şükela:  tümü | bugün
  • dvd satıcısının siyah-beyaz lezbiyen filmi diye özetlediği, bergman ın en sevdiğim filmi.
  • --- spoiler ---
    kelimelerin ötesinde bir anlatımı var bu filmin. karanlık ve bir o kadar da sessiz olmasına rağmen aslında içinde geçenleri büyük başarıyla sunuyor izleyenlere. smultronstallet veya det sjunde inseglet'daki gibi varoluşcu diyaloglara yer vermekten öte kişinin benliğinin derinliklerine bir yolculuğa çıkıyorsunuz. her sahnesi görsellik açısından inanılmaz. özellikle de filmin çekildiği yıl hesaba katılırsa. cesurca; ama bir o kadar da ürkekçe yaklaşımlar, vurgular, benzetmeler, göndermeler hepsi aslında buram buram bergman kokuyor. ve kendisinden sonra gelen birçok yönetmene ki buna woody allen ve david lynch de dahil neden örnek olduğunu daha iyi anlayabiliyor izleyen.

    iki kadının kendi iç dünyalarına yolculuk değil bu film sadece. birbirlerini nasıl tamamladıklarını, birbirlerinden nasıl uzaklaştıklarını, en başta güçlü hemşire-zayıf hasta düşüncesinin bizi nasıl yanılttığını gözler önüne seriyor. persona'nın afişlerinden birinde iki kadının suratı da bir puzzle parçası olarak bize sunulur ki, film hakkındaki en büyük ipucunu da belki de bu afiş vermektedir. persona'nın bir anlamının da maske olduğu düşünülecek olursa iki kadının da maskelerinden, gittikleri yazlıkta arındıklarını görürüz. filmin bir sahnesinde hemşire alma "benim hep çok iyi bir dinleyici olduğumu söylerler, ne garip burada hep ben konuşuyorum." der ki rollerin değişimini bir nevi özetleyen cümle de budur. yazlıkta hemşire kendi yaralarını sarmaya çalışırken, ona bakıcılık yapan elisabeth'in kendisidir aslında.

    filmin iki sahnesi çok önemlidir. bunlardan birincisi elisabeth'in alma'nın odasına geldiği ve iki kadının suratının ışık kullanımı ve duruşlar ile birleştiği sahnedir. burada özdeşleşen sadece iki kadının suratları değil, benlikleri, düşündükleri, yaşadıklarıdır. önemli olan ikinci bir sahne ise alma'nın elisabeth gibi giyinerek elisabeth'in karşısına oturduğu ve aileler, çocuklar hakkında konuştuğu sahnedir. sahnenin sonunda bergman iki oyuncunun suratını birleştirir. ve sahnenin tekrarlanmasından sonra ayrılma, uzaklaşma başlar. artık alma kendi benliğini kazanmak için ortak olan noktalardan uzaklaşmaya çalışmakta, ki bunların en başında alma'nın kürtaj ettirdiği bebeği ve elisabeth'in istemediği çocuğu gelmektedir, ve hemşire üniformasını giyerek eski dünyasına dönmek için uğraşmaktadır. son sahnede de artık maskelerini tekrardan suratlarına geçiren iki kadının hayatlarına devam ettikleri görülür.

    her şeyin ötesinde iki oyuncunun oyunculukları çok takdir edilesidir. ve ingmar bergman'ın filminin her karesine yaydığı buram buram bergman kokan sahneleri, sessizlik ve karanlıkla ifade etmeye çalıştığı duygular ile persona sadece dönemi için geçerli olmanın ötesinde sinema tarihi boyunca yeri tutulamayacak bir baş yapıttır.
    --- spoiler ---
  • "bergman profesyonelligini konusturuyor", "yesilcam'in o zamanlar cektigi filmleri karsilastirirsak filmin kalitesi cok daha iyi belli olur." benzeri sozleri boylesi bir eser icin sarfetmek komik ve absurd kaciyor ne yazik ki. cunku bahsedilen sey, sinema tarihinde yapilmis en iyi filmlerden biri. gorsel ve iceriksel acidan bir doruk noktasi.

    filmde gorulen cekimler icin "tarkovskyvari" demek de oldukca yanlis. aksine film her karesiyle bir bergman filmi oldugunu hissettiriyor. cekildigi donemde henuz tarkovsky'nin daha yolun basindaki bir sinemaci oldugu ve sven nykvist'le sadece son filmi olan the sacrifice'ta (1986) calistigini da unutmamak gerek. bunun yerine, tarkovsky filmlerinde "bergmanvari" cekimler bulundugu soylenebilir belki.

