içten yanan bir isyanla) anlatmak kolay iş değildir, büyük bir yazar metaneti ister. işte haydar karataş bunun üstesinden gelmiş. ikincisi, bir de bu acıyı, yine sina akyol’un deyimiyle, edebiyatla ballandırmaktır romanın ve yazarın büyük başarısı. gerçekten de “acıyı bal eylemek” böyle olurmuş meğer!"

    http://www.gunzileli.com/…an-caginin-bittigini-kim/
  • kitabı, zulmü, katliamı ama en önemlisi öfkeyi, intikamı en iyi özetleyen kısım, çavdar hüseyin'in sözleri:

    "gece sızmışım candarma yatakhanesine, hepsini kaldıracağız dağa musa, ama pırço'nun gözlerini kan bürümüş, dışarıdaki nöbetçiyi yatırıp kurbanlık koç keser gibi kesti. yatakhaneye girdik. kaldırdık biçareleri, ben, pırço, hese gaver, memli ağa da dışarıda nöbetimizi tutuyor. biçareleri yataklarından kaldırdık. içimizde dil bilen bir hese gaver var. diğerlerimiz ha duvar ha biz. dedik "hesen sor, içlerinde celâli var mı? kırmanç var mı?" üç celâli'yle, bir kırmanç'ı ayırdık. baktım pırço geri kalanları tavuk gibi boğazlayacak, koşup elinden simseri* aldım. şah damarı kesilen candarmanın kanları yatakhanenin tavanına fışkırdı. odur budur tövbe etmişim. değil candarma, yezid çıkıp gelse öldürmem.

    ama abdullah paşa kızgın demirle babamın gözlerini dağladı. kardaşlarımı öldürdü.
    musa, allah kimseyi öfke sahibi yapmasın. öfkede din iman yok, öfke düşmana duyuluyormuş gibi durur ama sahibine düşmandır. düşmanı bitirmeden sahibini bitirir.

    musa, ince hastalık nedir bilir misin, işte öfke akacak yatak bulamadı mı, o ince hastalık gibi içten içe sahibini kemirip bitirir. öfke kendisine akacak yatak bulsa dahi kendi yatağına zarar verir. seyit rıza'yı o darağacına götüren öfkedir. oğlu öldürüldüğü zaman öfkelenmeseydi, öfkelenip o güzelim sin köyünü yakmasaydı, şu dersim'e kimse girmezdi.

    sey musa, ben bugüne bugün kimseye sırrımı açmadım. herkes beni cesur bilir, hozat alayı'nı dahi peşime takmamı kahramanlık sayar. af çıktığında gidip teslim olmayı çok istedim. kahraman salih bey bana dedi, "gel seni götürüp erzincan'da teslim edeyim. burada seni ele geçirirlerse ölünü dahi kimse bulamaz."

    musa, çok düşündüm, dedim seyit rıza, fındık zade ipe gittiğinde keşke ben de orada olsaydım. insan yiğit insanla ölüme gider, yiğit insanla ölüm, ölüm değildir.

    çok pişman oldum. seyit rıza yakalandığında hozat alayı'na gidip geldim, "ben bahtaryanlı hüseyin-e çöyder. devletin idam ipini göğüslemeye geldim" diyecektim. ama gitmedim.

    tam üç gün üç gece hozat alayı'nın dibinde toprak kazıp altına girdim, dedim pırço'nun oğlu hıdır, abdullah paşanın yanında, nizamiye kapısından çıkarken vurayım.

    ben böyle bir tepeyi siper almışım. toprağın altındayım, üstümde ardıç ağacı bitmiş. pırço bir atın, abdullah paşa bir atın üstünde etrafında bir süvari ordusuyla önümden gelip geçtiler. dışarıda görünen bir beşlinin namlusu, gez göz arpacık, nefesimi tutmuşum. tam çekecekken, bir üveyik kuşu gelip delikten dışarı uzattığım beşlinin namlusuna tünedi. kuyruğunu sallayıp delikten aha böyle gözlerimin içine baktı. o üveyik kuşu, zaloğlu rüstem'in ayağını bağlayan kuştu.

