şükela:  tümü | bugün
  • sudan'in kizildeniz kiyisinda, yaklasik yuz bin nufuslu bir kasabasidir.
  • olivier rolin'in dost yayınevinden çıkan, ancak yeterli tanıtım ve özendirmenin yapılamamasından ne yazık ki indirimli kitaplar bölümünde satılan, değeri parayla ölçülemeyecek romanı. başucu kitabı olmak dışında, aşkın müthiş tanımı.
  • "ilk kucaklaşmayı daha da ateşli kılacak olan hayal kırıklığını yaratmak üzere perondaki sütunlardan birinin arkasına saklanarak o kadını beklediğinizi anımsadığınız zaman, istasyona giren bir tren, rayların üzerinde gıcırdayan tekerlekler, artık nerede olursa olsun yüreğinizi parçalayacak. o halde eğer hayatta kalmak istiyorsanız; o kadından geriye kalan tek şeyi, bir bütün hazinesini, bedene kazınmış tatlı alışkanlıkları sonsuza dek yağmalamaya, darmadağın etmeye çabalamanız gerekir. oysa ölülerle görüşmeye devam ettiğimiz düşsel alan varolmayı sürdürür. her an arabayı bizim sürmemiz, bir zamanlar birlikte kurduğumuz ve içinde yaşadığımız kenti unutmamız gerekir; içinde kalmayı istediğimiz, kalmayı sevdiğimiz şeyi yıkma çabasına, durmaksızın yeni baştan başlamamız gerekir. sevilen kadının bedenidir, uğruna ölünen o nesnedir asıl, unutmayı inatla öğrenmemiz gereken. gözlerin, parmakların, ağzın, tenin, cinsel organın; kişinin her yerinin, her parçasının sakladığı o bedenin anılarını, cesetlerin çürüdüğü gibi çürümeye ve erimeye terk etmeyi öğrenmek gerekir..."
  • olivier rolin'in (#20199624) ülkemizde kim vurduya gitmişe benzeyen romanı. dost yayınları'ndan ekim 2001'de çıkmış bu roman şu anda ankara dost kitabevi'nde, bu kitaba hakaret edercesine, ucuzlukta 2 (iki) tl'ye satılıyor.

    port sudan'da çalışan kahramanımız, ölmüş bir arkadaşının (a.) son günlerinin izini paris'te sürmektedir. roman boyunca, victor hugo, charles baudelaire, joseph conrad, arthur rimbaud, charles peguy, louis-ferdinand celine, andre breton, guillaume apollinaire ve paul nizan'dan esintiler oluşmakta. 80 sayfalık roman dikkatli okumalara müsait. "spoil" vermeden bitirebilmek için müren balığının çağın ve batı uygarlığının en büyük düşmanı olduğunu iletmekle yetineyim.

    bu romanı okuduktan sonra antonio tabucchi'nin hint gece müziği aklıma geldi. tabii ki farklı incelikler var ama neredeyse aynı arka plan.

    ölmüş değil ama muhtemelen başı belada olan (ve nitekim romanın sonunda ölecek) bir arkadaşın peşinde koşmak konusu ise, graham greene'in the third man adlı romanında işlenir. hakkında endişelenilen harry lime'ın sonunda adi ve aşağılık herifin biri olduğu ortaya çıkar. olaylar öyle gelişir ki, iyi niyetli rollo martins harry lime'ı öldürmek zorunda kalır.
  • terk edilmek üzerine: "sevgilisini yanında bulundurmaya alışmış bir adam, birbirine dolaşan ellerin eşitlik işaretiyle ya da bele ya da omza dolanan bir kolun daha korumacı işaretiyle sevgilisine bağlanan bir adam, gözlemlemeyi bilirseniz, hemen tanınır: tek başınayken iki kişiyle olduğu gibi yürümez; ama yalnızlığa alışkın bir adam gibi de yürümez. bir beden eksiktir, o bedenin görünmeyen izi varlığını hissettirmeyi sürdürür; sanki adam bir yokluğa dayanır, bir hayaletin yanında yürür gibidir. dik duruyor gibi görünür; oysa incelikli şeyleri görmeye bilenlere göre, bir yarısı koparılıp alınmıştır; o yarının kaybı sonsuza dek adamın dengesini bozar..."