    bergman'in liv ullman ve bibi andersson'un bulundugu bir fotograf karesinden etkilenerek senaryosunu hastanedeyken yazdigi persona'yi analiz etmek, hatta uzerinde konusmak oldukca zor. icerik olarak; david lynch'in tum filmleri icin kullandigi baslica kaynak oldugunu, gorsel olarak da; woody allen'a gore sinema tarihinde yapilmis en "guzel" film oldugu soylenebilir mesela. ancak oturup filmi analiz etmeye kalkmak cesaret ister, birikim ister, buzuk ister.
  • carl gustav jungun analitik kuramında kişiliğin komponentlerinde bulunan arketiplerden bir tanesidir. (diğerleri; anima, animus, gölge ve selftir.)

    ''yunanca maske anlamına gelir. jung'un analitik kuramında kişinin sosyal selfini tanımlamak için kullanılır. buna göre persona arketipi, insanın toplum içinde bir rol oynama ihtiyacı nedeniyle gelişrmiştir. diğer insanlar tarafından bilinen psişe bölümüdür.

    jung'a göre; bazı insanların personaları, psişelerinin tümüne eşittir. rolüne kendini fazlasıyla kaptırmış, personasının egemenliğine girmiştir. persona aşırı gelişmişse, jung buna şişme (inflation) der. böyle bir durumda psişenin diğer bölümleri ifade yolu bulamayacak ve persona ile bu bölümler arasında süregiden bir çatışma yaşanacaktır. böyle bir durumda kişi gergindir ve psikopatolojinin görülmesi olasıdır.

    persona'nın içinde anlam olarak bir aldatmaca vardır. yani kişi bazı şeyleri saklamaktadır. eğer kişi diğerleri tarafından bilinen yönüne, yani persona'sına, kendini fazla kaptırırsa, yalnızca o olmaya çalışırsa, bir anlamda kendini de aldatıyor olacaktır.
  • "anladığımı düşünmüyor musun?

    var olmayı boşyere hayal etmek. öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. uyanık olduğun her an. tetikte. başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. içinin görülmesi için... hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme.

    intihar etmek mi?
    oh, hayır! bu çok çirkin. sen yapmazsın.

    ama hareket etmeyi reddedebilirsin. konuşmayı reddedebilirsin. o zaman en azından yalan söylemezsin. böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun.

    sen öyle sanırsın. ama gerçek inatçıdır. saklandığın yer su geçirmez değildir. yaşam dışardan sızar içeri. ve tepki vermek zorunda kalırsın. hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. hatta orada bile fark etmez.

    seni anlıyorum, elisabet. kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. hevesin gecene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum.

    o an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi,bunu da bırakırsın..."

    (bkz: monolog)
  • sirf bir bergman`` filmi oldugu icin izlemek lazim dusuncesiyle izlenmemesi gereken film. o zaman bu filmden hicbirsey anlasilmamasi olagandir. ilk defa izleyecek olan beklentisiz oturmali ekranin karsisina. sonra ne cikarsa bahtina. cunku sadece iki kadin arasinda gecen bir film degil bu. sadece hastalik degil anlatilan. sadece kadin filmi degil. cekim kalitesini vs bir kenara birakip iki sahneden bahsetmek istiyorum. bu iki sahneyi gercekten anlayarak seyretmisseniz hemen arkasindan gelen sahneyi hatirlamiyorsunuzdur. cunku bir sonraki sahnede siz coktan kendi icinize donmus az once duydugunuz replikler kafanizda bir kursun deligi acmistir. bu sahnelerden biri filmin baslarinda doktorun elisabet'e hemsire alma ile kendi yazliginda bir kac gun kalmalarini teklif ettigi sahnedir. yukaridaki entrylerden birinde doktorun bu teklif sonrasinda soyledikleri kifayetsizmuhteris isimli yazar tarafindan yazilmis. onemli buldugum diger sahne icin de hemsire alma'dan kocaman bir spoiler gelsin soyle..

