şükela:  tümü | bugün
  • merhabalar, porto'ya gelişimin 2.ayını doldurmuş bulunmaktayım geriye kalan 4 ay için burada geçirdiğim günlerden günlük tutacağım. biliyorum ''format, viran, eyleme'' üçlüsünü. uygun değilse başlığı silebilirsin sevgili moderatör. tabii, asıl amaç kendim için günce tutmak. ama erasmus için veya portoya gezmeye gelecekler için de faydalı olacağını düşünüyorum.
  • (bkz: wordpress)
  • 1 nisan 2018

    evet... bugün çok geç kalktığım günlerden biriydi. gene yemek sorunuyla başbaşa kalmıştım birkaç saat bilgisayarda takıldıktan sonra heinz kutu konserve kuru fasülyesini açıp mikrodalga'da ısıttım. ve markette satılan salata ve o garip, adı grego yogurt olan yunan sıfatı taşıyan yoğurtla götürmeye başladım. tek dediğim ise ''tatlı kuru fasülye mi olur lan?'' idi. neyse yapacak bir şey yok gurbetteyiz.

    evvelsi gün tanıştığım ankara'lı güzel, beden eğitimi okuyan kız hanımımıza yazdım, palacio de cristal parkında yürüyüş için. yorgun olduğunu söyledi ve gelmedi.

    gece içinse bir yerden davet gelmediği için, ki zaten portekiz'de neredeyse hiçbir yer açık değildir pazar günü. gece gidecek kulüp bulmak imkansızdır. ama genellikle turistler için açık olan bir tane vintage kulüp bildiğim için tek başıma dışarı çıktım. porto'nun daracık sokaklarından geçerek açık olmayan barlara kulüplere ''downtown''a göz atmak istedim. geçerken dansçı-evsiz-sanatçı üçlemesinden oluşan 5 kişilik bir grubun yol üstü banklardan birinde içtiğini gördüm. 40 yaşlarında kel piercingli dövmeli bir adam durdu ve dans ederken gülerek ''how ya doin' mate?'' dedi. sonra arkadaşı da ''have you ever seen a drunk standing upside down? '' dedi ve yaşlı adam amuda kalktı. amuda kalkınca etek giyen orta-yaşlı adamın dal-daşşak her yeri göründü, çünkü iç çamaşırı yoktu. zaten amuda kalkınca da düştü, ve gruptaki 2 kız gülmeye başladı.

    gideceğim bar 03.00'te kapandığı için saat 22.00 gibi onlara katılabilir miyim diye sordum ve çok normal olarak, tabii dediler. orta yaşlı adam irlandalı olduğunu avrupa'nın her yerinde yaşamış 34 ülke dolaşmış chicken joe olduğunu söyledi. o kadar sarhoştu ki, ayakta zor duruyordu. ve anfilerinden irish folk music açtı, herkes dans etmeye başladık. porto'da her yerde satılan hash denilen ot türü bir şey vardır. çıkarıp ikram ettiler, biradan ikram ediyorlar. her ne kadar evsiz olsalarda çok keyifliydi. ardından ev sahiplerinden biri aşağı inip bizi kovaladı.

    embaixada do porto isimli mekana gitmeyi teklif ettiğim chicken joe ve arkadaşı benimle geldi. kızlar ise sokağa işediler, ardından evlerine gittiler. kulübe gittiğimizde saat 00.30 idi, ve eski amerikan tarzı müzikler çalıyordu. cebimden çıkarttığım konfedere bayrağı bandanamı bağladığım gibi her yerinden piercing fışkıran jacky ile dansa başladık. sahnede sadece ikimiz vardık. ardından brezilyalı, zannedersem ''whore'' olduğunu düşündüğüm bir ablamız bize twerk yapmaya başladı. uzun bir süre kovboyculuk yaptıktan sonra, mekandaki langırt masalarına geçerek oynamaya başladım. yanıma gelen rasgele kız ispanyoldu ve memelerine bakmaktan zor oynuyordum. ''no fırfır'' diyerekten karşımıza geçen hindu kardeşlerimi uyardım. garipler mekana gelince direk langırta yönelmişlerdi, direk elendiler. her yenişimizde ispanyol öpüşüyordu. tanıştığım her ispanyol gibi ingilizce konuşamıyordu, o yüzden de ''tu es linda''dan daha fazla ilerleyemedi maalesef.

    mekan kapanmış, herkes dağılıyordu. chicken joe ve arkadaşı facebook'umu alıp ertesi gün güzel bir mekan için benimle sözleşti. chicken joe o kadar uçuk bir herifti ki, erasmus arkadaş grubuyla dışarı çıkmak yerine o adamla eğlenmek daha fazla keyif vermişti.
  • tanım: bir yazarın porto günceleri.