    musa, kumandana değil, bir taşın arkasına sığınmış, dizlerinin bağı çözülmüş candarmaya üzüldüm. böyle gözleri donmuş soğuk bir buz gibiydi, dizleri iki yay gibi birbirine vuruyordu. böyle zemheri ayında munzur suyuna düşmüş bir çocuk gibi dizleri zangır zangır titriyordu.

    musa, çok candarma öldürdüm. ben ne kadar öldürdüysem, babamın ve kardeşlerimin intikamını alamadım. içimdeki öfke ateşini ne yaptıysam söndüremedim. ben onu zemheri ayında buzlu sulara gömdüm, oradan çıkarıp toprağa gömdüm, fırtına koptuğunda çıkarıp fırtınaya attım, ne yaptıysam içimi yiyip bitiren öfkeyi dindiremedim. ben öldürdükçe candarma geldi.

    biz bu fecire hatun'la kanlı bıçaklıyız. benim içimde yanan bu öfkeye o tutup bir tas soğuk su döktü. döker dökmez de böyle bir cızırtı koptu, içimi bir duman aldı. ocaktaki kızgın köz nasıl ses çıkarır bilir misin, aha sanki öyle, biri bir tas su, ocaktaki kör ateşe bir tas su dökmüş gibi bir cızırtı koptu şu bağrımdan.

    ben o beş candarmayı öldürmeseydim, gidip o kumandanın başını kesmeseydim, kesip de o taşın arkasına gizlenmiş, dizleri zangır zangır titreyen candarmayı görmeseydim daha çok can yakardım. ama, o taşın arkasında çökmüş, korkudan zangır zangır titreyen candarmanın gözleri önünde nasıl o kumandanın başını kesip, kesik başı o biçarenin eline verdim. sanki biri içimdeki öfke seline bir tas soğuk su döktü.

    ben o kadar candarma öldürdüm, nasıl ki, ben bacakları öyle zangır zangır titreyen candarmayı öldürdüm, yapanın yaptığıyla kaldığını gördüm."
  • taraf'a üyeliksiz ulaşım kısıtlı olduğundan şöyle komple verilmesini düşündüğüm röportajın konusu kitap.

    perperık-a söe: yetim yanımız - esra karataş - istanbul - 14.07.2010

    haydar karataş’ın ilk romanı olan ‘gece kelebeği perperık-a söe’ iletişim yayınları tarafından yayımlandı. kitap dersim 1938 olaylarından sonra yaşananları anlatıyor.

    belki de insan, acılarının ortak olduğunu anladığında insanlaşacaktır. subcomandante marcos’un dediği gibi “san fransisco’da bir gay, güney afrika’da bir siyah, ispanya’da bir anarşist, israil’de bir filistinli, bosna’da bir barışçı” ve belki de türkiye’de bir kürt olabildiğinde kurtulacaktır insanlık. haydar karataş ise isviçre’de bir mülteci olarak sürdürüyor yaşamını. karataş ilk kitabı gece kelebeği perperık-a söe‘yle yetim yanımızı dillendirmeyi başarıyor. en önemlisi de öfkeyi körüklemeden yapabiliyor bunu.

    - türkiye, tarihindeki acılarla yüzleşmiyor. ilk kitabınız gece kelebeği perperık-a söe acıyla yüzleşmemizi sağlıyor. bu kitabı yazmak sizin için ne ifade ediyordu?

    yüzleşme öncelikle toplumsal değişimin en dinamik alanı olan romanda gerçekleşmeliydi. ne var ki, tarihsel sürecimiz gibi, romanımızda da azınlık yanımız eksik bırakılmış. gece kelebeği o yetim yanımızdır.

