şükela:  tümü | bugün soru sor
  • başrollerini jean-paul belmondo ve anna karina'nın paylaştığı jean-luc godard'ın yönettiği 1965 yapımı bir film.
  • cowboy bebopun 20. bolumunun adi, spike spiegali hastanelik edebilen en belalilarindan biri.
  • filmin sonlarinda karsimiza cikan deli karakterini de es gecmemek gerek. zira boylesi komik bir karakter pek az filmde mevcuttur. ciktigi bes dakikalik sure boyunca gulmekten gozlerinizden yaslar akmasina neden olabilir. surekli konusur, sonunda pierrot'ya "deliyim di mi ben? bana 'delisin' de de rahatlayayim!" der. pierrot da "delisin." cevabini verir.
  • yapımcılığını dino de laurentiis'in üstlendiği, jean luc godard'ın yazıp yönettiği ve en çok eleştirildiği filmidir. fazla politik ve fazla şiirsel bulunmuştur. "teori mi, pratik mi?" sorusunun cevabını sakladığını düşündüğüm bu filmi hâlâ izlerken çok yoruluyorum.
  • konusu lionel white in obsessive adli kitabindan esinlenilmis olsa dahi godardin soylemiyle spontane cekilmis bir filmdir, belli bir senaryoya bagli kalinmamistir.
  • -ne yapacağız orada?
    -on existera...
  • bazı arkadaşlar vardır yüzyüzeyken, rakı masasına bile geçmemişken dünya tatlısıdır hani. ama sonra insan görünce şımarır, getirir taşşağı yüzünüze yüzünüze vurur ya, godard'ın kariyerinde bu dönüşümün yaşandığı noktayı buldum sanıyorum. sene 1965. afedersiniz ama burda godard galiba olayın amına koymuş. nouvelle vague şakşakçılarının, avangarttı baboştu derken aha da elimize verdi dediklerini duyar gibi oluyorum. bu film şiirselse ben de corçbuşum, bu film politikse, özal sonrası türkiyesini harika yansıtmış diyorum. benim yönetmenim işini bilir. *
  • şiirsel ve politik bir godard filmi. fransız sinemasını o dönemde bir hastalık gibi sarmış "ölümcül aşk" temasını, bu temayı en klişe şekilde yansıtan bir hikayeyle anlatmaya çalışır godard. yani bande a part soygun filmi janrının, a bout souffle bonnie and clyde misali kaçak aşıklar janrının godard'ın anarşik mizahının süzgecinden geçmiş versiyonlarıyla, pierrot le fou'da aynen o filmler gibi belli bir janr üzerine ve o janr üzerinden düşüncelerdir. (ölümcül aşk teması, les amants, jules et jim, 2 girls from wales ve vesair gibi bir sürü filmde karşımıza çıkan bir temadır). hikayenin kabacası şöyle:

    jean pierre belmondo, evli, monoton bir hayat süren bir fransız bireydir. hayatı öyle monotondur ki sinema tarihinin en absürd komik sahnelerinden birinde, belmondo'nun gittiği bir ev partisindeki tüm konuklar, aralarındaki sosyal diyalog babında, ezberden reklam metinleri okumaktadırlar. sonra yıllar evvel beraber olduğu, sonra kendisini gizemlice terketmiş, ortadan kaybolmuş anna karina ile karşılaşır. eşini ve çocuğunu hemen bırakıp onunla ıssız ada misali bir yere kaçar. ama anna karina'nın bir sırrı vardır, günün birinde ne idüğü belirsiz adamlar beliriverir, bir cinayet işlenir, karina tekrar ortadan kaybolur: geri döndüğünde belmondo'yu siyasi bir cinayet işlemeye yönlendirir.