    --- spoiler ---

    ''anlat elisabeth. o zaman ben de anlatirim. bir gece bir partideydi. gec saate kadar surdu ve kalabalikti. sabaha dogru gruptakilerden biri: "elisabet, bir kadin ve aktrist olmanin butun ozellikleri sende var." dedi. ''ama anneligin yok.'' guldun cunku aptalca geldigini dusundun. ama bir sure sonra onun soyediklerini dusundugunu farkettin. gitgide endiselendin. kocanin seni hamile birakmasina izin verdin. anne olmak istedin. kesin oldugunu anladiginda korktun. baglanmaktan, sorumluluktan, tiyatroyu birakmaktan korktun. acidan, olumden, vucudunun bozulmasindan. ama rolu oynadin. mutlu genc bir anne rolu. herkes ''cok guzel degil mi? hic boyle guzel olmamisti.'' dedi. bu arada sen defalarca fetusu dusurmeye calistin. ama basaramadin. geri donus olmadigini anladiginda, bebekten nefret etmeye basladin. ve olu domasini istedin. bebegin olu olmasini istedin. olu bir bebek icin dua ettin. uzun ve zor bir dogumdu. gunlerce aci cektin. sonunda bebek ameliyatla dogdu. bebegine igrenerek baktin ve fisildadin: ''hemen olemez misin? olemez misin?'' ama o yasadi. gece gunduz agladi. ve ondan nefret ettin. korkmustun, vicdanin rahatsizdi. sonunda cocuga akrabalari ve bir dadi bakti. hasta yatagindan kalkip tiyatroya donebildin. ama aci bitmemisti. cocuk annesine karsi cok buyuk bir sevgi besliyordu. kendini korudun. umutsuzca korudun. bu sevgiye cevap veremeyecegini hissediyordun.... aranizdaki karsilasmalar acimasiz ve anlamsiz oluyordu. yapamiyorsun. soguk ve uzaksin. sana bakiyor. seni seviyor ve cok nazik. ona seni rahat birakmadigi icin vurmak istiyorsun. kalin agzi ve cirkin vucuduyla igrenc oldugunu dusunuyorsun. o ac ve koca gozleri. o igrenc ve sen korkuyorsun.''

    --- spoiler ---

    bu replikte gecenler sizin hayatiniza birebir uymayabilir goruntude. ama hic hayal kirikliginiz olmadi mi, hic sorumluluklarinizin altinda ezilmediniz mi, sirf vicdaninizi rahatlatmak icin istemediginiz birseyler yapmak zorunda kalmadiniz mi? iste ben de bundan bahsediyorum. bu koca tirattan cikartin o sizi ilgilendirmeyen hic dogmamis, dogurmayi dusunmediginiz, ya da doguramayacaginiz cocugu..yerine en buyuk korkunuzu koyun. en buyuk basarisizliginizi, pismanliginizi, yalandan yasadiginiz her ne varsa bu tirata ekleyip bi daha bastan okuyun. inanin o zaman anliyor insan o adamin neden bergman oldugunu ve filmin adinin neden persona oldugunu.
  • belki defalarca izlediğim filmdir, bergmana başlama sebebim. filme dikkatimi çeken seyretmeme sebep olan keş arkadaşım serkeş e de ayrıca teşekkürler. işte filmle ilgili karaladıklarım:

    "öncelikle belirtmeliyim ki yazıyı nereye ekleyeceğimi şaşırdım. zira aşağıda okuyacağınız satırlar "persona" için bir incelemeden çok gördüğüm hissettiğim noktalara birer bayrak dikerek bahse konu olan yapıtın etrafını çevreleyebilmektir. kaldı ki bu kelimeler dahi biraz cüretkar kalmakta. o yüzden yazıyı bu bağlamda ele alır ve bu şekilde yargılarsanız sevinirim. çünkü birçok filme ve yönetmene referans olmuş, esinlemeler ve saygı duruşlarıyla an be an karşımıza gelen sinema tarihinde mihenk taşı hükmünde bir filmdir "persona" . bu yazı daha ileri tarihte yazılmayı düşünülen bir yazıydı esasında. beni bu aceleye sürükleyen sebep nedir bilmiyorum. bir ihtimal siz dostlar ile bir an evvel hissettiklerimi paylaşmak. bir başka ihtimal ustaya saygının bir ifadesi olarak konuşmak konuşmak konuşmak... bir ihtimal daha var gerçi... bergman ile tanışmam en, pasion ile oldu. daha doğrusu en, pasion daki bir kare ile. arkasından "yaban çilekleri" -ki bu başka bir yazının konusu olmakla birlikte birilerinin (o kendini biliyor) topladığı yaban çileklerini soforamıza koymasını bekliyoruz- ve son olarak "persona" . anhası minhası 2-3 gün önce bu başyapıt, ceviziçi, içbadem, gönül soframızda baş köşeye kurulmuştur.

