şükela:  tümü | bugün
  • gardrop'un yapımcılarından*

    bilim - kurgu, dram dizisi. her yeni haftanın ilk dakikalarında yeni bölüm bu başlığın altında olacak. toplam on bölümden oluşacak ve on hafta sürecek.

    başlığı takibe alarak yeni bölümden ve hikayeyle alakalı genel duyurulardan haberdar olabilir; yorum, görüş, öneri ve eleştirilerinizi başlığa ya da bizzat bana mesaj olarak yazabilirsiniz.

    künye

    yazan; sanikmagdur
    danışman; gevrek var yer misin
    editör; carriebradshaw
  • `----------------------- 1. bölüm ---------------------`
    güleceğim tutuyor.
    kızağımı kırdım çünkü.
    oysa gülünecek nesi var bunun?

    bir eskimo türküsü, gidiyorum bu.

    bi kuple king raam - the last waltz

    312, 313, 314, 315- yerde bir kadın yatıyordu. muhtemelen 323. kaldırım taşının üstünde. aruz olduğu yerde kaldı. mazgala süzülen kanı gözleriyle takip etti. kadının kafasından çıkan kan minyatür bir ırmağı andırıyordu. bir ayağı kaldırımı öpen dudaklarının yanındayken diğer ayağı olması gereken yerdeydi. aynı ayağın üstündeki kol, dirsekten dışa katlanmıştı ve parmaklarının uçları erimiş gibiydi. aruz etrafına bakındı. görünürde kimse yoktu. çoktan ölmüş olduğunu tahmin ettiği kadının kaldırıma değen dudakları kıpırdayınca koşarak yanına gitti ve başucunda çömeldi. söyleyenin kimliğinden bağımsız iki söz hep ilgi çekici olmuştur; ilk söz ve son söz. kadın son sözünü söylemeye hazırlanıyordu.

    aruz, kulağını kadının ağzına yaklaştırdı. nefes almaya çalıştıkça içine kırık cam parçalarını çekiyormuş gibi sesler çıkardı. söylemeye çalıştığı şey onu ölüme biraz daha yaklaştırıyordu. aniden aklına gelmiş gibi, yapması gereken asıl şeyi yapıp telefonuna sarıldı. ayağa kalkıp kadının fotoğrafını çekti. fotoğrafın istediği gibi olup olmadığına baktıktan sonra 112’yi aradı:

    - alo, acil ambulans! erenköy’de bir yerdeyim. burada bir kadına araba çarpmış…( önseziyle kafasını kaldırıp binanın 7. katındaki açık pencereyi görünce ) yok yok camdan atlamış… ( yeniden vücudunun şekline bakıp ) ya da her ikisi. camdan atlayan bir kadına araba çarpmış.

    `-/-/-/-/-/-/-/-/-`

    çok uluslu ilaç şirketi novartis, merkez üssü basel’de ilaç dünyasının geleceğine yön verecek kapsamlı bir sempozyum organize etmişti. dünyanın her yerinden gelen farmakologlar, varlıklarının devamı bu sempozyumda boy göstermelerine bağlıymış gibi basel’deydiler. türkiye’den birçok farmakolog dinleyici olarak davetiye edinmeye çabalarken, syd ( son yeni dünya ) ilaç şirketinin parlayan yıldızı arzu görken, sempozyumun konuşmacıları arasındaydı.

    sunucu, ismini anons edince alkışlarla birlikte o ve gururu ayağa kalktılar. mezarlık bekçisi bir adamın kızı, mezar taşında gördüğü ‘’ ah min el-mevt ‘’ yazısından aldığı ilhamla buralara kadar gelmişti. sahneden salona doğru bakarken; kibri, kürsüdeki mikrofonu ağzına göre ayarlıyordu. elindeki küçük notlara göz ucuyla baktı ve konuşmaya başladı:

    - dünya hızla yaşlanıyor. ve maalesef bilim bu hıza yetişemiyor. sorularımızın cevaplarına bu kadar yaklaşmışken, burada, bu küçük gezegende hikayelerimizle birlikte hiç var olmamış gibi yok olup gitmek istemiyorsak acele etmeliyiz. prosedürlerden kurtulmalı, eski insana ait tutum ve davranışları bir an önce geride bırakmalıyız.

    ve ilaç dünyası… artık bu varoluş çabasında yardımcı oyuncu olmaktan çıkıp baş rollere talip olmalıdır. olgunlaşmış bir zeka, en verimli çağlarında dünya şartları gereği aramızdan ayrılıyor. einstein’ı hayatta tutacak bir ilaç olsaydı ve yüz yıl daha fazla yaşasaydı sizce şu an nerede olurduk? thomas harvey ‘’ bir daha einstein gelmesi bin yılı bulabilir ‘’ demiş, onun beynini çaldıktan hemen sonra. hayvanların kobay olarak kullanımı bile bu kadar prosedüre bağlıyken einstein’ları hayatta tutmak ne kadar mümkün?

    şimdi size yaklaşık on yıldır üzerinde çalışıyor olmama rağmen denek yetersizliğinden bir türlü pratikteki sonuçlarına ulaşamadığım amem isimli çalışmamdan bahsedeceğim. bir tabletle telomer boyunu sabitlemeyi amaç edinen çalışma.

    (salonun ışıkları kapandı ve kürsünün arkasındaki büyük beyaz perdede görüntüler akmaya başladı.)

    `-/-/-/-/-/-/-/-/-`

    akşam saat dokuz sularında acil servisten içeri giren ibrahim, her zamanki gibi insanların yüzlerini inceleyerek koridor boyunca ilerledi. buradaki insanlar sanki daha önce hiç iyi olmamış gibiydiler. hasta doğmuş, hasta devam ediyorlarmış gibi hayatlarına… hasta olmak için var olmuşlardı sanki. duvar düşüncelerinin önüne çıktı. yanlış yöne gittiğini fark edince sola döndü. labirent gibi koridorlarda adımlamaya devam etti. insanı iyileştirmek karmaşık bir işti. hastanelerin fiziki yapısı mimari zevklere göre değil, insan anatomisinin gerekliliklerine göre şekillenmişti. ve bu zevksiz mimari bir insanı hasta etmeye yeterdi.

    koridor bitince sağa döndü. masasında mayışmış, pavyonda geçirdiği kıymetli zamanların hayaliyle kendini avutan güvenlik görevlisi onu görünce ayağa kalktı. yanına koştu:

    - efendim hoş geldiniz. ön kapıda kimse yok muydu?

    ibrahim merdivenlerden yukarı çıkarken:

    - vardı. vardı da acilden girmek istedim. buradan gelince acilin ne demek olduğunu görüyorum.

    bir üst katta palyatif bakımın önünde kalabalık bir güruh kendilerinde olmayan ümidi yanlarındakilere vermeye çalışarak bekleşiyorlardı. ebeveynlerinin ısrarıyla orada bulunan bir kaç gencin dışında herkesin yüzü aynı renkti; ümit siyahı.

    `-/-/-/-/-/-/-/-/-`

    üretici firma iflas edince kapanmış tekstil atölyesinin eskiden kalma tozlarının arasında “no discount” isimli müzik grubu prova yapmaya hazırlanıyordu. davul, gitar ve yan flütten oluşan enstrümanlarını çalmaya hazırlanırken açık kapının girişinde aruz belirdi. adımı eşiğin üstünde, iki eliyle tuttuğu telefonun ekranına bakılı kalmıştı.

    - nerdesin olum sen? en uzaktan ben geliyorum, yine de en erken gelen benim.

    diye çıkıştı elinde gitar olan ogün. aruz telefondan kafasını kaldırmadan:

    - yine çok… acayip… bi şey oldu.

    dedi. ogün gitarı bırakıp yanına gitti. telefonun ekranını görünce elinden çekip gözlerine yaklaştırdı.

    - oha bu ne lan?

    grubun diğer iki üyesi de enstrümanlarını bırakıp telefonun başına gitti. üçü telefonu incelerken aruz kenara çekilmiş düşünüyordu.

    kerim
    - bu halde kadının fotoğrafını mı çektin?

    yusuf
    - harbi lan, ayıptır ya. ne fotoğraf çekme merakıymış arkadaş.

    aruz
    - ya mal mal konuşma. ne fotoğraf merakı? kaç kez fotoğraf çektiğimi gördün ( durgunlaştı ) çekmem gerekti, çektim.

    ogün
    - hayır noolmuşki bu kadına? intihar mı etmiş?

    aruz
    - evet ama, atladıktan sonra fikirleri değişmiş gibi sanki. kaçmaya çalışmış. koşar adım yere çakılmış.

    kerim
    - eee? bu kıssadan hisse?

    aruz
    - ne gördü acaba? ne düşündü son anda? aklına ne geldi? neden kaçtı? hayattan mı, ölümden mi?

    kerim
    - hangisine kavuşmuştu?

    cevap gelmeyince;
    - ölmüş müydü yani? sorsaydın.

    aruz
    - ölmemişti ama konuşamadı. ben başta araba çarpmış sandım. atlamış da olabilirdi. ambulans geldi sonra. atlamış dediler. kurtaramadılar.

    yusuf
    - vay amına koyim adamın karşısına çıkan şeye bak.

    kerim
    - ya intihar oranlarında, ya aruz’un tuhaflığında kayda değer bir artış var.

    aruz
    - hayır yani artık güzel şeyler beklemekten vazgeçtim. kötü bi şeyle karşılaşmadan tamamladığım günü kar sayıyorum.

    ogün
    - abartın amına koyim. sanki göktaşı düşmüş. altı üstü intihar eden bir kadına denk gelmiş. sonuçta bu ilk intihar eden insan değil. hadi hadi, ne çalıyoruz bugün? aruz var mı yeni bi şeyler?

    aruz
    - boş ver yeniyi abi. orhan gencebay çalalım. bana kaderimin bir oyunu mu bu?

    ogün
    - çalalım anasını satayım. nasılsa kendimizi eğlendirmekten başka bi anlamı yok çaldıklarımızın. hatta hadi biraz detone olalım.

    gitarlar çalıştı.*

    `-/-/-/-/-/-/-/-/-`

    sempozyum sonrası yine her zamanki gibi geniş bir şehir turu yapan arzu, ren nehrinin sessizliğin resmi gibi akışını izledikten sonra akşam yemeği için hareket etti. schlüsselzunft restorana girerken restoran kapısında bekleyen iri yarı, dazlak adam onu süzüyordu. kendisine ayrılan masaya oturduktan sonra dazlak adamın tuhaf bakışlarıyla karşılaştı. tehditkar bakışların anlamını ararken karşısına bir adam oturdu.

    adam
    - iyi akşamlar madam. ünlü biri misiniz?

    arzu aklının bir kısmı hala dazlak adamın tuhaf bakışlarındayken bu ikinci tuhaflığa tam konsantre olamadan konuştu:

    - ne? yo hayır. yani… neden sordunuz?

    adam
    - kapıdaki adam bir sebepten dolayı size saldıracakmış gibi bakıyor. sizinse onu ilk kez gördüğünüzden eminim.

    arzu masasını kendi isteğine göre dizayn ederken:
    - hımm. ve siz bundan nasıl emin olabildiniz?

    adam
    - işim bu. yani emin olmak değil. insanları korumak. tabi önce emin olurum.

    arzu
    - tuhaf. ben de insanları korumaya çalışıyorum. bana neden saldırmak istesin?

    adam
    - bunu muhtemelen on saniye içinde öğreneceğiz.

    dedi ve sandalyeden kalkıp arzu’yla adamın bakışları arasından çekildi. dazlak adam içeri girip ona doğru yürüyerek ve bağırarak konuşmaya başladı:

    - hey, sen bugün sempozyumda hayvanların tamamını kobay olarak kullanmamız gerektiğini savunan kadın değil misin?

    arzu şaşkın bakışlarla etrafına bakınırken adam bağırmaya devam etti:

    - altı yıllık su kaplumbağam geçen ay kayboldu ve onu bir daha bulamadım. sizin elinizde olduğunu biliyorum. kaybolan hayvanları kobay olarak kullanıyorsunuz. hayvanların hayat haklarını ellerinden alamazsınız. verin kaplumbağamı. lanet olsun size.

    dedikten sonra masada duran şarap dolu kadehi arzu’ya doğru fırlattı. kadeh arzu’ya doğru gelirken az önce masadan kalkan adamın eli bir yerlerden uzanıp onu havada yakaladı. yine de içindeki şarabın arzu’nun üstüne boca olmasını önleyemedi. dazlak adamı restoran görevlileri zapt etmeye çalışırken kadehi tutan adam ön cebinden çıkardığı mendili arzu’ya uzattı.

