şükela:  tümü | bugün
  • batının tasvip ettiği soykırımlar ve tasvip etmediği soykırımlar var. sözgelimi yahudi soykırımını tasvip etmiyorlar, bu nedenle lars von trier cannes film festivalinde hitler'in haklı olduğu minvalinde bir şeyler söyleyince apar topar festivalden uzaklaştırılmıştı. orhan pamuk "türkler ermeni soykırımı yaptı" diye açıklama yaptıktan sonraki sene nobel edebiyat ödülü'nü aldı. boşnak asıllı emir kusturica "boşnaklara soykırım filan yapılmadı" deyince hiç kimse oralı olmadı. şimdi de miloseviç hayranı bir adama nobel edebiyat ödülü verilebiliyor. bu kişiler sırf siyasi görüşleri için ödül almışlardır demiyorum elbette, belirli bir edebi kaliteye ve edebiyat camiasında belli bir kamuoyuna ulaşmayan birisinin böyle bir ödül alması sözkonusu olamaz. ama adım gibi eminim ki bu adam izzetbegoviç hayranı olsaydı bu ödülü alamayacaktı. ya da filistin'in bağımsızlığını destekleyen bir yazar ağzıyla kuş tutsa bu zümreden takdir göremeyecekti. işte bu duruma kısaca "ayrımcılık" diyoruz.

    şimdi arkamıza yaslanıp şöyle bir düşünelim, sözlükte ben de dahil olmak üzere oldukça kalabalık bir grubun şikayet ettiği türkiye'de özgürlükler kısıtlanması meselesi ile bu mesele arasında nasıl bir fark var? roland barthes'ın "faşizm susmak değil, söyleme mecburiyetidir" sözünden hareketle bu düzen faşizmin dik alası değil midir?

    evet, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasının yanında belki bu durum çok hafif kalabilir, ama nasıl ki "yarım hamile" diye bir şey yoksa "yarım faşizm" diye bir şey de yoktur. faşizmin azı çoğu olur mu?

    peki batı kendisinde bu ayrımcılık cüretini nereden buluyor? elbette ki hem kültür sanat, hem de ekonomik anlamdaki üstünlüğünden. doğu milletleri birbirlerini yerken adamlar her alanda atılım yapmanın peşindeler. adamlar yeni teknolojiler, yeni üretim modelleri, yeni akımlar ve değerler üretirlerken doğu ise yeni terör örgütlerinden başka bir şey üretmiyor.

    izzetbegoviç'in "doğu-batı arasında islam" kitabını okumanızı şiddetle öneririm. adamın kendi dünya görüşünü ne kadar zengin referans kaynaklarına dayandırdığını, öte yandan batının hakim ideolojisini ne denli sağlam temeller üzerinden eleştirdiğini görünce çok şaşırmıştım. ömrü politik mücadelelerle, hapisle, savaşla, devlet işleriyle geçen bir adamın bir yandan kendini edebi ve felsefi anlamda bu kadar geliştirebilmiş olmasına hayranlık duymuştum. doğu toplumları sadece bir tane değil, binlerce aliya çıkarıp kendi değerlerini yüceltebilirse işte o zaman bu gizli ırkçılıklara, bu insanlık dışı tavırlara karşı koyma, bu züppelikleri etkisiz kılma şansımız olacak.
  • düşünün bakalım, herhangi milletten bir yazar çıkıp, ışid'e ve liderine fazlaca sempati beslediğinden falan bahsediyor, ışid'i, " haklarını arayan kahramanlar " olarak tanımlıyor ama aynı zamanda bu yazar, dünya çapında tanınan harika eserler yazıyor ve nobel edebiyat ödülü bu adama veriliyor!

    olmaz değil mi öyle bir şey? olmamalı.

    işte bu adamın da yaptığı soykırımcılara sempati duymak, destek çıkmaktır.

    nobel ödülleri, sadece kişinin eserleri/ çalışmaları bağlamında değil; fikirleri ve bu fikirlerinin etkileri de değerlendirilerek verilir. lâkin söz konusu müslüman yahut türk karşıtlığı olunca, başta içimizdeki ezik tipler olmak üzere herkes ama'lı ifadeler kuruyor.

    ama mama yok kardeşim.

    düşünün bakalım. milosevic yerine atıyorum kenan adında bir general, istanbul'a tüm askerlerini yığıyor ve eşinizi, kızlarınızı sokaklara çıkarıp çırılçıplak soydurarak askerlerine, onlara tecavüz etmeleri emrini veriyor. bakın bakalım evde bebeğiniz, kardeşiniz varsa onlara. onları alıp sırf zevk için kafalarını kazıklara geçirip yakıyorlar!

    ve yıllar sonra bir yazar çıkıp " oh oldu size. asıl mağdurlar o askerler ve kenan komutanları idi " diyor.