    ---spoiler---
    filmin ismiyle başlayalım. "persona" tiyatroda oyuncuların kullandıkları maskeye verilen isim. bu noktadan baktığımızda bergman daha filmin ismiyle ve afişiyle beraber size nasıl bir yolculuğa çıkacağınızın ipuçlarını veriyor. bir söyleşisinde: "bir gerçeklik krizi beni düşüncemi açıklamaya yöneltti. gerçek nedir ve kişi ne zaman gerçeği söylemelidir? cevabı o kadar güç geldi ki, sonunda gerçekliğin tek biçiminin sessizlik olduğunu düşündüm. sonunda bir adım daha ileri giderek,bunun da bir rol bir cins maske olduğunu keşfettim. ihtiyaç duyulan şey bir adım ötesini bulmaktır" der. herşey, her konuşmamız, her hareketimiz yüzümüze taktığımız bir maske. elisabet vogler, bir tiyatro sanatçısıdır. bir gün elektra'yı oynarken aniden susar ve gülmeye başlar. ertesi gün büyük bir sessizliğe kendini hapseder ve bir daha konuşmaz. [aç parantez] elektra mitolojide intikam karakteridir. babası "elis" şehri için kendi kızını kurban etmek zorunda kalmıştır. buna kızan annesi babasını düşmanıyla aldatır ve sevgilisiyle beraber öldürürler. elekra da erkek kardeşine annesini öldürtür. [kapa parantez] elektra, intikam, kurban ve aynı zamanda dişiliğe bir atıftır. keza filmin başındaki karelerde kurban edilme sahnesinin bir açılımıdır. bergman girizgâhı bir çekirdek nüvesi, bir fihriste yoğunluğunda hazırlamış. başlangıç ve cast sahneleri teker teker ileride dallanıp budaklanıp bir ağaç haline geliyor. esasında bergman simgesellikten uzak oludğunu, uzak durduğunu söylese de izlenim ve düşlerle donattığı filmlerde simge ve betimlemelerin ve dahi teşbihlerin fazlasıyla olduğunu görebiliriz. yaban çilekleri'nde borg'un uyanıkken kendine söyleyemediği sözleri ruyalarında söylemesi, ölümden sonraki zamansızlığa işaret eden saatler, fedakarlığın bir simgesi olarak ekrana düşen çarmıha gerilme, ölümün ve hayatın aynı kaynaktan beslendiğine işaret edercesine morgda uyanan bir çoçuk ve daha ötesi ana rahminden annesinin kimlik kamaşasını hisseden ve ona dokunmak isteyen eller... ve tabii ki ayrıntıdan genele geçiş yaparcasına gözümüzün önüne gelen kareler:

    film karbon lambasının elektrotlarının yavaşça iletkenleşmesiyle başlar. sonradan gözümüzün önüne serilen kareler için bergman bir söyleşisinden şunları söylemektedir: "filmin başındaki montaj, kişisel durumumla ilgili bir şiire denk gelir." ihtiras ve fedakarlıklarımız, arzularımıza kurban ettiklerimiz, korkularımız, kirlenmiş saflığımız, oyunlarımız, çoçuksuluğumuz geçer şiirde. nedense film başlarken alakasız şekilde bir çağrışım oyununun içine düştüm. işık çaktığında aklıma can yucel'in aşağıdaki mısraları geldi... zaten ne diyor bergman: "kalkış noktamın, zihinle ya da simgecilikle çalışmak gibi bir şeyi yok; düş ve izlenimlerle, umut ve arzuyla, ihtirasla işim var." bir bulmaca çözmüyoruz, ustanın düşlerine dokunmaya çalışan kör kibrit satıcıları gibiyiz/im.

    kibrit çakıyorsun karanlıkta
    badem çiçeklerini görmek için
    ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
    sarnıç gemisi gözlerin
    bir iş açacaksın sen başımıza
    yangın mı olur artık, bahar mı?

    alakasız çağrışımları bir kenara bırakıp, alakalı çağrışımlarla yolumuza devam edelim. "alma" ispanyolca ruh anlamına gelen dişi (feminen) bir kelime, aynen "persona"'ın dişi olması gibi. yüz ruhumuzun bir aynasımıdır? yoksa dev aynalarda gördüğümüz bir suretten mi ibarettir? gerçekliği "sessizlik" te arayan bergman sanırım bu sessizliği bozmaya çalışan hemşire alma'nın ismini lalettayin bir şekilde seçmemiştir. belki de seçmiştir de tesadüflerin, kaosun bilinci bize bu detayı armağan etmiştir. bilemiyorum... bu bağlamda "alma" karakterinin eğer masaya yatırırsak "elisabet" in gerçeği ararken ki sergilediği duruşu, seçimi irdeleyen sorgulayan ve içten içe kemiren bilinçaltı gibi "elisabet" i zorlamaktadır. burada hastanedeki doktorun söyledikleri manidardır aslında:

    "var olmayı boşyere hayal etmek. öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. uyanık olduğun her an tetikte. başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. içinin görülmesi için hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme."