    film bu izlek üzerinden gidiyor, ama sistematik bir teorisyen değil de, kaotik bir yıkıcı olan godard, hikayenin her ilerleyen noktasında kendini bir başka fikre kaptırıveriyor binbir türlü gönderme, dokunuş ve fikirle konudan sapıp, sonra bir yolunu bulup tekrar geri dönüyor: film temadan temaya sıçrayışlarında o derece radikal ki, herhalde godard'ın en doğaçlama çekilmiş filmlerinden biri olduğu izlenimine kapılıyoruz, yer yer irrite olmuş seyirciler olarak. ama zaten godard baştan aşağı mükemmel filmleriyle değil, içinde mükemmel kelimesinin açıklayamayacağı derecede dahiyane buluşlar içeren filmleriyle sevdiğimiz bir yönetmen. bu film de kendisinin bu özelliğinin doruğa çıktığı ama hayli yorucu bir film. başlangıçtaki "monoton hayat süregiderken birden çıkagelen gizemli eski sevgili" kısmını patır kütür ve hakkaten çok komik ayrıntılarla geçiştiren godard, insanlardan ırak doğa içinde yaşamaya başlayan iki sevgiliyi görünce hikayeden sapıp, insanlardan ırak yaşayan bir çiftle ilgili akla gelebilecek ne varsa çekiyor: hemingway usülü maço yazar ve egzotik karısı modeli bir ilişki portresi, erkeğin hantallığından ve asosyalliğinden sıkılan, tekrar insan içine çıkmaya çalışan kadın, "erkek düşünür, kadın hisseder" muhabbetleri... tüm bunlar ve benzerleri politiktir, ilişki politikasıdır, pierrot le fou godard'ın en olmasa da pek politik bir filmidir.

    şiirsel bir filmdir. godard'ın izleme, görme alışkanlıklarımızı yerle bir eden bir kadrajı, hayatımızda daha önce çok gördüğümüz şeyleri ilk defa tecrübe ediyormuşcasına insanı heyecanlandıran bir mizanseni vardır. filmin yazılı olanı, sesi, görüntüyü birbirine monte etme biçimi, ayzenşıtaynın "sinema tüm sanatların en üstünüdür, çünkü tüm sanatları içinde barındırır" lafını da hatırlatalım yerine gelmişken, tüm alışageldiğimiz, standart bellediğimiz sinema dilini yerle bir edip, "gülün adı"ndaki bir cümlede her dili bir cümlede kullanarak konuşan adamı hatırlatır ve ufkumuzu genişletir. istemediklerini hızlıca geçiştirmesi, istediği yerde birden müzikal sahnelerin girmesi, en bir dramatik sahnenin, alakaya çay demle, kafasındaki şarkıdan kurtulamayan bir delinin hikayesiyle kesilivermesi, biz tüm bunlara godard anarşisi diyelim, insana sinema denen meret ile yapılabilecek şeylerin ne kadar da fazla olduğunu gösterir, insan zekasına, duygusuna, zevkine olan kaybolmuş güvenimize bir umut ışığı oluverir. delirtmeyin beni.
  • manifestosu hizanın dışına çıkmak ideali olan godard'ın praxis'te bunu dillendirişinin doruğudur. ama bu hiza dışına taşmanın mahiyeti mühim, bunun hangi dereceye kadar meşru olduğu da bizim anarşizme hangi bağlamlarda ve hangi derecede ılımlı baktığımızla alakalı. tevatür o ki -bunlar türkçe'ye çevrilmediği için biz de hiza dışında kalıyoruz, şiirsellikten azade- 50'lerin sonunda cahiers du cinema ekibindeki birkaç genç, sinemanın gramer kalıplarını, karakterolojisini, dramaturjisini aynı sosyal süzgeç ve bant ve üretim ve algı sürecinden geçtiği için yeknesak hale gelişine bir meydan okuma olarak nouvelle vague adını verdikleri/adı verilen kuramı oluşturuyor, birkaç yıl zarfında da bu teorilerini pratiğe geçirmeye başlıyorlar.