    - anneniz gülüzar ve atalarınızın yaşadığı acıları yazmak nasıldı?

    acı insanı öfkelendirir, dersim insanını dağlara çıkaran bu öfkedir, ben öncelikle o öfkeyle hesaplaştım, öfkemi yozgat hapishanesi’nin arka hücrelerine gömdüm. bunu türkiye’nin, dünyanın acısı olarak düşündüm.

    - kitabın kahramanı gülüzar’ın gözünden bakınca kin göremiyoruz. acısını gömen biri olarak bu romanı yazmak zor oldu mu?

    roman insanlığa empati kurma çağrısı yapar, romancının ideolojik takıntıları, bazı hasasiyetlere bakarak romanını yazması mümkün değil. hayatımızda bu kadar kin ve nefret varken, bir de okura bunu roman üzerinden vermeyi kabullenemezdim.

    - dersim olayları 1934-1938 tarihleri arasında yaşanmış, siz bitiş dönemini anlatıyorsunuz.

    bu romanın 1931-1938 yıllarında geçen birinci cildi var, hâlâ üzerinde çalışıyorum. ben annemin hikâyesiyle başladım, istedim ki ölmeden hikâyesinin yazıldığını bilsin. geride kalanların yaşam kavgasını anlatıyorum, çünkü bence esas dram oradadır.

    - keskin politik duruşu olan kimi kişiler ve çevreler roman okumayı vakit kaybı olarak görürler. politik duruşa sahip biri olarak romanla ilişkiniz nasıl başladı?

    eğer bizim büyük şairlerimiz, acımızı anlatan romancılarımız olsaydı, sonuç böyle olmazdı. politikacı, insanların kendisi gibi düşünmesini ister, tarih araştırmacıları da öyle, onların yazdığı gibi bakmamızı isterler tarihe, ben bu romanı yazdığım günden itibaren, ne yaptıysam benim siyasi fikriyatımın tek bir kelimesini söyletemedim kolsuz musa’ya... roman insanları özgür bireylerdir, kendi seslerini dinlerler. roman okuru da öyledir, özgürleşmek için, soruyu tersten sormak için roman okur. bu özgürleşme politikacıları rahatsız eder. roman okumak onlar için boş değil de nedir?

    - kitabınızdaki ceza vekili kahraman salih bey gibi kişiliklerin dersim üzerinde ne tür etkileri oldu? neyi temsil ediyorlar?

    kahraman salih bey, tehlikeyi görüp devletin yanındaymış gibi kendisini göstermeye çalışır, evine atatürk resmi asar, insanları korumaya çalışır, ancak buna rağmen sürgüne gönderilmekten kurtulamaz. belki bugünkü alevilerin chp ile kurduğu ilişkinin o günkü hali denebilir.

    - romanda yarattığınız karakterleri, neredeyse sadece diyaloglardan, hem iyi hem kötü yönleriyle görebiliyoruz. tasvir yerine diyalogları tercih etmeniz romanın en etkili özelliklerinden bence.

    evet, çok iyi fark etmişsiniz. fevzi müdür’ün iki kişiliği gözükür, bunlardan biri devletin kendisine biçtiği misyondur, devleti temsil eder, acımasızdır, devletin yasasını uygulamaktan çekinmez, ancak bir diğer yanı onun insan yanıdır. okur roman kahramanlarının her yönünü görmek ister, bunu da en iyi onların kurduğu cümlelerden çıkarır.

    - dersim’in o zamanki etnik yapısı çok renkli, neye borçlu bunu?

    dersim bütün osmanlı idaresi boyunca, isyan edenlerin gelip sığındığı bir yer. çok dilli, çokkültürlü ve çok inançlı... ancak son zamanlarda dersim iki uluslaşma arasında kaldı. türkiye’deki dine ve etnik kökene yönelme, dersim’de de hissedilmektedir. dersimliler eskiden, kendini etnik kökenle tanımlamazdı. dersim milleti, yedi renk kırk kuşaktır, diye açıklanırdı.