    üstelik bir de nobel alıyor bu adam!

    bu adamı sırf müslüman düşmanı olduğu için savunanlara acıyorum.

    ulan hadi sen ateistsin de o bayramlarda elini öptüğün annen, baban; canından çok sevdiğin kardeşlerin müslümandır en azından. kime ne zararları var senin ailendeki bu kişilerin?

    işte bu yazar diyor ki; " müslümanlar ölmeli! "

    ve sen hâlâ diyorsun ki;

    " adam iyi yazıyor! "

    hayır kardeşim, sen kötü yaşıyorsun!
  • tanriya olan ihtiyacanin turuncu bir baligin, mavi bir bisiklete olan ihtiyaci kadar oldugunu soyleyen yazar..
  • mutsuz bir ailenin evladıdır handke. gerçek babasını tanımamış, başka bir adamı babası sanmıştır uzun süre (murathan mungan'ın senelerce anne bildiği insanın gerçek annesi olmaması gibi, yazar olmakta anlamlı etkisi olan bir faktör müdür bu?), annesi ise intihar etmiştir sonradan.
    peter handke'nin okuduklarım içinde en beğendiğim, almancasını okumaya doyamayıp bir de metis yayınları'ndan "çocuğun hikayesi" adıyla çıkmış türkçesini de edinmemi, okumamı sağlamış eseri ise kindergeschichte'dir. kindergeschichte apaçık otobiyografik izler taşımaktadır, handke oyuncu olan eşinden boşanmış, kızı amina'yı tek başına büyütmüştür. işte kindergeschichte de aynen, kendi başına çocuk büyütmek zorunda kalan bir yazarın, yazar ve kızı arasındaki büyülü ilişkinin çok güzel bir dille ve çok hoş bir incelikle yazılmış hikayesidir.
    wings of desire diye de bilinen der himmel uber berlin'in (ve ondan uyarlanan city of angels'ın) senaryosunu wim wenders'le beraber yazmış (tesekkurler ibrahim tatliseks), kendi romanı, benim pek beğenmediğim solak kadın'ı hem senaryolaştırmış hem yönetmiş, bir başka filmde aktörlük bile yapmıştır. avusturyalıdan çok kızılderiliye benzetirim ben tipini.
  • tuna, sava, morava ve drina'ya bir kış yolculuğu -ya da sırbistan'a adalet- bir kış yolculuğu'na yaz eki kitabında yer yer hem nalına hem mıhına vuruyor görünmekle birlikte esasen sırpları savaşın mazlum tarafı olarak romantize etmesiyle hatırlıyorum. aleksandar hemon'un kendisini "the bob dylan of genocide deniers" olarak tanımlaması yanlış değil. bu soykırım inkarcısı sıfatını boşuna taşımıyor. markale katliamlarını boşnakların yaptığını ve suçu sırplara yıktığını, srebrenica'da da soykırım olmadığını iddia eden biri için daha nazik bir tabir yok. sadece kalecinin penaltı anındaki endişesi ile edebi kalibresi hakkında ileri geri konuşamam ama karakter olarak bu kadar alçak birine nobel edebiyat ödülünün verilmesi için bombok bir durum diyebilirim.

    en isabetli yorumu slavoj zizek yapmış: "in 2014, handke called for the nobel to be abolished, saying it was a ‘false canonisation’ of literature. the fact that he got it now proves that he was right."
  • ...