    - iyi misiniz?

    arzu başına toplanmış restoran yetkililerinin arasında yüzüne çarpan şarabın etkisiyle akan rimelini mendilin ucuyla silerken cevapladı:

    - iyiyim. ıslandım. haklı çıktınız.

    restoran görevlilerine ihtiyacı olmadığını söyleyip onları gönderdi.

    adam
    - ama maalesef başarılı olamadım.

    arzu bütün mimikleriyle itiraz etti:
    - kadehi havada yakaladınız.

    adam
    - ıslandınız. yüzde yetmişbeş oranında bir başarı, benim mesleğimde başarı değildir.

    arzu
    - ne iş yapıyorsunuz tam olarak?

    adam
    - dediğim gibi, insanları koruyorum. bir koruma şirketim var.

    arzu
    - belki beni de korumalısınız.

    adam cebinden kartını çıkarıp ona doğru uzatırken:
    - büyük bir memnuniyetle.

    arzu karttaki ‘’ aykut sipahi ‘’ ismini okuduktan sonra yürüyen adamın arkasından türkçe seslendi:

    - türk müsünüz?

    aykut tebessümle geri döndü:
    - ve sanırım siz de öylesiniz.

    arzu eliyle sandalyeyi gösterip:
    - lütfen buyurun. hem size daha düzgün bi teşekkür ederim hem de bu enteresan tesadüfü kutlarız.

    `-/-/-/-/-/-/-/-/-`

    ibrahim, oğlu ismail’in yattığı odanın kapısındayken, kalp cerrahı kardeşi ishak ateş odadan çıktı. ishak aynı zamanda ibrahim'in kurduğu bu hastanenin başhekimiydi. son bir yıldır abisinin yüzüne yerleşmiş o ifade hala oradaydı ve artık daha büyüktü. abisi gelmeden çaresizliğinin kokusu geliyordu hastaneye. ishak eliyle koluna dokundu.

    ishak:
    - ah abi seninle naapıcaz biz? ( aralık kapıdan yataktaki ismail’i gösterip ) şu çocuğun yarısı kadar ümidin olsa…

    ibrahim kapının kulpunu tutup çekti ve kapadı. fısıltı tonunda:
    - onun ümidinin kaynağı babası. profesör doktor ibrahim ateş. görenin duyanın bi halt sandığı profesör. gözlerinin önünde eriyen oğlunu kandırmaktan başka bi boka yaramayan profesör. ben neden ümitleneyim?

    ishak kırılmış gibi:
    - bana artık hiç mi güvenmiyorsun abi?

    ibrahim:
    - sana güveniyorum ishak. doğanın henüz kimse tarafından sınırları çizilemeyen kurallarına güvenmiyorum. yani bir kalp, yedi milyar insanın yaşadığı dünyada benim tek oğlumu hayatta tutacak bir kalp bulmak… neden imkansız?

    ishak:
    - imkansız değil abi. ben inanıyorum o kalp bulunacak. sende inancını-

    ibrahim:
    - üç ay kaldı ishak. üç ay. ben altmışbeş yılın nasıl geçtiğini anlamadım.

    kapı kulpunu yeniden bükünce ishak önünden çekildi. odaya girdiğinde sihirli kapıdan geçmiş gibi bambaşka bir adam olmuştu. yüzünde orijinaliyle birebir aynı gülücüklerle oğlunun başucuna gitti.

    ibrahim:
    - eveeettt. aslan oğlum bugün nasılmış bakalım?

    damarlarında kan yerine süt dolaşıyormuş gibi beyazlamış yüzüyle konuşmaya mecali olmasa da isteği olduğu için dudaklarını zar zor kıpırdatan oğlu:

    - ii iyim babhhh. amc… amcam arjantin’den… güzel haberler bekliyormhhhh.

    babası eliyle saçlarını okşarken:
    - ben de oğlum, ben de güzel haberler bekliyorum. futbolu kurtaran arjantinliler olmuştur. seni de onlar kurtaracak ve yeniden döneceksin yeşil sahalara. messi’yi çalımlarken aklına gelecek bu konuştuklarımız.

    ismail gülmeye çalışırken kötü ressamın çizdiği resim gibi anlamsız bir ifade oluştu yüzünde.

    ismail:
    - be ben arth vazgeçtim futboldan.

    ibrahim:
    - ya… peki ne yapmayı düşünüyorsun iyileşince?

    ismail:
    - yaşıycam baba. sadece yaşıycam.

    dedi ve soluna doğru uzanıp yastığın kenarında duran kitabı aldı. katladığı sayfayı açıp kitabı babasına uzattı. ibrahim kitabın ön ve arka kapağına hızlıca göz attıktan sonra oğlunun gösterdiği paragrafı okumaya başladı:

    ‘’ raskolnikov nerede okumuştum diye düşünüyordu. bir idam mahkumu, ölümünden bir saat önce, galiba şöyle düşünmüş; eğer yüksek bir yerde bir kayanın üzerinde, ancak iki ayağını koyacak kadar daracık bir yerde oturması gerekse, çevresinde uçurumlar, okyanuslar olsa, sonsuz karanlıklar, sonsuz bir yalnızlık, bitmez tükenmez fırtınalar sürüp gitse bile, o, bir arşıncık yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, hatta kıyamete kadar ayakta dursa, yine de öyle bir yaşam, o anda ölmekten daha iyidir. yeter ki yaşasın! nasıl olursa olsun sadece yaşasın! aman tanrım ne büyük bir gerçek! insan ne kadar alçak bir yaratıkmış. raskolnikov bir dakika sonra "insana bu yüzden alçak diyen de alçaktır" diyerek sözlerini bitirdi…’’

    yarım saat sonra odadan çıkan ibrahim çaresizliğine eklenmiş kederle merdivenleri indi. alt kattaki palyatif bakımın önünde bekleşen güruh koro halinde ağlaşıyordu. insanların birbirine en yakın olduğu an ağladıkları zaman diye düşündü ibrahim. ağlamak eşitlikti her şeyden önce. ebeveynlerinin ısrarıyla gelmiş birkaç gencin dışında ağlayanların tamamının yüzünde aynı renk vardı; acı beyazı.

    -------------- 1. bölüm sonu ve king raam - the last waltz --------------

    editör; carriebradshaw

    edit; editörden gelen eklendi.
  • ------------------- 2. bölüm ----------------------
    çöpleri karıştırmak değil,
    ah bir fare yakalamaktır emelim.

    isviçre kedileri

    bi kuple heartless bastards - only for you

    rutin; yaşamı öldüren şey. her sabah aynı saatte uyanmak ve dişleri fırçalamak, aynı evden çıkmak, aynı yollardan geçip aynı işe gitmek, aynı saatlerde çalışmak, aynı kahve makinesinden kahve almak, aynı kişilere gülümsemek ya da somurtmak, aynı soruları almak, aynı cevapları vermek… ambalajlanmış hayat. etiketlenmiş, kutulara konmuş ve çoktan satılmış.

    - pardon, şunun fiyatını öğrenmek istiyorum. ne kadar?

    sesin geldiği yöne baktı aruz. orta yaşlı bir adam işaret parmağını vitrindeki mankene doğrultmuş, aruz’dan gelecek cevabı bekliyordu. bu mağazada fiyat soran kişi müşteri olamazdı çoğu zaman. yoldan geçen meraklılardan birisi anlamsız mimikleriyle tam karşısındaydı yine.

    + yüz lira.

    deyip bekledi. adamın yüzündeki anlamsızlık aniden şaşkınlığa döndü. aruz alacağını almıştı ve tam burada müdahale etmesi gerektiğini biliyordu. çünkü birazdan şaşkınlık sevince dönecekti ve akabinde gerçek ortaya çıkınca hayal kırıklığı oluşacaktı. hayaller bu sebeple gerçekleri sevmezdi. gerçekler ise hayalleri hafife alırdı.

    + demek isterdim ama maalesef 4900 lira. üstelik bu onun indirimli hali. sezon sonu indirimi. vakti geçen şeyler ucuzlar. zamanın eşya üzerindeki tahakkümü.

    adamın yüzü yeniden anlamsızlaşınca sustu. bir kaç yıl içinde şaşırmanın tedavülden kalkacağına inanıyordu aruz. henüz vakit varken insanları şaşırtmak istiyordu eldeki imkanlarla. şaşırmak, kıymeti pek bilinmeyen duygu durumlarındandı. bir çeşit rutin savardı o.

    - anladım. peki. iyi günler.

    söylemek istediği asıl şeylerle ( oha ebesinin amı. altı üstü bir ceket lan ) alakası olmayan bu kalıbı kullanırken adam, usta bir oyuncu gibiydi. mağaza kapısına kadar gözleriyle takip etti onu aruz. adam kapıdan çıkıp kaybolunca kafasını çevirdi. öğle molasına kaç dakika kaldığını öğrenmek için telefonundaki saate bakarken zihninde beliren görüntüyle irkildi. tekrar dışarı baktı.

    az önce indiği arabanın kapısını kapatıp etrafından dolanarak mağazaya doğru yaklaşmakta olan kadını gördü. telaşla doğruldu yaslandığı tezgahtan. hızla arka kapıya giderken uygun bir bahane arıyordu ortalarda görünmemek için. karşı tezgahın arkasındaki iş arkadaşı elinde telefonla yolunu kesti. ekranı yüzüne doğru tuttu. ‘’ aşk arıyor ‘’ yazıyordu. ve hızla çıkışa koştu. istekler kesişmiş, bahanesi hazır olan kazanmıştı. aruz, arenaya itilmiş ve arkasından kapı kilitlenmiş, açık olan tek kapıdan içeri kaplan geliyormuş gibi kalakaldı. etrafına bakındı. vitrindeki mankenlerden başka kimse yoktu. kadın mağazanın girişine gelmişti.

    - aaa! aruz?