    en azından godard'ın marksist bir dünya görüşü benimsediğini, filmlerinde gösterdiği ilişkilerin bir toplumsallıktan doğduğunu, örneğin aşkın koşullanımlarının bile statü - iktidar çerçevesinde oluştuğunu biliyoruz. (bkz: le mepris) bu minvalde godard, bu çarpıklığa işaret etmek için film gramerini ve karakterlerinin tavırlarını da mümkün mertebe standart algının dışına çekmeye, alışkanlıkları, algı ezberlerini bozmaya vakfeder sinemasını. ben kendimden öncekilerin algısıyla bakmıyorum ki aynı sinemayı üreteyim der ezcümle. o halde godard politik bir sinema üretmiştir demekte bir beis yok, adam sinemadan çıkınca kahraman olduğunu düşünenler gibi bakmıyor sinemaya, belli ki şu hayatta sokağa çıkıp yapıp ettiklerimizin yavaş yavaş bir örgü oluşturduğunu, bir üretim döngüsü, burdan bazı tepkilerle, sosyal hareketlerin yönlendirilmesi ve koşullandırmalar da dahil olmak üzere, bir yerlerde, bir şekilde sanat denen fenomenin oluştuğunu ve sanatın birkaç adım yukarda en maddi, hoyrat, bir garip döngüden behemehal etkilendiğini senden benden iyi biliyor. politik mi? politik.

    ama her godard filminde bu politikliğin mahiyeti değişiyor doğal olarak, le petit soldat'da doğrudan cezayir'le ilintili bir öykü, alphaville'de devletin dil'e hakim oluşu ve totaliterlikle alakalı değiniler var. politikanın filmografiye yayılışı tek yönlü olmadığı gibi homojen de değil. ama çoğu filminde mevcut olan ve ona atfedilecek bir sıfat var ki o da, kafamızda belmondo'da vücut bulan, bireyin herkese karşı tek başına tavrı. bu hizadışılık, mainstream'den uzak durma cool'luğu, sizi gidin ben gelmiyorumluklar, i'm nobody duruşları benim gördüğüm godard filmlerinin uçlarından sarkan bir halka. o halkalardan ipi geçirinceyse godard'ın filmografi kolyesi oluşuyor. peter wollen'ın tespiti bu noktaya cuk oturuyor, pek çok filminin finalinde territory'nin dışına çıkan kahraman. olay bu. adam doğrudan siyasi değil, sosyal olarak anarşik.

    sanıyorum çılgın pierrot'nun çılgınlığı çılgın sedat'ınkinden fazlaca ama siyasiliğine gelince çılgın sedat'ın da müzik dünyasında herkesten farklı bi duruşu var dersem alınmayınız. pierrot'nun toplumdan kaçışı elbette sosyal ve dolayısıyla politik bir harekettir ama bu politika, insana dair oluşuyla politiktir ve godard'ın anarşikliğiyle alakalı olarak politiktir. elbette costa gavras'tan radikal olmakla birlikte ondan daha dolaylıdır da godard. sanıyorum bu dolaylılığın derecesi arttıkça her filmin politik olarak nitelendirilebilme imkanı da artar ve işi kategorizasyonun tavsaması noktasına getirir.