    fransızlar böyle; biri "annem ölmüş bugün, ya da dün, bilmiyorum" der, bir diğeri kaybettiği dostunun ölüm haberini geç almış olmanın üzüntüsüyle postanın cilvelerinden yakınır. ikisi de sevilmeli.
  • 'aşk' üzerine okunabilecek en kusursuz eser olabilir.

    “9

    a.'nın geçirdiği sıkıntıları bildiğimi sanıyordum, yalnızca ben onları daha gençken yaşamıştım, benim şansım bu olmuştu: insan kanı kaynarken hemen hemen her şeye direnç gösterir. onca mekânın, artık mutsuzluk simgesine dönüşmüş mutlu anılarla ilişkili olduğu bir ülkeden kaçarak, kızıldeniz ve hint okyanusu'na gitmek üzere gemiye binmekle yetinmiştim. o kıyılarda korkulacak hiçbir olympio* kederi yoktu. o zaman hissettiğim acıdan daha büyük bir acı olamaz gibi gelmişti bana, anımsıyorum: hayattan öylesine habersizdim ki, yanılmamışım, bir daha hiç o derece paramparça olmadım.

    dostların, anne-babanın ölümü bile ihanet kadar yıkıp bırakmaz insanı. ölüm, varlığın derinlerinde temellenen birey olma güvenine zarar vermez. ölüm fotoğrafları, mektupları, giysileri, bir tutam saçı, güzel günlerin görkeminden bir şeylerin durmaksızın dirildiği o kalıntıları korur: solmuş, sararmış ama yine de gösterişsiz ve sevecen bir biçimde o günleri çağrıştıran; insanı tiksintiyle o günlere sırt çevirmeye mecbur etmeyen bir görüntü. oysa ihanet hiçbir şeyi sağlam bırakmaz; tersine çevirdiği ve anlamını tümüyle zehirlediği geçmişi bile: ilk kez akşam yemeği yediğiniz; hayranlıkla, kuşkuyla, daha pek bakışmaya cesaret edemeden birbirinizi keşfettiğiniz; parmaklarınızı, anıların suç ortaklığını gösterecek biçimde daha bir sıkı kenetlemeden önünden geçmediğiniz; zaman zaman, adeta çok özel bir tören için gidip yemek yediğiniz o lokanta. üstelik yeniden gittiğinizde, biriniz, ötekine beceriksizce söylediği sözleri, kendisini titreten heyecanı anımsardı. işte artık, lanetli bir yermiş gibi o lokantadan kaçmak, onun olduğu sokaktan geçmekten sakınmak gerekiyor; işte artık adı bile, gözlerinizde yaşlar belirmesine yol açıyor. en tatlı sözler, en basit şeyleri ifade eden sözcükler; yazın oturmayı sevdiğiniz teras; panjurların gerisinde doğan günün anısı; odanın duvarına yansıyan dalgaların ışıltısı; bu sırada, kayıkların denize açılmaya hazırlandığını haber veren tahta gürültüleri; onun, yastığın üzerine dağılmış saçları; tenindeki tuzun tadı ve çizdiği şekil; kumsaldan dönüşte durulandığı su şişeleri, hepsi birer hançer darbesi.