    ------------------------------------

    sokak lambaları pür dikkat ren nehrini izlerken, bulutlar; tetikleri çekilmiş gibi yağmura başladı. köprü üstünde yağmura yakalanan arzu’nun özenle yapılmış saçları aykut’un 8900 liralık ceketi tarafından korunuyordu. hedefleri yolun karşısındaki pubdı. köprünün bittiği yerde ellerini açmış yağmuru kucaklamaya çalışan adam göğe doğru haykırıyordu:

    - yağmurdan kaçmayın. o sizin dostunuz. yağmurdan neden kaçıyorsunuz?

    adamın yanından hızla geçerlerken arzu gülerek:

    - çünkü saçlarımızı ıslatıyor.

    adam, arzu’nun arkasından:
    - ıslanmak güzeldir. ıslanmaktan korkmayın.

    aykut:
    - daha fazla güzellik için bayım, karşıya geçerken köprüyü kullanmayın.

    dedi ve gülerek girdiler kapıdan içeri. üstlerinde kalan yağmur damlalarını silkeledikten sonra oturdular.

    aykut
    - eee? telomer diyordun yağmurdan önce.

    + heh, evet. telomerler kromozomların her iki ucunda bulunan dna-protein kompleksleridir. dna replikasyonu…

    - ama böyle konuşmuyordun yağmurdan önce. daha iyi anlaşıyorduk sanki.

    küçük bir tebessümün ardından gözlerini kısıp bir kaç saniye düşündü arzu:

    + kaset bandı. kaset bandını düşün. ses kaydedilmiş bandı. başında ve sonunda boş kısımlar var. bandı ortadan koparırsan, kopardığın yerdeki sesi kaybedersin. ama ucundaki boş kısımları kesersen ses zarar görmez. telomerler işte bu ses kaydedilmemiş kısımlar.

    - ve yeniden dünyadayız. peki neyi amaçlıyorsun?

    + tamamen kopyalanamazlar ve bu sebeple her bölünmede kısalırlar. kısalma kritik eşiğe ulaşınca yaşlanma başlar. ve yaşlılığa bağlı ölüm. işte benim yaptığım çalışma telomerlerin tamamen kopyalanmasını sağlayacak.

    - ve böylelikle sonsuz hayat?

    + değil tabi. yaşlanmanın önüne geçmek. yaşlılığa bağlı ölümlerin. insanlara seçenek sunmak.

    - böyle bir seçeneğin olası sonuçlarını düşündün mü peki? kimse yaşlanmak istemez. nüfus patlaması…

    arzu öne doğru yaklaştı ve daha kısık bir sesle:

    - telomerler sadece hücre bölünmesi esnasında kısalmıyorlar. nesilden nesile geçerken de kısalıyorlar. hücre bölünmesi sonrası telomer boyu insanın kalan ömrü hakkında bilgi verirken nesilden nesile geçerken kısalan telomerler türün yok olmasını işaret ediyor.

    etrafına bakındı. kendini kral midas’ın sırrını taşımaktan yorulmuş berber, aykut’u ıssızdaki kuyu olarak görüyordu.

    - insanlık yok oluyor aykut.

    rahatlamıştı.

    -----------------------------------

    üst geçidin ilk merdiveninde oturan ayakları çıplak adamın elindeki kartonda büyük harflerle ‘’açım‘’ yazıyordu. yüzünde bir maskeyi andıran ‘’acıyın bana‘’ ifadesi, üstünde sapiens’lerin ataları erectus’lardan kalma süklüm püklüm bir mont vardı. bu haliyle vahşi doğadaki ilginç avlanma teknikleri olan canlılardan birini medeniyetin göbeğinde temsil ediyor gibiydi. ne yazık ki ondan çok daha büyük bir yırtıcının kendisine doğru yaklaştığını fark etmedi:

    - heyy. konuşabiliyor musun?

    başucunda aniden beliren ibrahim’i tepeden tırnağa süzdü. dilenciye ibrahim sadece zenginlik kokuyordu. yüzündeki ‘’acıyın bana‘’ ifadesini bir vites daha büyüterek:

    + açım ağabey. kuran, ekmek çarpsın açım.

    - benle gel. seni adam akıllı doyurup üstüne başına bi şeyler alalım.

    ibrahim’in ağzından çıkanı kulakları duyuyor mu, duyuyorsa beynindeki amaç ne diye yüzüne uzun uzun baktıktan sonra görebildiği tek şey kararlılık oldu. onunla gitmekten başka seçeneği yokmuş gibi toparlanmaya başladı. ibrahim hemen arkasında duran şoförüne kafa hareketiyle emir verdi. şoför, adamın koluna girerek doğrulmasına yardımcı oldu. yol kenarında dörtlüleri yanık bekleyen cadillac – escalade’ye doğru yürüdüler.

    -------------------------------

    - nihal!

    dedi ve durdu. buradan sonra kurulacak ilk cümlenin aleyhte delil olarak kullanılabileceğini biliyordu. birlikte beş yıl geçirmişlerdi ve tecrübelerinin çoğu ortaktı. nihal de susuyordu. aruz göz ucuyla nihal’in indiği arabadan inen adamı takip ediyordu. arka plandaki adam olay yerine gelince sessizlik bozuldu:

    + girsene içeri.

    dedi girişte bekleyen nihal’e. nihal konuşmaya zorlanmıştı:

    - kaan bak bu aruz. bahsetmiştim hani.

    kaan, rahat olduğunu ispat etmek ister gibi pervasız:

    + eski sevgilin mi? şu müzisyen olan. burada mı çalışıyor?

    ilk sorusu ‘’ eski sevgilin mi ‘’ havada aruz’a doğru giderken onu yutmak için son sorusundan hemen sonra konuştu nihal:

    - evet. şaşırdım ben de.

    şaşırmak lanet olası duygu durumlarından biriydi ve bir an önce tedavülden kalkması gerekiyordu. ‘’ he yarrağım burada çalışıyorum ‘’ demek isteyip:

    + ya ben de şaşırdım. öyle aniden görünce.

    dedi aruz. kaan dişisini korumak için kabarıp olduğunun iki katı görünerek:
    - nişan için takım elbise bakıyoruz biz de. sabahtan beri gezmediğimiz mağaza kalmadı.

    + kim nişanlanıyor? ablan mı nihal?

    - biz nişanlanıyoruz. nihal’le ben. duymamış mıydın, ayak mı yapıyorsun?

    aruz yutkundu. gırtlağından kafatasını yutkunmuş gibi ses çıktı. işaret parmağını kravat bağına takıp gevşetti.

    + yoo. niye ayak yapiyim?

    - eski sevgilisin ya hani. aklınca…

    nihal bu kez ‘’ eski sevgili ‘’yi yutamadı ve kalıp kamçı gibi aruz’un yüzünde şakladı.

    + bi kere eski sevgili filan değilim. ben hala seviyorum nihal’i.

    kaan, nihal’e baktı:
    - ne diyor bu nihal?

    + ya saçmalıyor işte. aruz saçmalama lütfen. sekiz ay oldu hala mı aynı şeyler?

    aruz tezgahın arkasından çıktı. onlara doğru yürürken:
    - ne olması gerekiyordu sekiz ay geçince nihal? lüks arabası olan nişanlını tebrik edip ona yirmibin liralık takım elbiselerden birini mi satmaya çalışmalıydım daha çok prim almak için. ‘’bir insanı tanımaya beş yıl yetmiyormuş‘’ dememiş miydin? sekiz ayda birini nasıl tanıyıp evlenme kararı aldın? para mı hızlandırdı süreci, yoksa yedekte miydi bu şebek?

    sorusunu, öne doğru çıkan nihal sol yanağına attığı okkalı tokatla cevaplarken, kaan yakalarından tutup burnuna kafa atarak nokta koydu. önce sağ gözü, sonra sol gözü karardı. kulağında mfö'nün - yalnızlık ömür boyu şarkısı çalmaya başladı. son yıllarda bayılmadan önce kulağında bu şarkı çalmaya başlıyordu.

    ---------------------------------------

    aykut camdan dışarı baktı.

    - yağmur dinmiş.

    arzu masadaki çantasına elini uzattı:
    + kalkalım mı?

    - hala schaulager’a gitmek istiyorsan kalkalım.

    + bu saatte müzeye girebileceğimize emin misin?

    - dediğim gibi, tanıdıklarım var.

    arzu doğrulmak üzereyken geri oturdu:
    + sahi, senin olayın ne tam olarak? üç gündür birlikteyiz sürekli benden ve benim yapmak istediklerimden bahsediyoruz.

    - öncelikle sen ve senin yapmak istediklerin; çok güzel, çok iç açıcısınız. bana gelince… ben daha basit düşünüyorum. kim söylemişti; ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum-

    + epikür.

    - hah epikür çok doğru söylemiş. insanda bir film, bir dans, bir şiir gibidir. başlar ve biter. ölüm dediğin şey bomboş bir film olmaktır. müziksiz dans etmektir. anlamsız şiir olmaktır. yoksa bitmek doğanın kaçınılmaz bir kuralıdır. koruma şirketim insanları bitmekten değil yaşarken ölmekten koruma üzerine kurulu.

    + vauuv felsefe de yapıyorsun.

    - ( gülümseyerek ) yani işte hepsi bu kadar. ben yaşamaya bakarım. ve yaşatmaya. bir çeşit yaşam meleği diyebilirsin.

    küçük bir kahkahadan sonra arzu:
    + hala tam olarak ne yaptığını bilmiyorum.

    - şirketimin adı ( baş parmağı ve işaret parmağıyla alnının hizasına tabela çizerek ) ‘’modern zamanlar‘’. modern zamanlar’dan koruma talebinde bulunan kişi sıkı bir sözleşmeye imza atar ve o andan itibaren biz onun her şeyi oluruz. hayatını o planlar bizse en iyisini sunarız. örneğin; mükemmel bir duş için suyun derecesinden şampuanın ph’ına kadar biz ayarlarız. ya da mükemmel bir akşam yemeği; fiziksel ve psikolojik durumuna göre seçenekler sunarız. bu seçenekler öğlen yediklerini tamamlar niteliktedir. seçtiği yemeği şehirde en iyi yapan restorandan temin eder, onu yiyeceği uygun ambiyansı yaratırız. biftek; açık havada, 1978 bordeaux’yla, chopin eşliğinde yenir mesela.

    + bana biraz fazla detaycılık gibi geldi ( mahcup tebessüm )

    - şık detaycılık. hayat yorucu detaylarla doludur, modern zamanlar şık detaylarla.

    ---------------------------------------

    gözlerini açtığında başucunda ogün’ü gördü. son bir yıldır ne zaman bayılsa, ayıldığında baş ucunda ogün oluyordu. karşı mağazada çalışıyordu, aynı grupta çalıyorlardı ve aruz’u gruba davet eden ogün olmuştu. gerçi ortada bir grup yoktu. hepsi mağazada çalışan dört kişi bir araya gelmiş, danaya girer gibi taksitle enstrüman almış ve şimdi onları çalmaya çalışıyorlardı. işin tek eğlenceli yanı grubun adıydı; no discount. bu ismin esin kaynağı mağazaya gelip pazarlık yapmaya çalışan ortadoğulu turistlerdi.

    en son iş arkadaşı tarafından yolu kesildiği için gidemediği mağazanın arka kısmındalardı. ogün gözlerini açtığını görünce elindeki su şişesini yere koydu ve omuzlarından tutup doğrulttu. aruz:

    - nooldu?

    + asıl sen söyle nooldu? kimdi kavga ettiğin adam?

    kavga deyince aruz elini burnuna götürdü. pamuk tıkamışlardı. yerdeki kan damlalarını gördü. aklına bir kaç gün önce rastladığı intihar eden kadın geldi. onun kanı da tıpkı böyle terk etmişti vücudunu. insanı kanı bile terk ediyordu, ne tuhaf.

