şükela:  tümü | bugün
  • kapak tasarimi naifligi acisindan insanin agzini bir karis acik birakan 1998 tarihli arab strap albumu. elephant shoe icin "ne kadar da kapkara bir album" diye dusunurken bir de bunun "arap"ligi var ki dusman basina *.
  • (bkz: filofobi)
  • lo fi janrı için referans kabul edilebilecek arab strap başyapıtı.
  • misal ben bir gün; "yola vurmuşum kendimi, hüzün çekmişim damarlarıma, soğuğa saklanmış, gecenin zifiriyle çevirmişim dört yanımı, kar yağarken bir yandan, benim de yüzümü sel basmış, bir de katmer olmuş hüznüme “ulan ben neden aynı derede iki kere yıkanamıyorum” rahatsızlığı, beynimde tüm dolbi yetenekleri kullanılarak asla devlet sanatçısı olamayacak bir gruptan “jonny guitar” melodisi çalınırken, her notada, daha da bir bükülüyor boynum, sanki adam gitarın tellerine değil üzerime basıyor; etrafta, özenle hazırlanmış kartpostalları kıskandıracak bir manzara, romanesk ışıklarla aydınlanırken, ben, renkleri oldukları gibi göremediğime mi yanayım, yoksa beynimin yine zar zor kullandığım %’10’luk bölümünün diplerinde, bir keşmekeş ivedilikle “görevlilerce” yapılan yazışmaların, beynimde dönen bürokrasinin gereksizliğine mi, bulamıyorum...

    her adımımda, hiç yazmadıklarımı yazıyorum, “şiir söylemek” diye bir deyim varsa, bu benim en büyük eğlencem oluyor... karanlığa, o’nu düşünerek şiirler yazıyor ve sonra yazdığım karanlığı yarıp geçiyorum...

    tam bu arada o geliyor’u öğreniyorum... gelmesini öyle çok istemiştim ki; ama şimdi mi olmalıydı; binlerce determinist karşıtlıklar içinde çatışıyorum kendimle daha o gelirken... geldi; bir şey söyleyeeğim sanıp sesime, yüzüme bakıyor, zaten her şey benim sesime bakıyor. aklımda neler yazılıyor; bir ben okuyorum, dilime gelmiyor. biliyor o da, ben ciddi konuşamam, biliyor, o yüzden sesimdeki ufak bir tonlamadan, gözlerimden cevap bekliyor... “bugün git yarın gel” demek geliyor ama biliyorum; bugün giderse o bir daha asla gelmeyecek gibi de oluyor diğer yandan. ortada kendimi kuyu gibi hissediyorum, bütün ‘iyi ve güzel şeyler’i yutuyorum.

    hep sesime bakıyor, gözlerim dalıyor ıssıza, gözlerimin baktığı yere bakıyor... aniden göz kapaklarımı ters çevirip “bööö” diyorum; “hööö” diyor. “fazla önemseme” diyorum, etrafımda akıp giden binalar ya da biraz hızlı yürüyorum ben, asılı tabelalara, kel bir amcaya, yanımdan geçen fodul bir kıza, bu yaz kıyamette birbirine sarılarak yürüyen bir sevimli çifte, caddeden karşıya geçmeye çalışan, bir küçük çocuğa, fren yaptığı halde kayarak ilerleyen ve biraz sonra kaza yapacak olan arabaya bakıyorum. kurnaz ve beni gördüğünde her gün aynı sözleri söyleyen dilenciye yine “minibüs parası cebi”mden elime ne geldiyse veriyorum. o arada saati soran bir denktaşa, “takip edemiyordum bıraktım” diyip geçiyorum. sarsıyor beni, uyanıyorum...

    bu kez o başka yerlere gidiyor, başka tonlamalar kazanıp, bilmediğim bir yerlere bakıyor. dikkatini çekmek için dünya kulüpler kupasından, plevne savaşından, faizlerin düşmesinden, ateşimin çıkmasından bahsediyorum. gülüyor ama söylediklerime değil, ben gülünce o gülmüyor, o gülünce ben duymuyorum, körler-sağırlar birbirini ağırlıyor, hep ağırdan alınıyor; pek ağır ilerleniyor.