    ilk kucaklaşmayı daha da ateşli kılacak olan hayal kırıklığını yaratmak için perondaki sütunlardan birinin arkasına saklanarak o kadını beklediğinizi anımsadığınız zaman, istasyona giren bir tren, rayların üzerinde gıcırdayan tekerler, artık nerede olursa olsun yüreğinizi parçalayacak. o halde, eğer hayatta kalmak istiyorsanız; ondan kalan tek şeyi, bütün bir görüntü hazinesini, bedene kazınmış tatlı alışkanlıkları sonsuza dek altüst etmeye, darmadağın etmeye çabalamamız gerekir: oysa ölülerle görüşmeye devam ettiğimiz düşsel alan var olmayı sürdürür. her an arabayı bizim sürmemiz, bir zamanlar birlikte kurduğumuz ve içinde yaşadığımız kenti unutmamız gerekir; içinde kalmayı istediğiniz, kalmayı sevdiğiniz şeyi yıkma çabasına, durmaksızın yeni baştan başlamanız gerekir. sevilen kadının bedenidir, uğruna ölünen o nesnedir asıl, unutmayı inatla öğrenmemiz gereken. gözlerin, parmakların, ağzın, tenin, cinsel organın; kişinin her yerinin, her parçasının sakladığı o bedenin anılarını bir yana bırakmayı; cesetlerin çürüdüğü gibi çürümeyi ve erimeyi öğrenmek gerekir.

    ölüm, zaten, yüz çizgilerini, sözleri, tavırları sonsuza dek sabitleştirir: oysa giden kadın söz konusuysa, her geçen saniyenin onun görüntüsünü anlaşılmayacak bir biçimde değiştirdiğini, bir zamanlar yürekten sevilen kadının görüntüsünden uzaklaştırdığını; dudaklarından bilmediğimiz sözcüklerin döküldüğünü, kafasından ortak olmadığımız ve hiçbir zaman bilmeyeceğimiz düşüncelerin geçtiğini dehşetle sezeriz. bu karşı konulmaz uzaklaşmanın; uğursuzluğun ya da ters giden bir talihin değil, onun iradesinin değişmez bir sonucu olduğunu biliriz. artık, onun nerede yaşadığını bilmeyiz, bilmek istemeyiz. her sokağın köşesinde, size yabancı olmayı, size görünmemeyi, artık size ilişkin hiçbir şey bilmemeyi ve anlamamayı seçen o kadınla karşılaşma felaketine uğrayabileceğinize göre; şehir baştanbaşa anlaşılmaz, kocaman ve değişmez bir tuzak haline gelir adeta. saç biçiminin değişmiş olabileceğini; kuşkusuz kendisine, giyip çıkardığını asla görmeyeceğimiz yeni giysiler aldığını; o giysileri giyip çıkardığını başkaları görsün diye satın aldığını düşünürüz. buna kırılmamış, incinmemiş oluşuna şaşıp kalırız.

    her geçen an, o anı paylaşmadığımız, o andan haberimiz bile olmadığı gerçeğiyle, uğradığımız ihaneti ve çektiğimiz acıyı çoğaltır. üstelik bu acının tam anlamıyla bitkin düşüren çelişkisi; size bir zamanlar en yakın olan, hiçbir yerde bulamadığınız desteği bulmak için yöneldiğiniz, her şey sizi terk ettiğinde yanınızda kalan kişinin acı vermesidir: ama gönül, alışkanlığı üzre, kurulmuş bir makina gibi, yediği darbelerden sersemlemiş bir hayvan gibi; eskiden dayanağı, sevinci, ama artık celladı olandan avuntu beklemeyi sürdürür.