    + hişşş alooo. olum bak iyi değilsen hastaneye gidelim. iki de bir bayılıyorsun zaten. görün bi doktora.

    - hı? yok abi. iyim. göründüm doktora. bi şeyin yok dedi gönderdi. hem bu kez sağlam bi sebebim var. herif koydu kafayı.

    burnunu parmaklarıyla okşadı.
    + ellerin armut mu topluyordu? sen niye vurmadın? ya da engel olmadın?

    - fark etmedim ki. öyle aniden…

    + kimdi peki? niye yani?

    - kaan. nihal’in nişanlısı.

    + ooo. o mu geldi? ne işi varmış ki burada? hem de nişanlısıyla. nişanlanmış mı? ulan bi unutamadın gitti şu kızı.

    - ya mesele unutup unutmamak değil de şu rezillik. bu eziklik. şu halime bak. dört sene önce bir yıla kalmaz sahnedeydim.

    + çıkacaksın olum. çıkıcaz o sahneye. bak sana hem bomba haberlerim var. bir iyi, bir daha iyi. önce hangisi?

    - daha iyi abi. mümkünse dünyanın en iyi haberini ver.

    + sırayla olum. öncelikle son taksiti yatırdım bugün. enstrümanlar artık bizim. veeee… barı ayarladım. haftaya cumartesi barda çıkıyoruuuzzz.

    aruz ayağa kalktı:
    - abi ciddi mi diyorsun?

    + tabe lan. üstelik adamlar bize para verecek. gecelik beşyüz. pazarlık yaptık lan. ilk hafta dörtyüz olsun dedi, beşyüzden aşağı inmem dedim.

    aruz, ogün’ün boyuna sarıldı.
    - işte bu ya. ucundan bi tutalım şu mikrofonu. gerisi gelecek eminim.

    ------------------------------

    lüks restoranda sadece ibrahim ve dilenci adam vardı. ortadaki büyük masa yemeklerle donatılmış, dilenci iddiasını ispat etmek ister gibi saldırmıştı yemeklere. aslında o kadar da aç olmadığını, rolü gereği makarnayı eliyle yediğini anlamıştı ibrahim. o da kendi rolünü oynuyor, anlamamış gibi yapıyordu:

    - kimin kimsen yok mu? nasıl düştün sokaklara?

    + yok abi. ımmmhhh. ailem trafik kazasında ölmüş benim. halamlarla kalıyordum. 19 yaşında enişteyle kavga edip evden kaçtım. sokaklarda tiner çektim. arıyorlardı beni ama gitmek istemiyordum geri. bi kışın, hava soğuk. yakacak her şeyi yakıp uyuduk. sabah uyandım, yanımdaki arkadaş donup ölmüş. allah rahmet etsin deyip ayrıldım oradan. bi kaç gün sonra gazetenin birinde adımı gördüm. tinerci gencin hazin sonu. ulan nası olur filan derken hatırladım. ölen arkadaş benim montu giymişti ve kimliğim cebindeydi. uğraşmamış onlarda, beni düşmüşler kayıtlardan. on yıldır ölüyüm senin anlayacağın.

    ibrahim heyecanla ellerini masaya koydu:
    - sahi mi? bak ne diyeceğim. bu anlattıkların doğruysa sana hayatının teklifini yapacağım birazdan. ama önce anlattıklarını doğrulamalıyız. adın ne?

    + esat. ımmmhhh. esat taşkın.

    ibrahim pür dikkat dilenciye bakarken ayakta dikilen adamı elindeki tablete bir şeyler yazdı ve ekranı ibrahim’in gözlerinin önüne tuttu. gazete arşivindeki haberde dilencinin dedikleri yazıyordu.

    - çok güzeeell. çocuklar, alın esat’ı götürün yeni hayatıyla tanıştırın.

    iri kıyım iki adam gelip dilencinin kollarına girdiler ve havaya kaldırdılar. ayakları yerden kesilince dilenci avcı değil av olduğunu fark etti.

    + abi nereye götürüyorlar? abi bi konuşsaydık iş ne? abi, abi bırakın beni gideyim. bir işe yaramam ben. abi allah rızası için bırakın gideyim. abiiiiii…

    ibrahim tabaktaki bifteği elleriyle aldı, arkasına yaslanıp dişleriyle parçalayarak yemeye başladı.

    -------------------- 2. bölüm sonu ve heartless bastards - only for you

    editör; carriebradshaw

    edit; editör düzenlemesi eklendi.
  • --------------------- 3. bölüm ------------------------

    sanki cennetin kapısını çalıyormuşum gibi hissediyorum

    bob dylan

    bi kuple knockin' on heaven's door

    köşeyi dönmek. artık hayattan beklediği tek şey köşeyi dönmekti. yediği dayağın etkisiyle ağrıyan kaburgalarını orada bırakıp köşeyi dönmek ve kaldırıma uzanıp ölmeyi beklemek. bu sokakta ölürse onu kimseler bulamazdı. ölüsünü kimse görmezse öldüğü kesinleşmezmiş gibi yürüyordu köşeyi dönmek için. ağrıların yanı sıra, sanki karanlık arkadan sarılmış yürümesine engel olmaya çalışıyordu. oralarda bir yerde darbelerin hedefi olmaktan kurtulmuş ve hayatta kalmış birkaç hücre bütün vücudun ağırlığını sırtlanmış onu ışıklı caddeye sürüklüyorlardı. ışıklar içinde ölmek. en azından bunu hak ettiğini düşünüyordu.

    başarmıştı. köşeyi döndü, üç katına çıkmış yer çekimiyle mücadele ederek ayağını kaldırıp kaldırıma attı ve yukarı çıkar çıkmaz yere uzandı. işte şehrin ışıklarına kavuşmuştu. fakat bu ışıklar hiç gerçekçi değillerdi. sahici bir ışık için gökyüzüne baktı. bir tek yıldız göremedi. karşı binanın kot farkıyla ikiye tekabül eden katının mutfağında bir adam ve bir kadın şiddetli bir kavgaya tutuşmuşlardı. bardaklar uçuşuyor, tabaklar savruluyor, ağızlarından çıkan kurşunlar mutfak camına çarpıp çarpıp geri dönüyordu.

    yeniden göğe baktı aruz. kalbin ya taşlaşmak, ya da paramparça olmak zorunda olduğu bu dünyayı terk etmek istiyordu. ama son kez, bir yıldız görmek… bir çoban yıldızı… sırtüstü sürünerek gökyüzünde yıldız aradı. karanlıktan başka bir şey göremiyordu. bakışlarıyla gökyüzünün arasına bir ineğin kafası girdi. evet, bir inek. çoban, yıldızını alıp gitmişti. geriye sadece bu hüzünlü inek kamıştı. işler hangi ara böyle berbat olmuştu? bu bir lanet değilse neydi?

    - sana bir masal anlatayım mı sevgili inek? bir varmış, bir yokmuş…

    ışıklar kapandı.

    -------------------------------

    euroairport’un bekleme salonu yine bomboştu. üç ülkenin ortak havaalanında çalışan sayısı üç, yolcu sayısı birdi. hayatlarından memnun insanların yaşadığı yerlerde havaalanları sakin oluyordu. aykut’un acil işi çıkınca planladığından bir saat daha erken havaalanına gelmek zorunda kalmıştı arzu. beklemeyi hiç sevmezdi. bu sebeple işlerini hep planlayarak yapar, planına sadık kalırdı. peki şu anda neden bekliyordu? biri onun planını bozmuştu; aykut.

    tuhaf, bir haftadır tanıdığı adam planını bozabiliyordu. ki kimse planını bozamazdı. o tür insanları hayatına kabul etmezdi. sahi, kimdi bu aykut? 45 yaşında, yakışıklı bir işadamı. bu kadar mı? yetenekli de aynı zamanda. kadehi havada yakalamıştı. ve kültürlü. avrupa’nın hemen her şehrini çok iyi biliyordu. bir felsefesi vardı her şeyden önce, net bir dünya görüşü. ama hayır, bunlar arzu’nun planlarını bozmaya yetmezdi. ne yani, bunlardan dolayı adama aşık mı olmuştu? o, bu tür fani insan uğraşlarından vazgeçeli çok uzun zaman oluyordu. başka bir şey vardı. derinlerden yükselen bir ses aykut’un çok işine yarayacağını söylüyordu. nasıl yarayacağını bilmese de bu sese hep güvenmişti.

    derinlerden gelen o ses yerini metalik kanat çırpma sesine bıraktı. kafasını kaldırdığında alnının hizasına inen robot kuşu gördü. kuş, ağzında bir orkide taşıyordu. arzu tebessümle uzattı elini çiçeğe. kuş, uzanan eli görünce çiçeği bıraktı. teknolojik romantizm henüz çok yeniydi ve bu tür kusurlar olabilirdi. arzu çiçeği yerden alırken sapına yapıştırılmış notu fark etti; kuş uçar, sen onu takip et.

    ---------------------------------

    aruz, elinde gitarla indi dolmuştan. diğer elindeki telefonu kulağına götürdü:
    - ogün abi, indim ben dediğin yerde.

    etrafında bir tam tur atarak:
    - inek mi? ne ineği?

    şarküterinin önündeki kaldırıma sabitlenmiş maket ineği gördü:
    - hah şu inek. gördüm sokağı da orada bar olduğuna emin misin?

    inekle göz göze, telefonu dinledi. terk edilmiş sokağa doğru yürümeye başladı.

    ---------------------------------

    otoyol kenarındaki benzinliğin girişinde araçların dikkatini çekmek için bayrak sallayan adam ibrahim’in aracını görünce bayrağı sağa sola değil, yukarı – aşağı sallamaya başladı. değişikliği ilk fark eden benzinlikteki marketin önünde sandalyede oturan adam oldu. elindeki çekirdek paketini kenara koyup ağzındaki çekirdeği tükürdü ve koşarak markete girdi. pompaya yanaşan araçtan inen ibrahim ve şoförü de markete girdiler.

    şoförü kasada ödeme yaparken ibrahim tuvaletlere doğru yürüdü. sondaki tuvalete girip sifona üç kez üst üste bastı ve klozetin arkasındaki duvarı ittirdi. açılan kapıdan geçip merdivenlerden aşağı indi.

    --------------------------------

    arzu, robot kuşun peşinde havaalanının üst katına çıktı. ‘’ görevli harici girilmez ‘’ yazan kapının aralığından içeri giren kuşu hala takip etmekte ufak bir tereddüt yaşasa da o kapının arkasında kimin olduğunu tahmin edebiliyordu ve ilginç bir şekilde bu tahmin bütün tereddütlerini yok ediyordu. aykut, ne yaptığını bilirdi.

    kapıyı açar açmaz koridorun sağında ve solunda sıralanmış kemanistler tutkuyla çalmaya başladı la follia’yı. arzu’nun yüzünü gülücükler işgal etti aniden. görünür görünmez bütün kalkanlarını indirdi ve yürüdü koridor boyunca. koridor onu geniş terasa çıkardı. terasın ortasında büyük beyaz bir masa vardı ve masanın yanında şık takım elbisesiyle aykut bekliyordu. arzu:

    - tüm bunları hangi ara planladın?

    + ben planlardan çok reflekslerime güvenirim.

    - dikkat etmelisin, insanı en çok refleksleri ele verir.