    "kendimi kildim. kendimi kendim olan kildim. degistim. baska biri oldum. oykumden sorumlu oldum. baskalarinin oykulerinin sorumluluguna ortak oldum. diger oykuler arasinda bir oyku oldum. dunyayi kendi dunyam yaptım. akilli oldum.
    artik yalnız dogayi izlemek zorunda degildim. kurallari uygulamak zorundaydim. zorunluydum. insanlarin eskiden beri var olan kurallarini uygulamak zorundaydim. bir seyler yapmak zorundaydim. bir seyleri bir koseye atmak zorundaydim. oluruna birakmak zorundaydim.
    kurallari ogrendim. kurallarin egretilemesi olarak kurallar tuzagini ogrendim.
    davranis kurallarini ve dusunme kurallarini ogrendim. icselligin ve dissalligin, nesnelerin ve insanlarin kurallarini ogrendim.
    genel ve ozel kurallari ogrendim.
    bu dunyanin ve oteki dunyanin kurallarini ogrendim.
    kurallari ve kurallarin istisnalarini ogrendim.
    temel kurallari ve onlardan turetilen kurallari ogrendim. zorunlu olmayi ogrendim. toplumsal olabildim.

    ben oldum: zorunluluklar basladi.
    kendi ellerimle yiyebilecek duruma geldim: ustumu basimi kirletmekten kacinmak zorunda kaldim.
    baskalarinin yasam bicimlerini benimseyebilecek durumu geldim: kendi ters yasama bicimimden kacinmak zorunda kaldim.
    sicagi ve sogugu ayirtedebilecek duruma geldim: atesle oynamaktan kacinmak zorunda kaldim.
    iyiyi kotuden ayirabilecek duruma geldim: kotulukten kacimak zorunda kaldim.
    oyunu kurallarina gore oynayabilecek duruma geldim: oyunun kurallarina aykiri olmaktan kacinmak zorunda kaldim.
    yaptiklarimdan dogru olmayanlari gorebilecek ve bu goruse gore davranabilecek duruma geldim: kotu davranmaktan kacinmak zorunda kaldım.
    cinsel gucumu kullanabilecek duruma geldim: cinsel gucumu yanlis kullanmaktan kacinmak zorunda kaldim.

    oldum. sorumlu oldum. suclu oldum. mazur goruldum. oykumun bedelini odemek zorunda kaldim. gecmisimin bedelini odemek zorunda kaldim. zamanimin bedelini odemek zorunda kaldim. ama zamanla dunyali oldum.
    zamanin hangi talebine karsi geldim ki?
    evrenin hangi sonsuz yasasina karsi geldim ki?
    gorgunun hangi temel kuralina karsi geldim ki?
    hayati onem tasiyan seylerin hangisine karsi geldim ki?
    saatlerin hangi buyruguna karsi geldim ki?
    yasamin hangi kuralina karsi geldim ki?
    eskilerden kalan hangi tecrubeye karsi geldim ki?
    guclulerin hangi yasasina karsi geldim ki?
    saygili olmanin hangi kuralina karsi geldim ki?
    degisiklik olsun diye bir sey yaparken gerekenlerin hangisine karsi geldim ki?
    bu dunyayla oteki dunyanin hangi yasasina karsi geldim ki?
    gecmisin hangi yasasina karsi geldim ki?
    kurallara, planlara, dusuncelere, ilkelere, etiketlere, yonetmeliklere, tum dunyada genel gecer olan dusunce ve kaliplara karsi mi geldim ki?"
  • çocukluk şarkısı

    çocuk, çocukken
    kollarını sallayarak yürürdü
    derenin ırmak olmasını isterdi...
    ırmağın da sel...
    ve şu birikintinin de deniz olmasını
    çocuk çocukken...
    çocuk olduğunu bilmezdi
    her şey yaşam doluydu
    ve tüm yaşam birdi
    çocuk çocukken...
    hiçbir şey hakkında fikri yoktu
    alışkanlıkları yoktu
    bağdaş kurup otururdu
    sonra koşmaya başlardı
    saçının bir tutamı hiç yatmazdı
    ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

    (bkz: der himmel über berlin)
  • 2019 nobel edebiyat ödülü peter handke’nin oldu.

