şükela:  tümü | bugün
  • planned obsolescence'i "tasarlanmış eskitim" şeklinde de çevirmek mümkün görünüyor, hatta bana sorarsanız makul olan da budur. bu yüzden kavramın orjinal ingilizcesinin başlığına yazıyorum. "tasarım ömrü" yakıştırmasını, çevirisini ve doğal olarak bkz.'ını beğenmedim. çünkü "tasarım ömrü" ifadesinin içinde "bilinçli eski(til)meye dayalı tasarı" anlamı yok. oysa obsolescence tam anlamıyla bir "modası geçme" durumu olmakla birlikte, başındaki "planned" ile bu "modası geçme" durumunun tasarı halinde sunulduğu anlamını verir. "tasarım ömrü" dendiğinde söz konusu tasarımın olağan veya olağan-dışı etkilere mazhar olan ömründen bahsedilmiş oluyorken, tasarlanmış eskitim dediğimizde, söz konusu tasarının bizzat eskimeye dayalı olduğu vurgulanmış oluyor, ikisi 'haliyle' farklı şeyler. şey kere şey yani.

    andreas huyssen'ın twillight memories'ında (alacakaranlık anıları) bir yerde [*] 80'lerde pıtrak pıtrak çoğalan ve böylece bir tür "her şey bitti, biz de bugüne kadar ne olup bitmişse hepsini teşhir edip kenara çekileceğiz" minvalinde bir müzecilik anlayışı geliştiren koleksiyoner zihnin bu yöneliminin de planned obsolescence'ten sayılması gerektiği geçer. yazara göre eskiden belli bir seçkin yapıya seslenen müzeler, zaman içinde seçkin olsun ya da olmasın batılıların birbirleriyle iletişimini sağlayan abartılı kitle iletişim araçlarından biri olup-çıkmıştır. peki, gerçekten öyle mi? gerçekten de batı müzeciliği tasarlanmış eskitim örneğine mi dönüşmüştür? bunu diyebilmek için müzelerin ilk kurulduğu andan itibaren, her ne şekilde inşa edilmiş olursa olsun, bir tasarımın neticesi olduğunu belli etmesi gerekir, ki bu söz konusu olamaz. birileri müze kurdu, sonra başka birileri bunu değişen koşullara göre yeniden tasarladı. demem o ki, planned obsolescence'te beliren temel nitelik başından itibaren planlanmış/tasarlanmış olan şeylerin eskiyeceğini kabul ederek, sürümün ömrünü arttırmaktır. kimi sabit ölçütler önünde tutarlı olsun olmasın her değişimi planned obsolescence'ten sayamayız, kanaatindeyim.

    gâvurlar bu yüzden planned obsolescence'e kardeş bir terim uydurmuşlar: "inevitable obsolescence" yani türkçesiyle "kaçınılmaz eskitim/eskime" geoffrey hamilton'ın yazısında buna örnek olarak <daha ilk cümlede> "bir insan kullanılamaz hale gelmeden evvel ne kadar süre kondom taşıyabilir?" diye soruyor **. verilen örnekten hareketle söylersek kondom bir süre taşınır cüzdanda, ancak söz konusu kişi bunu kullanacak uygun bir ortam edinemeden, skt'si geçtiğinden onu açıp onunla oynamak durumunda kalır. siz bilmiyor muydunuz? skt'si geçen kondomlar atılmaz öyle bozulmuş süt gibi, biraz oynanır. her defasında daha fazla hem de, çocuk gibi. sanki içinden kinder sürpriz yumurta çıkacakmış gibi janjanlı paketçiği yırtılır şakır şukur oynanır. işte inevitable bir eskitim örneği olmasının nedeni budur, kişi bu cıvık aygıtta neyin son kullanma tarihinin geçtiğini bile anlayamadan, oyun sonrasında sanki yılların dostundan ayrılıyormuşçasına onu ait olduğu yere yani çöpe bırakı bırakıverir. şimdi bu tasarlanmış eskitim midir allahınızıseversenizsöyleyin.