    + tam olarak bu sebepten, plan yapmak yerine reaksiyon çalışırım.

    yeterince yaklaşan arzu, aykut’un kendisine doğru uzanmış elini tuttu ve dans başladı:

    + kendini, çevreni ve olayları kontrol etmen, tepkilerini kontrol etmenle doğru orantılıdır.

    - peki bu kontrolcülüğün sebebi ne? neler saklıyorsun dünyadan?

    + zaaflarımı. emin ol dünya kimsenin zaaflarına tahammül etmek istemiyor.

    müzik hızlandı ve dans sözcüklere galip geldi.

    ---------------------------------

    yol kenarına atılmış taburelerde oturan no discount müzik grubunun üyeleri ogün, kerim ve yusuf yaklaşan aruz’u görünce hep birlikte el kaldırıp fark edilmeyi beklediler. aruz onları gördü, telaşlı adımlarına kontrollü bir hız kattı ve koşarak yanlarına ulaştı. ogün taburelerden birini ona doğru uzatırken:

    - gel, gel otur. tantuni söyledik sana da.

    + maydonozsuz…

    - evet evet. dünyanın en maydonozsuz tantunisini söyledik.

    gülüşmeler eşliğinde siparişler geldi. bakır tabak içinde kağıda sarılı dürümleri bırakıp gitti garson. aruz hızla kağıdı yırtıp dürümü açtı. ve evet, yine o küçük maydonoz parçacıklarından vardı. henüz hiçbir tantunici bu konuda gerekli hassasiyeti göstermemişti. en iyi ihtimalle bıçakta kalan parçacıklar sinsice kaynıyordu araya. kerim’den kürdan isteyip temizlemeye başladı. hayretle onu takip eden yusuf:

    - e yuh artık. ciddi misin ya?

    + ne ciddi misin? maydonoz sevmiyorum demek, maydonoz sevmiyorum demektir.

    - iyi de yok gibi bir şey yani, uğraşmaya değmez hani.

    + yok gibi bir şeyle yok arasındaki fark nedir? tadı aşırı yoğun. az çok fark etmiyor.

    arka masada oturan kırklı yaşlarda bir adam:
    - hayır yani o kadar yoğun olmayı hak etmiyor o tat. maydonoz d sınıfı bir tada sahip ve en fazla üç yoğunluğunda olması gerekirken dokuz yoğunluğunda. insanın canını sıkan bu.

    aruz minnet dolu bakışlarla döndü arkaya:
    + evet. işte bu. duygularıma, el hareketlerime ve damak tadıma tercüman oldunuz. çok teşekkür ederim.

    - ne demek canım, görünüşe göre ben daha uzun yıllardır aynı dertten muzdaribim.

    yemeğini bitiren ogün ayağa kalktı:
    - hadi hadi. daha prova yapıcaz. saat dokuzda sahne. biraz acele edin.

    diğerleri kalkarken aruz bitirip geliyorum işareti yaptı ve yalnız kalınca arkadaki adamın masasına geçti. temizleme işlemini bitirmişti ancak dürüm bütün özelliğini yitirmişti. garsondan çatal istedi:

    + bir türlü anlatamıyorsun insanlara böyle şeyleri. hayır yani anlamıyorsan bırak, ilgilenme.

    - yaaa, ya. yıllardır uğraştım ben de. baktım anlamıyorlar bıraktım.

    + ki sen, olabilecek en iyi haliyle anlatıyorsun. ne iş yapıyorsun abi sen sahi?

    - katilim.

    aruz çatalı ağzına sokmak üzereyken kalakaldı.

    - yani kiralık katil. yoksa, katillik bir iş değil tabi.

    olsa olsa şakadır diyerek gülümsemeye çalıştı ancak adamın yüzündeki ifade gülmesini engelliyordu. çatalı masaya koydu ve emin olmanın tek yolunu denedi:

    + iyi para var mı o işte ya?

    kürdanla dişlerini karıştırırken konuştu adam:
    - eh işte. karnımız doyuyor. ( gülerek önündeki buruşmuş dürüm kağıtlarını gösterdi )

    aruz aksini hiç düşünmeden şakanın sonuca bağlanmasını istiyordu:
    + günde kaç kişiyi vuruyorsun?

    - gününe göre değişir. geçen perşembe mesela, biri intihar süsü verilmiş üç kişi.

    + perşembe mi? kadın mıydı intihar süsü verdiğin?

    - hayır, erkekti. o gün ölen herkesi ben öldürmedim tabi.

    aruz hızlıca bir kanıya vardı; bu bir şakaysa da itici bir şakaydı. biraz önce dünyada kendine en yakın hissettiği adama şimdi olabildiğince uzak olmaya çalışıyordu:

    + eee, neyse. benim provaya gitmem lazım.

    adam elini cebine sokup bir kart çıkardı ve aruz’a uzattı:
    - al bu kartım. belki bir gün lazım olur.

    aruz istemsiz bir şekilde elini uzatıp kartı alırken:
    + gerçekten dediğin gibiysen, nasıl bu kadar rahat olabilirsin?

    - sadece sana karşı. çünkü sen de maydonoz sevmiyorsun.

    aruz bir sürü anlamsızlıkla beraber parmaklarının ucuyla tuttuğu kartı cebine koyup bara girdi.

    ---------------------------------

    merdivenlerin sonundaki kapı asansöre açılıyordu. ibrahim, asansöre bindi ve tuşa bastı. eksi üçte durdu. kapılar dışarıdaki görevli tarafından açıldı. asansörden inip yürümeye başladı. sağında ve solunda kafesler vardı. kafeslerin içinde bazı insansı özelliklerini kaybetmiş insanlar.

    üstünde ‘’ ağrı kesiciler ‘’ yazan kafesin içinde yüzünün neredeyse yarısı olmadığı halde gülerek karşısındaki beyaz önlüklünün direktiflerini yerine getiren biri,

    ‘’ antidepresanlar ‘’ yazan kafeste bakışlarını duvara sabitlemiş ayakta heykel gibi dikilen biri,

    ‘’ antibiyotikler ‘’ yazan kafeste bir kaç kemikle ayakta duran bir deri vardı.

    kafeslerin bittiği yerde modern cihazlarla donatılmış laboratuar başlıyordu. laboratuardaki dört kişiden en kıdemlisi ibrahim’i görünce ona doğru yürüdü:

    - efendim hoş geldiniz. biz de sizi bekliyorduk. arzu hanımın çalışması…

    + hayırdır? artık formülleri de mi okuyamıyorsunuz?

    - okuyoruz. hatta deney yaptık. fakat sonuçlar umduğunuz gibi çıkmadı. bu formülle ters transkriptaz yapmamız mümkün değil. ökoryatik kromozomlar…

    + siz ancak mümkün olmayana ulaşın. kadının hayal ufkunu geçtim, yeteneğinin üçte biri sizde olsaydı son yeni dünya, gezegenin en büyük ilaç firmasıydı.

    - efendim, dilerseniz kendisi yurtdışından dönünce…

    + eee? dönünce? sana kaç defa söyleyeceğim, arzu burayı ve buradaki çalışmaları bilmiyor. formülünü burada denetlediğimizi de. senden tek istediğim, bunun ölü bir yatırım olup olmayacağını anlamandı.

    - anladım efendim. benim görüşüm, yapay telomerazın mümkün olmadığı yönünde.

    + anladığını sanmıyorum. artık ben de buradayım. hep birlikte detaylı bir çalışmayla net sonuca ulaşacağız.

    ceketini çıkarıp arkada duran görevliye verdi ve göğsünde ‘’ prof. dr. ibrahim ateş ‘’ yazan önlüğü alıp giydi.

    ------------------------------------

    sahne hazırdı. garson no dicount’ı anons etmek üzere mikrofona doğru yürüdü. sahnenin arkasında, ışıkların gerisinde, ışıkların altına girmeyi bekleyen grup üyeleri heyecan içindelerdi. bu onların ilk kez anons edilişleri olacaktı. yusuf ellerini kaldırmış dua ederken, kerim ağzındaki sakızı döver gibi çiğniyordu. ogün heyecanını belli etmemek için gitarın akorduyla oynuyor, aruz göğsünden fırlamak üzere olan kalbini iki eliyle zapt etmeye çalışıyordu. anons geldi ve cılız bir ayıp olmasın alkışıyla sahneye çıktılar.

    yirmi – otuz kişilik kitle vardı ancak bu bile onların beklediğinden fazlasıydı. açılış şarkısı olarak bob dylan’ın knocking on heaven’s door’una yaptıkları coverı seçmişlerdi. kerim bateri davula başladı. ogün gitarla girdi. yusuf yan flütle takip etti. sıra solist aruz’a geldiğinde öylece duruyordu. ‘’ mama take this – badge fr… from me ‘’ diyebildi. sahnede çalan müziğin aksine kulağına gelen ses mfö – yalnızlık ömür boyu idi. elini kaldırıp mikrofona doğru uzattı. gözleri kararıyordu. eli mikrofona değmek üzereyken dizlerinin bağı çözüldü ve pata küte devrildi sahneden aruz. izleyenlerin yarısı ‘’ aaa ‘’ diye şaşırırken diğer yarısı ‘’ ahahhahh ‘’ şeklinde gülmeye başlamıştı.

    ----------------------------------

    gök gürledi. aykut kafasını kaldırıp ne demeye çalıştığını anlamak ister gibi göğe baktı. arzu:

    - yine mi ya?

    şeklinde ufak bir isyana başlamışken aykut dansı durdurup onu masaya davet etti:

    + o halde programımızı hızlandıralım.

    arzu henüz boş olan masaya doğru meraklı gözlerle bakarak:
    - sırada ne var peki?

    + yolunuz bir şekilde fransa’ya düşerse yapmanız gereken on şeyden birisi kesinlikle boeuf bourguignon yemektir.

    ellerini çırptı ve garsonlar masayı donatmaya başladı. yemeğin kokusunu alan aceleci yağmur damlası masanın ortasına düştü. arzu telaşlı gözlerle önce yağmur damlasına, sonra aykut’a baktı. aykut yerinden kalkıp garsonların geldiği kapıdan dışarı çıktı. bir kaç dakika sonra geri döndü. hemen arkasından bir düzine adam unutulmuş eşyalar bölümünden temin ettikleri şemsiyelerle geldiler. arzu’nun telaşı şemsiyeleri görünce arkasına yaslandı. onun yerine hayranlık dolu bakışlar geldi:

    - bunu nasıl başarıyorsun? yani bir hafta oldu sadece ama, bir şekilde bütün sorunlara pratik çözümler… sana aşık olsam sorun olur mu?

    + muhtemelen evet.

    arzu, anlamamış gibi:
    - nası yani? bu bir sorun mudur?

    + aşk bu dünyadaki en büyük sorunlardan biridir.

    emin olunca gönül rahatlığıyla şaşırarak:
    - inanmıyorum. beni reddediyorsun?

    + aksine, seni kabul etmeye çalışıyorum. ( öne doğru yaklaşarak ) ikimiz de olgunluk çağlarını yaşayan rasyonel bireyleriz. artık insanların detaylarıyla uğraşacak kadar tecrübesiz ya da enerjik değiliz. mutualist ilişki. bizi kurtaracak olan bu.

    - nasıl olacak o mutualist ilişki?

    + bir kere ilişkimizi türkiye’ye götürmeyeceğiz. orada profesyonel ilişkilerimize devam edeceğiz. bunun yerine bir mevsim dünyanın neresinde en güzelse o mevsimin en kuvvetli ayında orada buluşacağız. mesela kış yaklaşıyor, ocak’ta alaska?