    "başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum."
    bana şaşı diyen bari badem gözlü olsa... hayatımız boyunca insanların yüzlerindeki maskelerden şikayetçi olduk/m. yalancılıklarından, yapmacık gülümsemeleri her yüzümüze vurduğunda biz de aynı yapmacık tebessümleri fırlattık/m. bazen alıp başımızı "zerdüşt" gibi dağlara çıkmak istedik/m. tüm dünyayla olan iletişimi kesmek, insanlardan, uzaklaşmak, eli eteği çekip halkın içinden kendimizle başbaşa kalmayı istedik/m. yahut bazen o kadar kırılgan olduk/m ki kimseyle konuşmamayı, sevmemeyi, nefret etmemeyi tercih ettik/m. iğrendik/m, tiksindik/m aynadakı yüzüm(e)üze bakmadan, bize/bana yalan söyleyen tüm insanlardan. oysa herkes kendi yapmacıklığından, maskelerinden kurtarsa diğer insanları, herkes önce kendi evini temizlese, başkasına karşı değil kendine bir tepki olarak kapatsak kendimizi suskun bir hapishaneye bu dünya ne kadar da yaşanabilir olurdu. işte elisabet'in duruşunda da böyle bir ruhsal seçim var. kendini kurtarmak için değil, başkalarını kendisinden kurtarmak için susmayı tercih ediyor.

    "ama hareket etmeyi reddedebilirsin. konuşmayı reddedebilirsin. o zaman en azından yalan söylemezsin. böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. sen öyle sanırsın. ama gerçek inatçıdır. saklandığın yer su geçirmez değildir. yaşam dışardan sızar içeri. ve tepki vermek zorunda kalırsın. hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. hatta orada bile fark etmez. seni anlıyorum, elisabet. kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. hevesin gecene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. o an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da bırakırsın."

    evet gerçeğin, salt gerçeğin arayışında susmak dahi bir maskeden bir rolden ileri değildir. gidilecek son nokta "eureka" değildir. belki bir basamak yukarısıdır fakat zirve değildir. burada hemen bir geçiş yapmak istiyorum. iki usta arasında bu kadar paralellik gerçekten kayde değerdir çünkü. tarkovsky "stalker" 'da ölüm ve canlılığın açılımını bize verirken şu cümleleri sarfeder:

    insan doğduğunda güçsüz ve uysaldır, öldüğünde ise, katı ve duyarsızdır. bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler. uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.

    bu cümleler başka bir yazıya saklanmış olsalar bile bir ustayı başka bir ustanın yorumuyla açmalı ve hiç olmazsa zihnimize küçük rüşvetler vermeliyiz. bu nasıl bir rüşvettir ki bir inci tanesi gibi algı hazinemizin en nadide parçalarından biri olmuştur. elisabet'in sertliği ve suskunluğu alma'nın çoçuksuluğu ve canlılığı ile kırılma noktasına gelişi işte bir kaç paragraf yukardaki cümlelerin sahibi olan doktorun (belki de bergman'ın) onları kendi yazlığına, daha doğrusu elisabet'in ve alma'nın yalnızlığına/inzivasına göndermesiyle olur. uzun süre bu soyutlamada başarılı olan elisabet içeriye sızan, ağzı açık bırakılmış -ki bence burada mektubun ağnızın açık olması alter ego dediğimiz ve dış dünyadan soyutladığımız bilinç altımızın bilinç ile olan bir kesişmesidir- bir mektup ile kırılmaya uğrar. ve asıl bilinçlilik, farkındalık elisabet'in canının bir cam kırığı ile yanmasıyla, -yani bir noktada ölüm korkusu ile- doruk noktasına ulaşacaktır. ve film burada kopar.... maskeler düşer. akıl ve ruh, bilinç ve bilinçaltı keskinleşir ve kesişir. elisabeth, alma'nın dudaklarıyla konuşmaya; alma, elisabeth'in kulaklarıyla duymaya başlar. "bu önemli bunu konuşmalıyız..." evet gerçekten de önemlidir. herşeyden önce maskelerin düşmesi için kendimizi çarmıha gerecek kadar ve tutkularımızı kurban edecek kadar cesur olmalıyız. önce kendimize itiraf etmeli, kendimizi yargılamalıyız. o sahne... beni alıp bitiren, öldüren ordan oraya savuran o müthiş monolog. bunu konuşmalıyız diyorum ve burada bir parantez açıp kapatmıyorum. fakat şu kadarını söylemeliyim yine ustanın kendi sözleriyle:
    dinlenilen ve anlatılan şey aynı değildir.