    artık yokluktan başka bir şey barındırmayan eve geri dönmemek için, karşıma çıkan ilk barda içki içerek, sarhoş geçirdiğim korkunç geceleri anımsıyordum. sigaraların, ağzımın çevresinde halka halka olan, lambaların altında, asılmış birisinin ipi gibi dosdoğru tavana yükselen mavi dumanını anımsıyordum. ellerimin titrediğini; başımın, sanki içinde bir arı kovanı varmış gibi uğuldadığını anımsıyordum. en sonunda çıkıp arabama bindiğimde, kaldırımın kenarındaki oluklarda karanlık ve parlak suyun ürperişlerini anımsıyordum. geceleyin, kaçığın biri gibi, çoğunlukla bütün farları söndürüp arabamı sürmeye koyulduğumu; şehrin sokaklarından geçerek, kamyonların kırmızı ve beyaz kuyruklu yıldızlar kaydırdığı ıslak otoyollarda ilerlediğimi anımsıyordum. tatile çıktığımızda, ben araba sürerken dizlerime koyduğu başını usul usul okşadığımı; onun parmaklarıma öpücükler kondurduğunu anımsıyordum. bununla birlikte, açık unutulan bir lambanın, mavi gündoğumunda parlayan pencerenin altında, bir an onun geri döndüğünü düşündürdüğü zaman kapıldığım çılgınca umudu anımsıyordum. telefonun başında sigara tüttürerek geçirdiğim günleri; telefonun zili çaldığında, geceleyin sokaktan yavaşlayarak bir taksi geçtiğinde yüreğimin sıçrayışlarını, o hayallerin yok olup gitmesi için gereken zamanı, çekilip gidişleriyle daha çok üzüntü veren yalnızlığı anımsıyordum.

    hatta, zihnimize durmaksızın gelip onu ele geçirmeye çalışan şeyi durmaksızın kovarak; zihnimizi parçalayıp yıkan şey yerine neyle olursa olsun, hangi ipe sapa gelmez sözlerle olursa olsun rasgele doldurarak —bunaltıcı bir çabadır bu— anıları biraz olsun uzaklaştırmayı başardığımızı sanırız; ne var ki, tam olarak kurtulamayız onlardan. işte gecenin ortasında, o kadın kollarımızın arasındadır. işte bedenler, hiçbir zaman olmadığı gibi birleşmiş ve kendilerinden geçmiştir; dilini ve dişlerini, boynunda ısırdığınız saçlarını, gamzeli kalçalarını ve sizinkilere dolanan bacaklarını ve pek hoşlanmadığı şeyleri yapmaya giriştiğinizde çıkardığı küçük homurtuları tanırsınız ya da bir burunda onunla birliktesinizdir; direkleri gölgeden, yan yatmış büyük bir gemi görürsünüz; bir hayalet gemi; o, güneşin doğuşunu seyredeceğini söyler size; birden, doğan günle ondan ayrılacağınızdan; kendisi orada, gül parmaklı şafağın önünde tek başına kalırken sizin gitmenizi istemesinden çok korkarsınız; ama biraz daha kalmanızı ister ve ağlayarak, diz dize, sevişmeye başlarsınız. ya da... tanrım, siz ter içinde, sertleşmiş cinsel organınızla bunun bir düş olduğunu anlayana kadar geçen saniyeler ne de uzundur; ardından, merhametli yorgunluk sonunda sizi sersemletmeden önce geçip giden saatler ne korkunçtur.

    ölümün ne olduğunu biliyorum; bu yaşımda ölümle bir kereden fazla karşılaştığım düşünülebilir. ama şunu söylemeliyim ki, ölüm, terk ediliş kadar derinden yıkmaz insanı. ölüm, geri dönüşü olmayan şeylerin o iğrenç yumuşaklığına da sahiptir: ona isyan etmek, kararından dönmesini dilemek yararsızdır. oysa sizi terk etme kararını, bilirsiniz ki bir kişi almıştır; hem de sizin kötülüğünüzü istemeyen, dahası, sizin için iyilik dileyen, bütün iyilikleri dileyen bir kişi yani sizi seven kadın. iyi ile kötü öylesine duyulmamış bir biçimde ters yüz olur, roller öylesine anlaşılmaz bir biçimde tersine döner ki üzüntüden sersemleyen zihin, bunları ne kavrayabilir ne de kabullenebilir; pek tatlı sözler söylemeyen kadının tek bir sözü, sanki en değerli varlığıymışsınız gibi sizin için kaygılanan kişinin tek bir sevecen düşüncesi yeterli olacağına göre; zihin, alınanın geri verileceğine, çözülenin yeniden bağlanacağına boşuna beslediği inançla tükenip gider. şimdi onun aldığı bir kararın sizi neredeyse cansız olarak bir kenara bırakması, kendisinin de çığlıklarınıza aldırmadan yoluna devam etmesi mümkün mü? başınıza gelebilecek en küçük kötülükten endişe duyan o insanın; en ufak bir sıyrığı olduğunda, çoğunlukla sabahları kramplarla kasıldığında öpücüklerle yatıştırdığınız o kadının, sizde açtığı korkunç yaradan ötürü kahrolmaması mümkün mü?