    - hımmm. kulağa eğlenceli geliyor.

    + anlaştık mı?

    elini uzattı aykut. arzu gülerek sıktı elini:
    - anlaşmalı ilişki.

    yağmur başladı. şemsiyeler açıldı.

    ---------------------------

    aruz kendine geldiğinde barın arkasında olduklarını gördü. ogün yine onu ayıltmaya çalışıyordu. yusuf ve kerim hayal kırıklığı – öfke karışımı hislerle sokakta volta atıyorlardı. ogün:

    - hah, kendine geldi. aruz iyi misin abicim? ambulans geliyor. kalk hadi.

    + yo, yo. iyi, iyim. sahne. sahneye nooldu?

    yusuf:
    - noolacak? başkaları çıktı bizim yerimize.

    + nası ya? hemen mi? siz niye indiniz? ogün abi sen vokalde değil miydin zaten. devam etseydin.

    - e olum senle ilgilendik işte. yedekte bekliyormuş bizim gibi amatör bir grup daha. hemen aldılar onları.

    + şerefsizler ya. gidip dağıtalım sahneyi.

    kerim:
    - yavaş dağıt. adamların ne suçu var?

    + ne demek ne suçu var? leş kargası mı bunlar hemen düşenin yerine… bi beklemeden.. abi çok özür dilerim ya. hepsi benim hatam.

    ogün:
    - neyse artık. olan oldu. önümüze bakıcaz.

    yusuf:
    - ya bırak abi önü mü kalmış.

    yerden çantasını alıp sırtlandı ve yola koyuldu. kerim davulu toplamak üzere bara geçti. ogün:

    - ben de bi içeriye bakayım. gitarlar kaldı.

    yalnız kalınca aklına ilk gelen şey işe yaramazlığı oldu. arkadaşlarının hayallerini de katletmişti. o sanatçı filan olamazdı. o, maydonoz sevmeyen bir kiralık katildi. bardan dışarı altı yedi kişilik bir grup çıktı. konuşmalarına göre bunlardan bir kaçı sahneyi alan grubun üyeleri, diğerleri de onların arkadaşlarıydı. aruz uzaktan dikkatle izledi onları. kontrolsüz bir öfke patlaması yaşamak üzereydi ve bunu kontrol etmek istemiyordu. ayağa kalktı. onlara doğru yürürken:

    + hişt siz şu içerdeki leş kargaları mısınız? sahne boşalınca hemen koşan?

    önce bi anlamaya çalıştılar. cümledeki tehdidi ilk idrak eden:
    - hayırdır birader? problemin ne?

    + sıradaki şarkınız sizden, sizin gibi orospu çocuklarına gelsin.

    cümlenin bitimiyle en yakındakine bir yumruk attı. ve kavga başladı. daha fazla dayak yemek için elinden geleni yapıyordu aruz. ağzına gelen küfrü ediyor, eline geleni savuruyordu adamlara. yaptığı her hamle daha çok sinirlerini bozuyordu ve bozulan sinirlere kafiydi okkalı yumruklar.

    -------------------------------

    ibrahim kafasını mikroskoptan kaldırdı. yer çekimini bulmuş newton gibi ‘’ buldum ‘’ diye bağırdı. başına toplananlar neyi bulduğunu anlamaya çalışırken o, herkese masadaki mikroskobu işaret ediyordu. ekseni etrafında dönüp sevinç çığlıkları attıktan sonra kafeslerin olduğu bölüme doğru yürümeye başladı. bu bölümde kendisini her zaman tanrı gibi hissederdi. kafeslerdeki denekler onun kullarıydı. onlara doğru bakarak haykırdı;

    - bu dünyanın kurallarını değiştireceğim!

    ---------------------------

    aruz bir kez daha yüzüne çapan suyla ayıldı. ama bu kez ayılmaması gerekiyordu. üstelik başında ogün de yoktu. neden sonra yüzüne değen suyun kaldırımdan aktığını fark etti. bir şekilde yuvarlanıp oraya düşmüştü. kafasını kaldırdı. şarküterinin sahibi hortumla kapıdaki maket ineği yıkıyordu. aruz hayal kırıklığıyla yeniden yere uzandı:

    - hala yaşıyorum.

    ------------ 3. bölüm sonu ve knockin' on heaven's door -------------

    editör; carriebradshaw
  • --------------- 4. bölüm ---------------------

    dünya sensiz dönmüştü helikopter pistine
    siyah bir mont giymiştin gelinliğin üstüne.

    memento mori

    vitrin mankenleri plan yapıp o akşam hep birlikte bir yere gitmiş gibi caddedeki bütün mağazaların vitrinleri bomboştu. geymen giyim mağazası müdürü cino sarkisyan yalnız yaşıyordu ve evinin anahtarlarını mağazada unuttuğunu fark edip o kadar yolu geri dönmüştü. vitrinlerdeki bu tuhaf kimsesizliği dikkatle inceleyerek ilerliyordu. aniden teline basılan elektro gitar, cino’nun düşüncelerini motorlu testere gibi ortadan ikiye böldü. korktu. etrafında bir tam tur attı. ses ileriden geliyordu. yaklaştıkça yerini daha net saptadı. kendi mağazasında gecenin 2’sinde elektro gitarla, daha önce haluk levent’in yorumladığı gülendam şarkısı çalıyordu.

    kumandaya basıp kepengi kaldırdı. giriş kat karanlık olsa da alt kata inen merdivenlerden ışık geliyordu. sessizce ilerleyip merdivenlerden aşağı indi. gördüğü manzara inanılmazdı. elli kadar şık giyimli vitrin mankeni kolilerden kurulmuş sahnede kaşı gözü patlamış, çırılçıplak gitar çalıp şarkı söyleyen aruz’u dinliyorlardı. üstelik ilginç bir şekilde şarkının ritmine göre el çırpıyorlardı. dikkatle bakınca ellerinin bileklerinden ince bir iple bağlandıklarını ve bu ipin tavandaki makaralardan geçirildiğini gördü. gözleriyle ipi takip etti. ip, aruz’un ayağının altındaki pedala bir düzenekle tutturulmuştu ve ayağının ucuyla pedala bastıkça ip geriliyor, vitrin mankenleri el çırpıyordu. cino’nun gözleri hayretle büyüdü. ‘’ ne çeşit bir manyak bu ‘’ diye düşündü. kendini juan de pareja’nın salvador dali tablosundaki hali gibi hissediyordu. sürrealist manzaraya karşı bağırdı:

    - aruz!

    sesi gitar sesine toslayıp geri geldi. kravatını gevşetip daha güçlü bağırdı:
    - aruuuuzzz!!

    gitar sustu. aruz, cino’yla göz göze gelince önce yutkundu, sonra gitarla çıplak bedenini kapatmaya çalıştı. bu normal bir insan tepkisiydi. cino rahatlamıştı:

    - manyak mısın oğlum sen? kafayı mı yedin?

    aruz söyleyecek makul bir şey bulamadığı için susuyordu. fakat o konuşmadan tablonun değişmeyeceği kesindi; sahnede çıplak bir şekilde vitrin mankenlerine şarkı söylerken patronuna yakalanmıştı:

    - yahu sen delirdin mi?

    + prova yapıyordum müdür bey. konser provası.

    - çıplak mı vereceksin konseri?

    + yoo. dördüncü duvarı görmek için…

    - ne dördüncü duvarı?

    + diderot’un bahsini ettiği şu dördüncü duvar. seyirciyi görmemek… ( gittikçe
    büyüyen anlamsız bakışlar ) öyle bi şey işte.

    cino ilk şoku atlatsa da resmi yorumlamakta güçlük çekiyordu. bir insan niye gecenin bir yarısı vitrin mankenlerine çırılçıplak konser verir? üstelik mağaza ulan burası. yapacak daha makul bir şey bulamayınca:

    - oğlum al oradan üstüne bir şeyler giyin, evine git. yarın geldiğinde konuşacağız.

    cino merdivenlerden yukarı çıkarken aruz başıyla seyircilerini selamladı.

    --------------------------------
    istanbul… gelişigüzel, tıka basa doldurulmuş bir kutu gibiydi. hareket etmek çok zordan mümkün değile doğru hareket ediyordu. arzu umduğundan daha verimli geçen isviçre seyahatinin ardından çalıştığı şirkete bir an önce ulaşmak için trafiğin açılmasını beklerken laboratuvarını, mikroskobunu, formülünü ve aykut’u düşünüyordu. sahi, numarasını falan da almamıştı. nasıl irtibat kuracaklardı? öngördüğü ihtiyaç aniden belirirse? arabaların arasında ters yönden gelen motorcuyu gördü. kornaların küfürlü melodileri eşliğinde yakalaşan motorcu elindeki zarfı gösterip cama vurdu. arzu camı açınca zarfı içeri atıp hızla uzaklaştı.

    dış yüzeyinde herhangi bir şey yazmayan zarfı merakla açtı. içinden çıkan kağıdı birkaç saniye inceledikten sonra çözdü; bu bir pusulaydı. alaska planlarının detaylarını anlatan pusula. haritada bazı noktalar işaretlenmiş ve arzu’dan bağlantıyı kurması istenmişti. kağıdın en altında çok küçük puntoyla yazılmış bazı rakamlar vardı. ve onun altında da ‘’ çok acil durumlar için ’’ yazıyordu. bu da bir çeşit irtibat numarası olmalıydı. aykut utanmadan aklını okumaya devam ediyordu. trafik açılır gibi oldu. arzu, aykut’tan aldığı güvenle gaza bastı. üç metre sonra trafik yeniden durdu.

    -------------------------------

    terk edilmiş tekstil atölyesinin orta yerinde terk edilmiş müzik grubunun üyeleri ogün, kerim ve yusuf enstrümanlardan inisiyatif almalarını bekler gibi duruyorlardı. fakat ne davul kendi başına ses çıkarıyor, ne gitar herhangi bir nota basıyordu. grup üyeleri birbirlerine bakıp konuşmuyor, kırılan hayallerinin gacır gucur seslerini dinliyorlardı. bu sesler karşıdakinin yüzünden daha iyi duyuluyordu. ne ümitlerle grubu kurup, ne ümitlerle o ilk sahneye çıkmışlardı. daha ilk şarkıyı söyleyemeden bayılıp düşmüştü solist. heyecanları da bayılıp düşmüştü; cesaretleri de ümitleri de. işin kötüsü ayılacak gibi değillerdi.

    - aruz’dan haber alan oldu mu?

    sorunun cevabı kapıda gözüktü. aruz utanarak yürüyordu. kaşının, burnunun ve çenesinin üstünde yara bandı, gözünde solmaya başlamış mor renkli çiçek; metan gazı kadar belirgin kokan gerginliği dağıtmak için konuştu:

    + iti an kemiği hazırla. ya da sakla mıydı? kemiği fırlat? kemik değil miydi?

    yanlarına kadar gelmişti ancak hala hiçbirinde en ufak bir tepki yoktu. ona nasıl davranmaları gerektiğine karar veremedikleri belliydi. aruz bu kararsızlığı bitirmek istiyordu:

    + abiler, tekrar çok çok özür diliyorum. yani ne desem, ne yapsam bilmiyorum da açıkçası. ben… ben ayrılıyorum gruptan.

    dikkatlerini çekebilmişti. yüzüne baktılar. ogün:
    - oha! yüzüne ne oldu senin?