    marcuse'ün ileri endüstri toplumlarındaki sınıf farklılıklarının blörleşmesiyle (silinmesi yani) ilgili gerekçelendirmesinden söz etmek istiyorum. yazar, endüstriyel ürünlerin aynı zamanda işçilerin de, en az fabrika sahipleri kadar ürettikleri ürünleri tüketmeye başlamasına bağlar. şimdi "bunun konumuzla alâkası nedir?" diye acele etmeyin, daha sonra bunun kapitalizmdeki sınıf farklılıklarını ve sosyal antagonizmleri (sosyal düşmanlıklar) iyileştiren ziyadesiyle doğal bir eğilim olduğunu düşünmez. aksine değişen şartlara göre, söz konusu endüstriyel mekanizmanın daha seri işleyebilmesi için, üretilen ürünün daha hızlı bir şekilde tüketilmesi için tüketiciler arasında gelir düzeyi farkı açılmakla birlikte ürünlerin çeşitliliği ve mikro ölçekte satın alınabilirlik ortalaması düşer [***]. sözün özü endüstriyel sömürü düzeninde ürünü üreten işçinin de işleyen çarkın bir gereği olarak janjanlı paketlerde sunulan, maç izlerken, film izlerken ve sohbet esnasında olmak üzere üç farklı cipsi yemesi bütçe bakımından ona koymamalıdır. işçilere (ki artık işçi olmaları da gerekmiyor, "herkese" diyelim) tüketimde duyulan bu ihtiyacın planned obsolescence'ten kaynaklandığını düşünüyorlar.

    yukarıda verdiğim cips örneği çok ucuz farkındayım, hatta bayağı ama aklıma o geldi ilkin. yani neticede planlanmış eskitimde temel itekleyici gereksinim, üretim ve tüketim sirkülasyonunun ayağa düşürülmesidir. iftarını coca cola'yla açmazsın da cola turkayla açarsın mesela. her ramazan'da ya da bayramda sanki bir üst model kola ya da şeker, çikolata falan çıkıyormuş gibi, içeriği üç aşağı beş yukarı seslendiği toplumun genel düzeyini yansıtan hikâyeciklerle bezenmiş reklamlar her defasında bir önceki kolanın ya da şekerlemenin şimdikinden daha kötü olduğunu düşündürme zorunluluğunu üstlenmiş gibi hareket eder. bir ara her şeyi ölüme endeksleyenlere ya da indirgeyenlere takmıştım kafayı, bu aralar ise her şeyi insana indirgeyenlerle ilgileniyorum, uzaktan irdeliyorum. bunu söylememin sebebi, burada yazılanları okuduktan sonra gelip "aman cağğnımm o da bir şey mi, insan planlanmış eskitim esiridir... insan..." diyen olur diye, uyarı mahiyetinde yani. her şeyi insana indirgersek zaten yaşamanın bir anlamı yok. ne demişler, beşer şaşar.

    ekşi sözlük'teki önemli modifikasyonların bir bölümü de planned obsolescence'tan sayılmalı mı, tam emin değilim. çünkü ekonomideki legal modifikasyonun genel gerekçeleri olarak sayılan kalite arttırımına, fonksiyonelliğe ve estetik gelişime [****] uymayan bazı hamleler olabiliyor. gerçi sözlükteki bir butonun nesi, ne kadar estetik olabilir, bu sonsuz kere sonsuz tartışılabilir ama en azından kullanıcı beklentisi göz önünde tutulursa ben butonunun eskisinden daha boktan olduğuna ilişkin yapılan yorumlar bize bir fikir verirse, ki çoğunluğun fikri estetik değeri belirler diye bir kaide de yoktur, bu butonun niye değiştiğiyle ilgili sağlıklı bir açıklama yapılmasının güç olduğu anlaşılır. ancak böyle bir durumda "eski popuplı sistem database'i şişiriyordu, yavaşlamalara neden oluyordu" denilirse, o vakit inevitable obsolescence'e yol alırız, ki böyle bir durumda dahi kimse para ödemediği için sözlüğe, "amaaan bana ne, ben olmuşum eskitim" demek mümkündür.

    bunun bir kardeş terimi daha var, bunu söylemezsem bana yakışmaz, "tasarlanmış eskrim". kafaya geçiriyorlar arıcı maskesini piti piti piti ince kılıçlarını sokuşturu sokuşturuveriyorlar hasımlarına. "amaaaan bana ne ben olmuşum eskirim" diyen insanlar da olabilir, her şeyi insana indirgemek kadar anlamsız bir şey olamaz. bunu tekrar tekrar vuracağım kafanıza, çünkü hepinizin bir avuç serseri olduğunu düşünüyorum. "amaan bana ne" diye cümleye başlayan herhangi biri olabilirsiniz, sizi bu yüzden sevmiyorum.