    o güldü ve sustu... ben bön kaldım bu defa, bön ben, bakarken etrafa, olduğum yerde yürürken, manasız akbaba daireleri çizerek... bir suskunluk kaplama alanımız oldu. pause olundu, duruldum ben. madem ben durdum, o bir şey söylesin diye bekledim, etrafı, baktığımı bilmeden süzerken, yani öylesine bakarken, bilmiyorum nasıl oldu durdurdu her şeyi, var olduğunu sandığım tüm akışı... eskiden sınavlara girerdik mesela; sınava girerken, hangi dersten hangi sorular çıkacak, neyin sınavına gireceğim, nerde oturuyordum, sınav nerdeydi hatırlamaya çabalardım ama hatırlayamazdım bir türlü. soru kağıdını önüme koydukları ana kadar, beynim öylesine takılır, benim bilmediğim yerlerde gezinir, dünyayı kurtarır, türk’leri aya gönderir, leyla ile mecnun’u, kerem’le aslı’yı, ali ile güllüşah’ı falan kavuştururdu... ben öyle dolanırken beynim eve gider, ortalığı düzler, bana yemek hazırlar, ütü yapar hatta uyurdu. öyle oldu yine; belki de farkında olmadığımız bir devlet politikası yüzünden ki hayat devletin ta kendisi kadar diktetördü; her şey kesildi...

    ben bu traji-komik hale güldüm gözyaşlarım yüzümde donmak üzereyken, o güldü ve yanağımdan sildi gözyaşlarımı... etraftan evrenin tüm sesleri geliyordu, kendimi bile duyamıyordum. gelmeyecekmiş gibi gitmek üzereydi sanki, “sakın gitme” derdim, bir “sakın gitme” gemisini indirdim suya, o’na ulaşamadı. daha sonrasında akan konuşmadan sadece bir kaç sözcük algılayabildim, algılayamadıklarım arasında “görüşürüz’” sözcüğünün de olması dileğimdi. o gitti; ben attığım turları yuvarlak hesap olsun diye 30’a tamamlayıp eve döndüm.

    hala aynı şarkı çalıyordu, kafama vuran davulcuydu bu defa... her ihtimale karşı silah biçiminde bir çakmak aldım yanıma, biraz oynadım onunla eğlenceliydi. en nihayetinde ter paçalarımdan akmaya başladı laçkalaştım, rahatça uzanabileceğim bir yer hazırladım kendime, delikanlı bir hüzne sarıldım semiyotik kahkahalar içinde; o’na bir şeyler açıklamaya hazırlandım heyecanla; tam o anda telefon çaldı, açıp açmamak kararsızlığındayken, ahizeyi elimde gördüm...

    - nedir ?
    - efendim ?
    - nedir, neden aradınız ?
    - biz aramadık hatta onların haberi bile yok telefonda olduğumdan
    - onlar dedikleriniz kim, örgüt müsünüz, telefonumu mu dinliyorsunuz, yanlış dinliyorsunuz... söyleyin ne söyleyecekseniz, maç bitiyor.
    - bana bi bakteriymişim gibi davranmayın.
    - siz de bir bakteri gibi dawranmayın o zaman.
    - hangi konuda ?
    - asıl ben hangi konuda; bir konu mu vardı aramızda ?
    - anlamadım...
    - ben de anlamadım aslında, öylesine ortaya söyledim, belki birileri anlar diye.
    - konuşmamız lazım.
    - işim başımdan aşkın, konuşurum ama anlamadan, delirmişcesine... bir deliyi söylediklerinden ötürü sorumlu tutamazsın.
    - hasta mısın sen yaaa ?
    - kendini iyi hissedeceksen hasta olduğumu söyleyebilirim.
    - yok yok. ay hastasın sen...
    - siz bilirsiniz.
    - ne diyon sen yaaaa!
    - hareketin bana mı, kralı gelse el hareketi yapamaz bana!
    - kafayı yemişsin
    - ben çok özledim o’nu.
    - o kim?
    - kafayı yemişim. aut... çıtank... [telefonu kapatma sesi]

    gidip yerime yattım tekrar; ve tekrar çaldı telefon... “o görüşürüz dedi mi acaba” diye düşünürken uykudan çağırdılar, çok uzaklarda, başka gezegenlerde, değişik yaşam formları aramak, onlarla iletişim kurmak için uyudum..."

    işte bu uyumak philophobia uyuması olur.
  • aşık olma korkusudur.
  • latince philein yani sevmek ve phobia korku kelimelerinin birleşiminden oluşan; aşk fobisi, aşktan korkmak manasına gelen bir fobi türü.

    günümüz pek çok insanınının yaşadığı bir korku türüdür artık bu teknolojik zamanlarda.
    aşık olunca karşılıksız kalacak ve sürüm sürüm süründürülecekmiş gibi geliyordur insana herhalde, bilemedim. bunun bir adım ötesi de pistanthrophobia olabilir.