    + önemli bi şey değil. bi kavga. basit. her neyse. gruptan ayrılıyorum ve gitmeden önce belki hatamın telafisi olur diye şu şarkıyı bırakıyorum size.

    cebinden çıkardığı kağıdı üçünün tam ortasına uzattı. bir süre bekledikten sonra ogün eski günlerin hatrına uzattı elini:

    - ya olum saçmalama. ne bırakması? bir çare bulucaz. düşünelim bi.

    + yok abi. sağol. kararım kesin. ben ancak cansız mankenlere konser veririm. nefes alan insanların karşısında şarkı söylemeye kalkınca nefesim kesiliyor. size başarılar.

    arkasını dönüp giderken yusuf, kerim’i dürttü; kerim, ogün’ü kafa hareketiyle uyardı; ogün:

    - eee şey, aruz, gitar… bence sorun değil de arkadaşlar… hani ortak parayla aldık ya, kura çekelim demiştik biri gruptan ayrılırsa…

    + aaa unuttum onu da tamamen. ama iki gitar, tek gitarist olacak. gitar bende mi kalsa?

    yusuf mantıklı gibi görünen argümanın kafasına vurdu:
    - sekizyüz lira o gitar. satar üç tane yan flüt alırız.

    + tamam tamam. kura çekelim.

    kağıt kalem bulundu. enstrüman isimleri yazıldı. torbaya konuldu. aruz elini sokup karıştırdı ve çekti. yan flüt. şansıma sokayım. yusuf’un elinden yan flütü alıp sessizce terk etti atölyeyi. atölye alışkındı böyle şeylere. ogün, aruz’dan geriye kalan kağıda baktı, altlarında akor ve notalar olan şu sözler yazılıydı:

    geceler boyu sesine uyandım
    sen sandım ellere uzandım
    sana değil kendime kızardım ben
    sen giderken

    aramadım ama elim gitti telefona
    soramadım ama kalbim yine yan yana
    saramadım o belinden bir daha
    sen giderken

    saydım kaç gün oldu
    saydım kaç gece doldu
    saydım her gün aynı dön
    dön istersen ( ben isterken dön )

    ‘’ nihal’e yazdığı şiiri bestelemiş ’’ diye mırıldandı ogün içinde dalga dalga bir ümit büyürken. bu şarkıyla aradığı çıkışı yapabilirdi.

    -------------------------------------

    poligonda beş adam ellerindeki tabancalarla hedeflerin açılmasını bekliyorlardı. hemen arkalarında kollarını göğsünde birleştirmiş, kulağında atış kulaklıklarıyla bekleyen aykut kronometreyi çalıştırdı ve hedefler açıldı. sağ – sol, yukarı – aşağı, ön
    – arka, art arda açılan hedefleri ıskalamadan vurmaya başladı adamlar. on altı atıştan sonra şarjör değiştirip devam ettiler. bir dakika boyunca sadece silahlar konuştu. sustuklarında yorgunluktan nefes nefese kalmışlardı. aykut:

    - evet. dört numara, sen kal. diğerleri salona çıksın.

    diğerleri çıktıktan sonra aykut atış alanına geçti ve dört numaralı adamın önüne geldi. elinde masa tenisi raketine benzer kartonlar tutuyordu:

    - stres anında isabet oranını göreceğiz.

    dedi ve karşıya geçip ilk kartonu kaldırdı. dört numara önce tereddüt edecek gibi olsa da aykut’un kesin duruşundan aldığı cesaretle bastı tetiğe. sağ elindekini kaldırdı, onu da vurdu. kartonları sağ – sol kaldırıp indirmeye başlamıştı ve gittikçe vücuduna yaklaştırıyordu. kafasının hemen yanına tuttuğunda dört numaralı adam ateş etmeyi bıraktı. aykut:

    - neden durdun?

    + risk büyüdü efendim. insan hayatını riske atmamak, birinci önceliğimiz.

    aykut atış alanından çıktı. kulaklıklarını çıkardı. dört numaralı adamın yanına yaklaştı ve elini uzattı:

    - tebrikler, artık bir modern zamanlar çalışanısın.

    adam bir silaha, bir atış alanına bir aykut’a bakarak daha yeni yeni olayın şokunu yaşamaya başlamışken aykut:

    - üçüncü şarjöründeki kurşunlarla oynanmıştı. istesen de beni öldüremezdin.

    bazen insanların içi dışından daha net görülebiliyordu.

    ----------------------------------

    vapurun kalkmasına bir dakikadan az bir süre vardı ve yayalar için kırmızı yanıyordu. vapuru kaçırması işe geç kalması demekti. yoldan geçen arabalar lunaparktaki çarpışan otolar kadar bile güven vermiyordu. yine de atladı yola. tam o esnada yeşil ışık yandı. değişik bir his belirdi midesinin hemen üstünde. sanki sadece trafik lambaları değil, kainat yeşil ışık yakmıştı aruz’a. tuhaf, bugün şansı dönüyor muydu ne?

    vapura binince her zaman yaptığı gibi doğru güverteye çıktı. güverte bomboştu. bugün sahiden şanslı günüydü. üstelik, aralık ayına rağmen ılıkça bir rüzgar esiyordu. yan flütü çantasından çıkardı. bütün bu lanetlerin karşılığında ona muhteşem bir müzik yeteneği bahşedilmişti. eline aldığı her enstrümanı tamamen kendi çabasıyla çalabiliyordu. onda mutlak / absolute kulak denen şeyden vardı ve bir kuşun ötüşünü dahi notaya dökebilirdi. fakat ne yazık ki sahneye çıkamıyordu. dolayısıyla bestelerini duyuramıyordu. o halde vapur güvertelerinde, ıssız parklarda kendi kendine müzik yapardı. flütü ağzına götürdüğünde üflemek için ağzının aldığı şekil tebessüm şekliydi. sahte de olsa işin içine tebessüm girmişti.

    tam üflemek üzereyken güverteye açılan kapının sesini duydu. flütü ağzından indirdi. çok nadir rastlanacak güzellikte bir kız elinde fotoğraf makinesiyle güverteye geldi. cennette yolunu kaybetmiş melek gibiydi. acemi avcının gördüğü her şeye ateş etmesi gibi sağa sola deklanşör basmaya başladı. aruz yan flütü incelermiş gibi görünerek kızı inceliyordu. ılık esen rüzgarda, içlerinden birinin düğünü varmış gibi dans eden uzun sarı saçlarından çok dikkatini normallik çekmişti. normal insanlar böyleydi. pazar günleri işe gitmez fotoğraf makineleriyle gezerlerdi. belki de artık normal olmanın zamanı gelmişti. kpss’ye hazırlanmalıydı. devlette işe girer, hafta sonları takılırdı mis gibi. ne konseri, şarkısı? bu düşüncesinden dolayı kendini tebrik etti. bugün hakikaten güzel bir gündü. kız, güzel bir kızdı. vapur, iskeleye yanaşmıştı. saat 10’u geçiyordu ve işe geç kalmıştı. gece yaşananları nasıl izah edeceğini biliyordu fakat yine geç kalırsa hiçbir izah onu kurtaramazdı. hızla aşağı inip vapurun açılmakta olan kapısından koşarak çıktı. meleği ve normalliği geride bırakmıştı bile.

    --------------------------------------

    arzu şirketin kapısından içeri girince patlayan şampanya ve konfeti sesleriyle irkildi. baş parmağıyla üst damağını yukarı doğru itti. alkışlar başladı. gök gürültüsü ve şimşekten sonra başlayan yağmur gibi alkışlar. kapı girişinin sağına ve soluna konuşlanmış şirket çalışanları elleri bileklerinden bağlanmış, tavandaki makaralardan geçirilen ipler koridorun sonunda duran ibrahim’in ayağının altındaki pedala bir düzenekle tutturulmuş, ibrahim pedala bastıkça kolları istemsizce hareket ediyormuş gibi alkışlıyorlardı arzu’yu. böyle durumlar için önceden hazırladığı gülücüğü dağıtmaya başladı etrafına. ibrahim kollarını açıp ona doğru yürüdü ve yeterince yaklaşınca omuzlarından kavrayıp yüzüne baktı. sonra daha fazla dayanamamış gibi sarıldı. arzu bu beklemediği ilginin kaynağını şaşkın bakışlarla sağda solda ararken, ibrahim bir kez daha sarıldı. tekrar yüzüne baktı ve hiçbir kelime o kadar kibar olamayacakmış gibi eliyle toplantı salonuna buyur etti arzu’yu.

    içeri geçer geçmez kapıyı kapattı. karşısına geçti. arzu kimilerine göre hoş olabilecek bu sürprize minnet duymadığını ispat etmek için konuştu:

    - ibrahim bey hayırdır? ema (european medicines agency )’den yeni bir onay mı geldi? ya da fda ( food and drug administration )’den?

    ibrahim toplantı salonunun en görkemli koltuğuna otururken:

    + bırak şimdi onları. 15 yıl önce karşılaşmıştık senle. şirketi yeni kurmuştum ve ufku açık insanlar arıyordum birlikte çalışmak için. açıkçası çok ümidim yoktu bu topraklardan. bu topraklar kültürlerin kesişim noktası. psikolojik kuşatma altında. buradan günün birinde birinin çıkıp ‘’ yaşlanmak kader değil ‘’ diyeceğini ummamıştım o güne kadar. dosyalarını göğsüne bastırmış, kafan önde görüşme odasına girip ‘’ hücrede oksijensiz atp sentezi sağlayacak bir formül yapmayı düşünüyorum ‘’ dediğinde sağımda ve solumda oturanlar cahil zırvası diye düşünürken ben cesaretine hayran kalmıştım.

    ayağa kalktı. arzu’nun oturduğu koltuğa yaklaştı ve tam önünde durdu:
    + sendeki sınırsız ufku o gün görmüştüm. ve bugün seninle ve sana en başından beri güvendiğim için kendimle bir kez daha gurur duyuyorum.

    arzu kafasını kaldırıp hemen önünde dikilen ibrahim’in gözlerine baktı. gözleri umut kazanına düşmüş gibiydi. arzu’nun dudakları tereddütle kıpırdadı:

    - ibrahim bey, ben… ben anlamıyorum. çalışmama çok da sıcak bakmadığınızı düşünüyordum.

    + ah saçmalama. sıcak bakmaz olur muyum? sadece olumsuz bir sonuca ulaşıp ümidinin kırılmasından, ufkunun daralmasından korkuyordum.

    - peki ne değişti?

    + sen isviçre’ye gidince daha fazla dayanamadım ve deney için protokol oluşturdum.

    arzu heyecanla doğruldu oturduğu koltuktan. ibrahim bu heyecanın peşine gelen öfkeyi görmüş gibi elini kaldırıp konuşmaya devam etti:

    + sonuçlar olumlu. memelilerde yapay telomeraz oluşturdu bileşken.

    - ama… ama…

    + çok pahalı bir deney olacağını, kesinlik olmadan riske giremeyeceğimizi söylemiştim değil mi?

    - evet!

    + sen gidince yeniden düşündüm. arzu’ya güvenmezsem ne anlamı var ki bu koca şirketin? nerede kaldı bizim ideallerimiz dedim?

    arzu, ibrahim’in gizli bir laboratuvar olduğu söylentilerini duyar kulak asmazdı. o laboratuvarda evsiz insanları izinsiz denek olarak kullanan bir canavar olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istememişti. fakat artık emindi. emin olmadığı şey şimdi ne yapması gerektiğiydi:

    - yani şimdi siz her şeyin tamam olduğunu, telomerlerin boyunu sabitleyebileceğimizi mi söylüyorsunuz?