    şimdi… handke geleneksel/edebiyat tarihsel bir perspektiften ele alındığında postmodern bir edebiyatçı sayılıyor, ancak kendisini (her ne kadar ulus edebiyatı fikrine karşı olsam ve kavramı farklı ele almak istesem de) avusturya’nın viyana modernizmi sonrası belli bir çerçeveye oturan edebiyat geleneğinden çok da farklı görmüyorum. neden? çünkü bence handke 20. yy avusturya edebiyatının pek çok yazarı gibi, karanlık atmosferi seven, metinleri okuru geren, yer yer sıkan ya da ürküten bir yazar. birebir aynı yaştaki yazarlardan ziyade ortak yazınsal geleneği kastederek handke’nin çağdaşı avusturyalılardan örnek vermek gerekirse ingeborg bachmann, elfriede jelinek (nobel ödüllü) ve hepsinden apayrı tuttuğum thomas bernhard’ı sayalım. hepsinin yapıtlarında birbirlerine çok benzeyen karanlık, boğucu bir hava vardır. hemen hepsi orta avrupa’yla ucundan kıyısından hesaplaşır ki bu, avusturya edebiyatında çok belirleyici bir özellik. balkan/sırbıstan konusu sözlükte daha önce ele alınmış zaten, ben handke'nin edebiyatçılığında kalıyorum. bu arada handke edebiyat eleştirmenleriyle de pek yıldızı barışmayan ters biri.

    sanırım handke birden fazla türde metin üretmiş olduğu için araştırmacılar biraz yüzeysel bir şekilde erken dönemindeki ve sonrasındaki farklı yazınsal eğilimleri vurguluyorlar. temelde şöyle bir şey söylenebilir; handke erken döneminde içerikten çok biçime önem veriyor. yine de yazarın ilgilerinin ve yazınsal önceliklerinin değişmesini ille de bir tarz, tavır, ekol değişimi gibi görmek bana gereksiz geliyor. özellikle handke gibi çağdaş avusturyalı yazarlar sınırları belli biçimsel alanlarda kapalı kalmıyor çünkü, temel yazınsal dertleri de değişmiyor, yalnızca ifade biçimleri değişiyor. mesela handke'nin metin türleri değişiyor, fakat toplumcu bir yönü, edebiyatını toplumsal bir alan gibi gördüğü filan olmuyor hiç, her zaman "bu benim gerçeğimdir, benim kullandığım dille ifade ettiklerimdir" gibi bir tavrı var (cümleler birebir alıntı değil, aklımda kalanı yazıyorum).

    türkçeye çoğunlukla 90'larda çevrilmiş olan bazı yapıtları:

    solak kadın
    kalecinin penaltı anındaki endişesi
    kaspar
    mutsuzluğa doyum
    bir yazarın öğleden sonrası
    hiçkimse koyu'nda bir yıl
    konstans gölünden atla geçiş
  • iyi bir yazar olabilir fakat kötü bir insan... kötü bir insana saygı duymuyorum. verilen ödüle de kıymet vermiyorum. ne bok verirlerse versinler...
  • peter handke, "kalecinin penaltı anındaki endişesi"nden:

    penaltı verildi. bütün seyirciler kalenin arkasına koştu. "kaleci, ötekinin hangi köşeye atacağını düşünüyor" dedi bloch. "vuruşu yapanı tanıyorsa genelde hangi köşeyi seçtiğini bilir. ama şu da mümkün: penaltıyı atan, kalecinin bunu düşüneceğini hesaba katar. o zaman kaleci de topun bugün tutup öbür köşeye geleceğini düşünür. ama ya penaltıcı topu her zamanki köşeye atacak olursa? bu hep böyle sürer gider."

    bloch bir şey söylemek istiyordu ama diyeceği aklına gelmedi. hatırlamaya çalıştı: ne olduğunu hatırlamıyordu ama tiksintiyle bir ilgisi vardı. sonra kadının bir el hareketi aklına başka bir şey getirdi. gene ne olduğunu hatırlayamadı ama utançla bir ilgisi vardı...duyguları geçmiş şeyler gibi hatırlamıyor, yeniden yaşıyordu: utancı, tiksintiyi hatırlamıyor, şimdi utanıp tiksiniyordu.

    bir süre sonra bloch bilincine bir cümlenin yerleştiğini fark etti: "çok uzun zaman aylak kaldı da ondan işte!"cümle kendisinde bir kapanış cümlesi izlenimi uyandırdığından, aklına nerden takıldığını düşündü. daha önce ne vardı? evet! ondan önce şöyle düşünmüştü: "şutu beklemiyordu, topu kaçırdı." bu cümleden önce de kendisini huzursuz eden fotoğrafçıları düşünmüştü. daha önce de ... ya daha önce? ... ya ondan önce?

    dc2l