    ---spoiler---
    açık parantezleri kapatmanız ümidiyle... ve umarım cesaretimi bağışlarsınız.
    muhabbetlerimi sunarım efendim."
  • 1966 yapımı i. bergman'ın müthiş filmi. 1 kere izlemek yetmeyebilir. tekrar tekrar izlerken yeni ayrıntılar ilginizi çekebilir.

    --- spoiler ---

    herkes farklı yorumlayabilir bu filmi, ancak benim yorumuma göre 2 farklı kişi değil, 2 farklı karakter var bu filmde. yani aslında alma ve elisabet aynı kişi fakat aynı bedendeki iki farklı karakter. elisabet, bu kişinin persona'sını, ` alma ise sakladığı ya da bastırdığı iç benliğini temsil ediyor.

    aslında inzivada ve sürekli kendini sorguluyor bu kişi. bu sorgulamalar alma'nın içini döktüğü samimi konuşmalarıdır. onu iyi edecek olan, ona yardımcı olacak olan sadece samimi iç benliğidir ve bu da hemşirelik mesleği üzerinden verilmiştir. elisabet'se sürekli persona yani maske taşımak zorunda olan aktris'lik mesleği üzerinden verilmiştir. ve elisabet'in bütün bir film boyunca suskunluğu ise aslında onun personasıdır. kendini böylece maskeler.

    aslında aynı kişi olduklarını alma'nın, elisabet'in bebeğiyle ilgili hissettiklerini yüzüne çarptığı sahnede kesin olarak anlayabiliriz. o sahneye kadar alma hep "kendi" başından geçenleri bir arkadaşına anlatır gibi anlatıyorken; o sahnede aslında aynı kişi olduklarını ve bunun bir yüzleşme olduğunu anlıyoruz. alma'nın o sahnede elisabet gibi giyinmiş olması da ayrı bir dikkat çekici nokta. bunun yanısıra bu sahnenin öncesinde elisabet'in kocası mr. vogler'in alma'yı elisabet'miş gibi kucaklaması yine bu iki karakterin aynı kişi olduğuna bir vurgudur. daha sonraki sahnede elisabet alma'nın kanını emer ve alma da ona -yok etmek istermişcesine- vurur; bu durum alma'nın maskesini atmak ve "kendi" olmak istemesi olarak açıklanabilir. ve sonunda elisabet film setindeyken, alma onu terk edip gider. kişilik bölünmesinin çok iyi anlatıldığı kanaatindeyim.

    tüm bunlara ek olarak filmin isminin persona oluşu ve iki kadının yüzlerinin yönetmen tarafından belirli sahnelerde birleştirilmesi de bu fikrimi destekler niteliktedir.

    --- spoiler ---

    sonuç olarak izlenmeli, üzerinde düşünülmeli ve tatışılmalıdır bu film.
  • --- spoiler ---
    parçalanmış kişilik bozukluğuyla ilgili enfes erotik bir film. aktris toplumsal hayattaki yalanlardan kaçmak, oğluna karşı duyduğu vicdan zabından kurtulmak için yepyeni, 2 kişilik bir dünya kurar kendine; ancak yerdeki cam kırıkları durumu ele verir, o an ikisinin de canı yanar ve sadece biri gerçektir.
    (bkz: fight club)
    --- spoiler ---
  • ne, nasıl, anlamıyorum diye paniğe kapılmadan görselliğe odaklanarak izlenmesi gereken bir film. hemşire rolündeki bibi anderson da filmden bir şey anlamadığını dvd ekstralarında söylüyor zaten.

    ayrıca hiç çıplaklık içermeden, sinema tarihinin en erotik sahnelerinden birine imza atmıştır bergman bu filmde.