    + evet ama bir tek ufak pürüz var. dozaj. bunun için bir ölümlü denek…

    - ne!!!

    aniden damarlarındaki bütün kan çekilmiş gibi yüzü beyazladı arzu’nun. ibrahim:

    + sakin ol arzu bu bütün insanlığın, dünyanın kaderini değiştirecek bir olay. bunun için bir tek ölümlü denek, sence değmez mi?

    - peki kim olacak o ölümlü denek? kime diyeceğiz ki size bir ilaç uygulayacağız ve şu kadar süre sonra öleceksiniz, sizden sonra bütün insanlık daha mutlu olacak?

    + evet kolay olacak demedim ama diyeceğiz, demeliyiz. o deneği bulmalıyız. net dozajı bulmadan ne ema’den ne fda’den onay alabiliriz ne de ich regülasyonlarını başlatabiliriz. havada asılı kalmış bir çalışma olarak kalır.

    - ibrahim bey bence siz sakin olmalısınız. bunun tek yolu bir ölümlü denek değil. başka yollarla da uygun dozajı bulabiliriz.

    + üç gündür olabilecek bütün yöntemler üzerinde gittim geldim ve sonuç sıfır. başka bir yol yok. bir gönüllü deney bulup formülü onun üzerinde denemeden ideal dozajı bulamayız ve ideal dozaj olmadan bu çalışma herhangi bir çalışma olur.

    arzu artık kesinlikle emindi bu herifin gizli bir laboratuvarı olduğuna ve orada bazı insanlar üzerinde korkunç deneyler yaptığına. bütün bu imparatorluğu o gizli laboratuvardaki yasal olmayan deneylere borçlu olduğuna. ve hemen bir karar verdi; hayatının çalışmasını bu canavarın ellerine bırakmayacaktı:

    - ibrahim bey, müsaade ederseniz son durumu bir kez kendi gözlerimle görebilir miyim?

    + tabi, tabi. geçelim laboratuvara.

    ibrahim aynı kibarlıkla aynı kapıyı bu kez içerden gösterdi.

    -----------------------------------

    aruz tezgaha kollarını dayamış müdürün gelmesini beklerken içinden yapacağı konuşmayı tekrar ediyordu. en azından birkaç ay daha bu işe ihtiyacı vardı ve işte kalmak için geçerli nedenler sunmalıydı. müdür onu vitrin mankenlerine çıplak konser veren kaçık olarak biliyordu. ancak geldiğinde onun bütün bu düşüncelerini değiştirecekti. andre antoine’den, onun tiyatroda uyguladığı diderot buluşu dördüncü duvarı sahnede uygulayacağından, bunun için vitrin mankenleriyle deneme yaptığından bahsedecekti. düşüncelerinin arasında elleriyle yol açarak ilerlerken güzlerini kapamıştı. omzundaki sivri baskıyla irkildi. karşısında altmışlı yaşlarda, yüzü uzun zamandan beri ütülenmemiş gibi duran bir kadın vardı. avucundaki kol düğmelerini aruz’un ağzına sokmak üzereydi:

    - bu düğmeler tek eş.

    + hı?

    - düğmelerin biri başka biri başka.

    + yani?

    - ne demek yani? siz beni çıldırtacak mısınız? yok mu senin bir patronun?

    + var ama henüz gelmedi.

    - ya gerizekalı. ara şu patronunu çabuk gelsin!

    + ho ho ho az gelişmiş hanımefendi. biraz sakin olur musunuz? bu kadar büyütecek ne var? değiştiririz düğmeleri olur biter.

    - taa nerden geldim biliyor musun bunun için? hem sen, ne dedin az önce? az gelişmiş mi?

    + evet, çünkü bana gerizekalı dediniz.

    - konuştuğum şeyi anlamayan insanlar gerizekalıdır benim için.

    + doğru düzgün konuşamayanlar da az gelişmiştir benim için.

    - tamam. bitti. bittin sen. görürsün. göstericem sana az gelişmişi.

    + yeniden denemenize gerek yok. gördüm, eminim zaten.

    - ya terbiyesizzzz!!!

    mağaza kapısından içeri giren müdür yangına koşan itfaiye erleri gibi kadının çığlıklarının üstüne koştu:

    + sezen hanımcım, efendim bir problem mi var?

    süpürgeli cadıdan ödünç aldığı işaret parmağını aruz’a doğru uzatarak:

    - bunu…bunu kovun buradan. derhal kovun.

    müdür hala olayı anlamaya çalışıyordu:

    + efendim mesele nedir? belki bir yanlış anlaşılma…

    - bana aptal dedi. hakaret etti bana. bunu kovmazsanız hepinizin sonu olur.

    + aruz! ne demek oluyor bu?

    - hayatının geri kalanını tamamıyla öfkesini doyurmaya adamış, son uzlaşma tarihi çoktan geçmiş bir kadının manipülasyonuna alet oluyorsunuz demek oluyor.

    + kes! ukala herif. özür dile çabuk sezen hanım’dan.

    - bu kadından dileyeceğim tek şey daha az nefes almasıdır.

    + kovuldun o halde!

    - cüneyt arkın 1976 yapımı yarınsız adam isimli filminde der ki;
    ezik yaşadık öğretmenim, ama dik öleceğim!

    başarı, kontrolü elinde tutmakla doğru orantılıdır. aruz, bir kontrol kaybetme ustasıydı. müdürün ve müşterinin anlamsız bakışları eşliğinde arka odaya geçti. geri döndüğünde montunu giymiş, yan flütün çantasını omzuna asmıştı. müdür hala fenalık geçiren müşteriyle ilgileniyordu. direkt çıkış kapısına yöneldi. en şanslı gününde müzik yaptığı gruptan ayrılmış, işini ve arkadaşlarını kaybetmişti.

    -------------------------------------

    ihtişamlı konağın bahçesi birbirini tanımayan ağaçlarla donatılmıştı. ağaçları inceleyen aykut en irisinin yanına gitti. elini gövdesine koyup onu tanımaya çalışırken, elindeki bastona sadece iskeleti değil; hayalleri, ümitleri ve ruhu da yığılmış ihtiyar bir adam yorgun kaplumbağalar gibi yürüyerek ona doğru yaklaştı. yanına gelince aykut’a elini uzattı:

    - hoş geldiniz aykut bey, ben ferruh çınar.

    + memnun oldum ferruh bey.

    - buyurun şöyle çardağa geçelim.

    çardaktaki yerlerini aldıktan sonra aykut etrafı inceleyerek konuşmaya başladı:

    + eviniz… estetik açıdan göz alıcı. fakat hayat kalitenizi düşürüyor. öncelikle başka bir eve geçmeniz gerekecek sanırım.

    - hay hay mirim, hay hay. siz nasıl öngörürseniz. benim yaşımdaki insanların keyfi tavşan gibidir. çok çabuk kaçar. keyifli birkaç gün geçirmek için her şeyi yaparım.

    + güvenin bana geçireceksiniz. ve sonra, günün birinde cennete gittiğinizde dünyadaki son günlerinizi hayal edeceksiniz.

    ferruh, aykut’un güven veren gülüşüne ümit dolu bir gülüşle eşlik ederek elini omzuna koydu. bu adam artık onun yaşam meleğiydi.

    ----------------------------------

    mağazadan ayrıldıktan sonra ara sokaklardan taksime çıktı. kafasının içi hava dolu balon gibi bomboştu. yapması gerekenleri de yapmaması gerekenleri de eşit oranda bilmiyordu. taksim meydanı bir kaç musluktan aynı anda akan suyla dolan havuz gibi kalabalıklaştıkça boğulmaya başladığını hissetti. akışa bıraktı kendini ve istiklal caddesi boyunca sürüklenmeye başladı. caddede müzik yapan insanlara ilişti gözleri. büyük sahnelerden, aynı melodiyle dolmuş aynı sesi çıkaran insanlardan oluşan kalabalık kitleden vazgeçmişti. fakat orada oturup çalacak cesareti bile bulamıyordu kendinde. nispeten tenha bir ara sokak görünce oraya doğru kulaç atmaya başladı.

    tenha ara sokağın en tenha kısmında durdu. çantayı açıp yan flütü çıkardı. birazdan o yan flütle bankaya dalıp ‘’ eller yukarı, bu bir soygundur! ‘’ diye bağıracak ve herkes ellerini havaya kaldırınca flütü çalmaya başlayacak, büyülenen banka görevlileri fareli köyün fareleri gibi paraları çantaya dolduracak gibi kolaçan ediyordu etrafı. yasadışı bir eylem sonrası için kaçış yolu arıyordu. bulunca flütü dudaklarına dayadı ve üfledi. rus halk şarkısı polyushka polye’i çalmaya başlamıştı istemsizce. gözlerini kapatıp uçsuz bucaksız rusya vadilerinde ipini koparmış atlarla birlikte koşmaya başladı. arkadan gelen kurtları gördü. atları uzaklaştırmak için hızlandı. hızlandı ve uçurumun kenarında aniden durdu. müzik sustu. alkış başladı. kör kurşun gibi, serseri kurşun gibi anlamsız, orada olmaması gereken, büyük bir savaşta ya da büyük bir konser salonunda olması gereken alkış. gözlerini açtı. sesin geldiği yöne baktı. cüneyt arkın’ın 1964 yapımı ‘’ sıkı dur geliyorum ‘’ filminden bir replik kulağında yankılandı:

    - canımın içi böyle şeyler sadece romanlarda olur.

    alkışın sahibi sabah vapur güvertesindeki cennet kaçkını acemi melekti. alkışı sürdürerek ona doğru yürüdü. aruz:

    - beni mi takip ediyorsun?

    melek şivesiyle:
    + yok ben aslında müziği takip etmiştim. çok güzel çalıyorsunuz. tebrikler.

    - öylesine çalıyordum. bu bir rus halk şarkısıdır aslında…

    + evet biliyorum. ben de rusum. anna.

    aruz kendisine doğru uzanan ele uzanırken rusya’nın hayalindeki cennete hiç benzemediğini düşünüyordu.

    - aruz. memnun oldum.

    + çok tutkulu çalıyordunuz. bence müziğinizi geniş kitlelere duyurmalısınız.

    - şu bizim eski yorgun hikaye. duyurmalıyım evet…

    + güzel. ben burada bir organizasyon şirketinde çalışıyorum ve konserler organize ediyoruz. sizin için yapabileceğim bir şeyler muhakkak olmalı.

    - hadi canım!?

    bugün sahiden güzel bir gündü.

    -------------------- 4. bölüm sonu ------------------

    editör; carriebradshaw
  • arkadaşlar, sevgili meksikalılar!

    hikayemiz ağır aksak dördüncü bölümünü geride bırakmış ve bundan sonrasına dolu dizgin devam etmek üzere beşinci bölümün sınırlarına ulaşmıştır. tahmini kalan bölüm sayısı altıdır ve onuncu bölümden sonra bu da diğer tüm güzel hikayeler gibi cennete gidecektir.

    fani dünya şerefine bir molotof kokteyli kaldırmak isteyenler pazar günü gece yarısından sonrayı heyecanla beklesin bence.
  • sevgili yazarın bu hafta sözünde durmadığı hikaye(bkz: swh)
    pazar gecesi denildi ama pazartesi oldu hala bekliyoruz, ilgililere duyurulur :)