    anarşizmi belli bağlamlar ve belli ılımlılıklar çerçevesinde makul görmek diyordum, godard'ın burada ifa ettiği maalesef sinemasal veya politik olarak hazmın, kabullenmenin veya rasyonalitenin ötesinde olduğu için bunu uçlara taşınmış bir deneme, yani bir mastürbasyon olarak görüyorum. en fazla neler yapabilirim denemesidir pierrot le fou. bu yüzden filmin bende bıraktığı en güzel imajın anna karina; en güzel sahneninse filmin doğasından tamamen azade, belki de en çok şiirsellik taşıyan bölümü, finaldeki sayıklayan amcanın monoloğu olduğunu ifade edebiliyorum ancak. ve illa bir pierrot seçmemiz gerekecekse, bu queneau'nun benzersiz pierrot mon ami'sidir diyorum.
  • öncelikle cahiers du cinema çevresinde buluşan genç eleştirmen topluluğunun, misal almanya'daki yeni dalgacılar gibi (kluge'lerden, lemke'lerden, edgar reitz'dan bahsediyorum, fassbinder ve jenerasyonu sonradan gelir) "babanın sinemasına karşı" yeni bir akım başlatma amacı var mıdır? bilemiyoruz. babanın, holywood'un, sessiz sinemanın tüm filmlerini ezberlercesine izlemiş, saygı ve sevgisinden kırılan bir nesilden bahsediyoruz nihayetinde. yeni bir sinema dili arayışı, godard ve gibilerinde film yapmaya başladıktan sonra ortaya çıkmıştır. "a bout souffle", godard'ın beyanatlarına inanırsak, hüsrana uğramış bir gangster filmi denemesidir, bu hüsrandan sinema dili devrimi doğmuştur: rastlantı diyebilirsiniz, rastlantıya yön veren kabiliyet diyebilirsiniz; bana gerçekçi geliyor. godard'ın sistemli bir rejisör olmadığından bahsetmiştik, ben şahsen sistemli bir sinema dili devrimi yarattığını pek inandırıcı bulmuyorum.

    belmondo'nun, özellikle a bout souffle bağlamında toplum dışı anarşik tavrı son derece politik bir hikayeye işaret eder, bonnie ve clyde'ın politik olması gibi: sistem ve toplum, kendi dışına çıkanı kabullenmez, tükürür. bu işin bir yönü ama pierrot le fou'nun bu izlek üzerinden gittiğini söyleyebilir miyiz? eğer ki konsantrasyonumuz belmondo'nun anna karina için ailesini terkettiği anlardan itibaren aksamaya başladıysa evet, ama aslında hayır.

    "toplum dışına kaçan" adam resmi, filmde karikatürize ve palaspandıras verilir. godard toplum dışına kaçan anarşik aşıklar hikayesi değil, bir "ölümcül aşk" hikayesi anlatmaktadır. "uzaklardan geri dönen yıllar evvelinin gizemli sevgilisi" belmondo'yu monoton yaşamından sıyırıp alır, tekrar büyüler, kullanır atar, ve belmondo intikam alır. benzer izlekler için nasıl örnek vereyim? of all the gin joints in all the world, she has to walk into mine mı diyeyim? godard hikayesinin epik noktalarının farkında bir yönetmen olarak kendi kendine kurduğu kurguyu, yapıyı durmadan kendisi bozar. aniden başlayıp duruveren müzikler, araya giren arayazılar, bazı sahnelerde aksiyonun oynanmak yerine diyalogla verilmesi, veya en dramatik sahnenin finalde sayıklayan amcanın monoloğuyla kesilmesi gibi. tabii reel politik bir olaya göndermeyle ilerlememektedir film. bu açıdan bir tout va bien değildir. ama çok gördüğümüz bir politik gerilim hikaye kalıbını (femme fatale'in binbir numarasıyla kendisini teröristlerin oyuncağı rolünde bulan küçük burjuva adam, hiç olmasa john le carre'de var benzerleri) yeniden sunuşu, bu kalıba bakışımızı değiştiren tavrı ile apolitik bir film, özal sonrası türkiye filmi değildir.

    ha şiirselliğe girmiştik. ben godard ne yapsa şiirsel buluyorum. aşk çok kişinin hissettiği ve anlatmaya çalıştığı ve çok kişinin de anlattığı bir şeydir, ama şair gider öyle bir mısra yazar ki, sanki ilk defa ne olduğunu öğreniyormuşuz gibi hissederiz. sahilde binlerce insan yürümüş, yürürken konuşmuştur. sahilde yürüyerek konuşan binbir insanın filmi vardır; ama tutup bu iki insan konuşurken onları çekmek yerine kumdaki ayak izlerini çeken, bu izlerin gelen dalgalarla silinmesini gösteren bir tek jean luc godard vardır. sırf o an bile, filmi politik, şiirsel, toplumsal, varoluşçu, nihilist, trajik, komik yapmaya yeter.