    yıldızlı imgelemsel & yaldızlı dipnotlar

    * andras huyssen, alacakaranlık anıları. bellek yitimi kültüründe zamanı belirlemek, metis yay., s.26, 1999, s.26.
    ** http://www.gamegene.com/…o_productobsolescence.html "the product high wire act
    - on planned obsolescence"
    *** andrew cutrofello, continental philosophy: a contemporary introduction, routledge 2005, s.234.
    **** bu üçlemenin standartizasyonu için bkz: charles w. lamb, mktg, 2010, s.134.
  • hakkinda cok enteresan bir belgesele suradan ulasilabilir :

    http://topdocumentaryfilms.com/…ht-bulb-conspiracy/

    ipod/iphone ile ilgili de enteresan konular var icinde ama simdi kasmayim hic... seyredin gorun...
  • gene insanlığa dair umutlarımı yitirmek üzere olmamı sağlamış olay. olayı biliyordum da adını koyamıyordum. şunu izleyince adını da koydum. artık mücadele edebilirim.

    http://hdbelgesel.net/planli-eskitme-izle/ (türkçe altyazılı)

    bir de bu kavramın tam bir türkçe karşılığı olmaması biraz kötü. planlı eskitme demiş çeviren ama bilinçli tükenme/bilinçli bozulma gibi bir şey olabilir gibi. neyse konuya hakim birileri kullanılan türkçesini söylese de rahatlasak. belgeseli izleyelim.
  • obsolescence teriminin turkce tam karsiligi olmadigi icin planli eskitme anlamini tam veremiyor, daha cok planli modasinin gecmesi, degerini yitirmesi gibi birsey.

    endustriyel tasarim ve pazarlamada yaygin olarak kullanilan, kavram olarak tarihi 1930'lara kadar giden, uretilen bir urunun planlanmis ve kasti olarak belirli bir kullanim omrune sahip olmasina ve musterilerin bu sure sonunda ellerindeki urunu ayni veya benzer segmentte yeni bir urunle degistirmek zorunda hissetmelerini saglamaya verilen ad.

    urunun bu sure sonuna kadar yeterli sekilde calismasi ve sure sonunda parcalarinin bozulmaya ve kullanilamayacak hale gelmesi bir yolken, diger yolu da urun bu surenin sonunda calismaya devam etse dahi, yaratilan imaj, cesitli pazarlama taktikleri (ust modelinin cikmasi gibi) ile tuketicideki kullanim arzusunun dusurulmesinin planlanmasidir.

    habire yeni model cikaran cep telefonu ureticileri, elektronik urunlerin icinin acilmasi icin vida yerlerinin olmamasi veya apple'in yaptigi gibi standart disi vidalar kullanimi, otomobillerin parcalarinin artik tamir edilemez sekilde kompakt olusu ile kullan-at mantiginin yayginlasmasi, kasitli olarak malzeme kalitesinin dusuk tutulmasi, kullan-at mantigini kamcilayici fiyat politikalari vs. bu planli islevsiz hale gelmenin ornekleridir.

    kapitalist ekonominin can damari olan tuketimi kamcilayan ve satislari artiran bir taktik olsa da, dunyamizin kaynaklarinin cok daha buyuk bir hizla somurulmesine ve devasa cop yiginlarina neden olup kacinilmaz sonumuzu hizlandirmasi dolayisiyla cok da matah birsey degildir. ama sistemden kacisimiz olmadigindan ve kendi sonumuzu kendi ellerimizle hazirladigimizdan, dahasi esyanin tabiati geregi muhtemelen boyle de olmak zorunda oldugundan sorun yok, tuketim tanrisina hizmete devam.

    konu ile ilgilenenler icin (bkz: pyramids of waste)
  • kasıtlı eskitme yöntemidir. eğer 55 dakikanızı ayırabilirseniz, hakkında oldukça güzel bir belgesel var. altyazılar biraz zor okunuyor ama idare ediverin. amacınız bilgi edinmek sonuçta.

    vakti olmayanlar için kısaca özetleyerek anlatayım:

    --- spoiler ---

    kasıtlı eskitmenin amacı; sermayenin ve büyümenin sonsuz büyümesini sağlamak için kasıtlı olarak üretilen ürünlerin kullanım ömürlerini olduğundan çok daha düşük seviyeye çekerek tüketicinin sürekli yeni ürün satın almasını sağlamaktır. basit bir örnekle anlatmak gerekirse; edison 1879 yılında ampulu icat ettiğinde, bu ampulun kullanım ömrü 2500 saatti. süregelen yıllarda ampul üretim şirketlerini sürekli daha dayanıklı ve kullanım ömrü daha uzun ampuller piyasa sürdü. hatta edison'un ampulu icadından yalnızca birkaç yıl sonra 25 bin saat kullanım ömrüne sahip ampuller dahi üretildi. fakat sonra farkettiler ki, ne kadar uzun ömürlü ürünler üretirseler, satışları da bir o kadar düşecekti. çünkü tüketici, ürün bozulmadıkça yenisini alma ihtiyacı hissetmeyecekti. bu nedenle üreticiler ampulun kullanım ömrünü kasıtlı olarak 1000 saate sabitledi. bu durum 1924 yılında ampulle başlayarak tüm teknolojik ürünlere yayıldı. öncelikli olarak amerika'da başlayan bu durum, özellikle 1950'lerden sonra tüm dünyaya yayılmış ve hakim strateji haline gelmiştir. günümüzde biraz iyileştirilmiş olsa da, yöntem hala tüm elektronik, bilgisayar, otomobil, tekstil vb gibi sektörlerde hala kullanılmaktadır. artık düzenli olarak garanti süresi bittikten çok kısa bir süre sonra bozulan elektronik ürünlerin tesadüfen bozulmadığının farkındasınız. yok bu bilgi bana yetmedi diyorsanız lütfen belgeseli izleyin ve izlettirin. bu tüketim tuzağına düşünmeyin.

    --- spoiler ---

    düzeltme: altyazıları sorunsuz olan bir versiyonunu buldum. buyrun burdan daha rahat izleyebilirsiniz.
  • yeni aldığım traş makinesiyle birlikte muhtemelen bir kaç sene içerisinde başıma gelecek hadise. şöyle ki cihaz şarjdayken çalışmıyor dolayısıyla pil ömrü bittiği zaman alet sağlam olsa bile kullanılamayacak. şunu da eklemek isterim bunların pillerinin ömrü imal edildikleri andan itibaren başlıyor, seyrek kullanılsalar bile her yıl verim %20 düşüyor. lityum iyon pil
  • açıkçası cep telefonlarında yapıldığına ciddi ciddi inanmaktayım. x marka y işletim sistemli bir telefon alıyorsun. 1 gb ram ve 1.4 ghz quad-core işlemcisi var ki bu benim gibi 90'larda çocuk olmuş, 486 falan gibi bilgisayarlar kullanmış insanlar için uçuk bir konfigürasyon ve bu telefon hala 1000 liraya satılıyor. cihaz ilk aldığın anda hakikatten bu konfigürasyonun hakkını veriyor ancak nasıl oluyorsa bir şey yüklememene ve güncellememene rağmen bir süre sonra takılmalar, donmalar ve yavaşlamalar başlıyor. windows'tan alışkınsın ya registry'nin şişmesine falan; "bi resetliyim geçer" diyorsun. bir sürü yedekleme, resetleme, yeniden kurma sıkıntısı yaşıyorsun ama yok, iki gün sonra yine şişiyor. "belki budur, yok yok kesin bu şerefsizdir" diyerek hemen hemen bütün elzem olmayan uygulamaları siliyorsun, cihazda neredeyse sadece kendi içinde gelen ve bloatware denilen atsan atılmaz satsan satılmaz uygulamalar kalıyor, yine olmuyor. "yok hacı bu böyle olmaz" deyip güncelliyorsun; bu sefer de eski sorunların gidip yerine yenileri geliyor. şarjın çizgi filmlerdeki dinamit fitili gibi tükeniyor, cihaz kendi kendine açılıp kapanıyor...

    normal şartlarda bu özelliklerdeki bir telefon benim gibi sıradan, öyle her uygulamayı indirme dürtüsü ya da en son çıkan modeli kullanma ideali olmayan bir kullanıcıya kafadan 3 yıl yetecekken 1 yılın ardından kendinden bezdirip bir üst modelini aldırtıyor. e haliyle insan da ister istemez düşünüyor; nasıl oluyor da bu cihaz ben aldıktan sonra geçen sürede güncellenmemiş ve içinde kullanılan uygulamalar değişmemişken herhangi bir reset ya da restore işlemi işe yaramaksızın donmaya, takılmaya başlıyor ve yine nasıl oluyor da güncellendikten sonra değişen sadece problemlerin şekli oluyor?