    bazı bakımlardan, geçmiş ile bugün arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerek, böyle kendi kendimizi sorgulamakta haklıyız. ne var ki geçmişte olanla bugün olanın imkânsızlığını değerlendirmek yerine; çelişkili ve acı verici görünse de tersine bir düşünme eylemi gerçekleştirilmelidir: şimdi olan, geçmiş olmuş görüneni geçersiz kılar. şimdi başımıza gelen, hep gelmiş olanın ama belli edilmeyenin gerçeğidir. bu en azından, savaşın ve aşkın en uç, dolayısıyla da en güzel durumları için doğrudur. zaten söz konusu durumlar için, aynı acımasız ihanet sözcüğünün kullanılması boşuna değildir. arkadaşını ateş altında bırakıp giden, onu düşman polisine veren kişi, zaten ona hep ihanet etmiş, hep bir alçak, bir muhbir olmuş demektir. sevgililere gelince, eşini ilyada'daki ölü bir savaşçı gibi, tozun içinde, devrilmiş ve yıkılmış bir halde bırakıveren, hep orospu çocuğunun teki ya da babil'in büyük orospusu olmuş demektir. bu böyledir.

    sonuç olarak benim duygusal eğitimim böyle oldu işte. dediğim gibi, gençtim. en çok liman kızlarını tanıdım. bu, hepsi de orospudur anlamına gelmiyor; hatta pek azı öyleydi. yalnızca, kendilerine hikâye anlatılmasını beklemiyorlardı. inanma ve inandırma yeteneğim onulmaz biçimde yok olup gitmişti. böylece port said ile lourenço marqués arasında sıralanmış, az konuşan sevgililerim oldu. biri pipo içerdi; bir başkasının evcil bir pitonu vardı; bir üçüncüsü tehlikeli ilişkiler'in ingilizce çevirisini okumuştu. anılar işte. hem sonra, gemi enkazlarındaki sevgilim de vardı. mutluluk konusunda müşkülpesentliğimi azalttım. kısacası, zamanından önce yaşlanmıştım; oysa a. sonuna kadar ihtiyar bir yeniyetme olarak kalmış, onu mahveden de bu olmuştu.

    *tristesse d'olympio (olympio'nun kederi), victor hugo'nun bir şiiri.”
  • sudan'ın konteyner ve kuru yük taşımacılığında kullanılan limanı. uasc, msc, safmarine ve maersk gibi konteyner taşımacılığı hizmeti veren armatörler düzenli servis verir.
  • 2005 senesinde stajyer olarak gittiğim liman. iç savaş nedeniyle pass alamadığımız limanda 15 gün tahliye yapmıştık.

    aklımda kalanlar 1940'lı yıllardan kalma binaları, binalarının önünde açıkta yere sıçan beyaz entarili adamlar, bizden çok farklı okunan ezan, 2 masa 4 sandalyeli bir bakkal ve biz beyazların kendilerini kestiğimizi iddia ederek tartışma çıkarmak isteyen 2.05'lik watchman.

    tartışmaya girmedik tabiki adam çok iriydi.