    - romandaki kadın karakterler çok güçlü bir duruşa sahipler. perhan ve kızları, hece, fecire...

    hayatta da böyle değil midir? kadınlar daha güçlüdür, kadının yaşaması gerekiyor, çocukları için yaşamak zorundadır. ancak romanda bütün bu güçlülüğe rağmen yenilen kadın sayısı çoktur. kadın yüreği, çocuklarını geride bırakma acısına dayanmaz.

    - gülüzar anneniz olmasaydı, romandaki hangi karakter üzerinden anlatırdınız hikâyenizi?

    sanırım o zaman böyle bir roman olmamış olurdu. gülüzar’ı yazmaya başladıktan sonra hiçbir zaman annem olarak düşünmedim, bunu başarmak zorundaydım. hayata bir kız çocuğunun gözünden bakmak zorundaydım.

    - kitapta insan ve doğa bir olmuş sanki.

    evet, dersim tarihi gerçekte budur. hep insanların acısından bahsederiz, oysa bugün doğanın çektiği acı insandan daha derindir. böcekler, kuş türleri yok oluyor.

    - gülüzar’ın tepkisi ne oldu bu süreçte?

    yıllardır belleğinin derinliklerine gömdüğü bu acı hikâyeyi anneme anlattırdıktan sonra, kadın kâbuslar görmeye, geceleri ağlamaya başladı. kardeşim okumuş kitabı ona, köpeğin annesini ısırdığı bölümü bir daha okumasını istemiş. ovacık’a giderken, fecire hatun’un kucağında bir yaşında bir bebek daha varmış, onu o dağda bırakmışlar. ölü mü sağ mı bıraktılar hatırlamıyor. annesinin kucaktaki bir bebeği dağ başında bırakıp gitmesini sormaya dahi cesaret edememiş, çünkü o zorluğu, neden bırakıldığını biliyordu... şimdi “sormadım, gözüm kör olsun sormadım” diyor. romanda yeterince çocuk ölümleri vardı, bunu ekleyemezdim, dolayısıyla işlemedim...

    - kitabın devamı olacak mı? gülüzar neler yaptı öğrenebilecek miyiz?

    evet, romanın hem öncesi ve hem de sonrası olacak, 1970 devrimcileri gelip bizi bugünlere getiren acıları bırakıp geri gidecekler. ayrıca osmanlı döneminde kimlik arayışlarını anlatan bir romanım var. son şeklini vermeye çalışıyorum. beni çağıran rüya adında, hapisten elimde kalmış bir başka romanım da var.
  • ben bu romanı pek de beğenmedim doğrusu. evet korkunç bir tarihsel dönemi anlatıyor. evet anlattıklarının içinde çok etkili diyaloglar var. evet doğa ve dersim bir acaip belli. evet devletin zulmü, insanların çaresizliği baze kısımlarında çok etkileyici bir şekilde anlatılmış. ama bir bütün olarak roman eğer olay örgüsü ve dramatik yapı ise, ki bence öyle, bu roman orta karar hatta zayıf bir roman. dersim'de yaşananların korkunçluğu bundan yola çıkan her anlatıyı iyi roman yapmaya yetmez. iyi roman, ister dersim'de olup biten trajediyi anlatın ister istanbul'da sıkıcı bir öğleden sonrayı, iyi yazılmış ise iyi bir romandır. bu roman, etkileyici bazı bölümleri olsa da, iyi yazılmış bir roman değil. karakterlerin romanın temeli olup olmadığı ve türkiye edebiyatında kararkterlerin nasıl da abartıldığını anlatırken orhan pamuk karakterlerin romanın amacı olmadığını, romanın amacının bir şeyi roman yapısı içinde anlatmak olduğunu söyler. bu romanda romanın amacı o karakterleri anlatmak sanki. olay örgüsü, tema, romanın fikri filan bunlar yok. evet dersim'de 38'de ne kadar korkunç şeyler olduğunu anlatıyor. ama bunu romanla değil sözlü tarih ile de yapabilirsiniz. romanı roman yapan şeyler başka, burada onları o kadar da güçlü o kadar da çarpıcı göremedim doğrusu. ama okudum ve yine de sevdim.