    merak: skor kaçta?
  • 1. gün yazarın başlıklarını engelle
    2. gün yazarı engelle
  • 2 nisan 2018

    bugün de geç kalkmıştım gene, yemek için birşeyler arandığımda sandviç ekmeği arasi domates, beyaz peynirimsi bir süt ürünü ve de hıyar doğramıştım. yanına da marketten aldığım adı siyah çay fakat hiç de bildiğimiz siyah çay olmayan poşet çayı yudumluyordum. ardindan turkiyedeki üniversitemin erasmus ofisini aradim, skype kontoru ile yurtdışı sabit hatlarla dakikasi 2 cente konuşabiliyordum çünkü. ve hibemin kesilmemesi icin, sadece devamsızlıktan kalmamamin yeterli olduğunu söylediler. bu benim için "oh yes baby!" idi. artik hocayi tavlayip zaten anlamadığım portekizce olan derslere imza atip çıkacaktım. ya da hepsine birden imza atip okula elveda diyecektim.

    aksam ustu ise normal olarak, ki trabzondan bile beter bir halde, her zaman yagmur yagan porto'dan bikkinlik geliyordu. ben ise vaktimi arkadasim ile pubg mobile oynayarak geciriyordum. o ara zaten uzak kaldigim turkiye gundeminden bilgiler aliyordum.

    geceye ise meslektas olacagim ispanyol mateo tarafindan davet aldim, butun erasmuslari toplayarak tanistiriyordu. porto nehrinin yaninda ponte dom luis i koprusunun altindaki bara gittim, yarim litre somersby apple cideri 2.5 euro'ya aldim. cider ise porto'da tattigim enfes tatlardan biriydi. turkiye'de ise gördüğümü ya da duyduğumu hatırlamıyorum. cider kelimesini google translate'de çevirdigimde bile "elmadan yapilan bir içki" olarak çevriliyor.

    masada ise ispanyol mateo karşıma oturmuştu, o kadar keko idi ki... konuşmasını hiçbir şekilde anlamıyordum, daha doğrusu hiç bir ispanyolu anlamıyordum. kukulaklım mateo'yu dinlememem için bana yalvarırken masa daha da kalabalıklaşmaya her milletten insanla dolmaya başladı. 15 kişi kadar olmuştuk, ve yanıma ise ertesi gün langırtta yendiğim italyan kizlar oturmuştu. beni tanidiklarinda ağızlarından beraber "merda " diye laf çıktı. sonradan onlarında meslektaşım oldugunu öğrendim. benle beraber bunu öğrenen mateo birden yırtık dondan çıkar gibi fırladı ve başladı berbat ingilizcesiyle meslek hakkında konuşmaya.

    ardından diller hakkında konuşunca, ispanyolca, italyanca, portekizce ve fransizcanin yakın diller olduklarını söylediler ve bu milliyetten olan erasmuslar birbiriyle kendi dillerinde anlaşabilecekler mi onu denediler.

    yazılışlar ve okunuşlar hakkında yorum yaparken bana türkçenin nasıl olduğunu sorduklarında neredeyse ağızları açık kaldı. hem yazılışının hem okunuşun aynı olduğunu ve her harfin bir sesinin olduğunu, ve türkçede "how do you spell it?" gibi bir şeyin olmadığını söylediğimde şaşırmışlardı.

    uzun sohbetin ardından başka bir bara gitmeye karar verdik.* barın açılış yıldönümü için bedava bira veriliyordu. normalde 50 cente satılan şişe bira bedavaya dağıtılıyordu gece boyunca. fakat bar her zaman kalabalık ve gelen kişiler dışarda kümeler halinde ayakta icerdi. zaten maksat oturmak değil ucuz biraydi, bu sefer ise kalabalıktı. yarim saatin ardından yagan yağmurla çil yavrusu gibi o kalabalık dağıldı.

    ve ben 15 dakikanın sonunda geldiğim odamda hala sırılsıklamım.
  • 3 nisan 2018

    temizlikçi kadın odamı temizlemeye geldiğinde kibarca ''no thank you, not this time'' dedim fakat kapıyı tekrar tekrar çalınca. boxer ile kapıyı açtım, portekizce konuşan kadın bir şeyler diyor. yavaş yavaş tekrarlıyor anlayacağımı zannediyordu. pubg mobile oyununu oynarken, skype konuşmasındaki arkadaşım bağırıyor ortam geriliyordu. en son kadının 2 haftadır oda temizlemeyi reddettiğimi artık odayı temizlemesi gerektiğini söylediğini, odalardan birinde kalan kız bana çevirdi. tabii ben de biraz utanma edasıyla, dışarı çıkıp balkonda bekledim kadının işini bitirmesini. en son odaya girdiğimde 5 dakika geçmişti ve oyunda hala ölmemiştim, arkadaşım ''lan ölmedin olum oynasana artık a*ına koduğuuum, adam dibinde görmüyo seni öldür lan öldür'' diye bağırıyordu sonra ise adamı öldürdüm, tabii.

    bugün ise pek bir şey yapmadım, yağan yağmurun ardından dışarı çıkacak halim yoktu fakat 2 gün önce tanıştığım chicken joe'nun bir fenomen olduğunu öğrendim. romanya yetenek sizsiniz'ine katıldığını youtube'da gördüm. ahanda burada gördüğünüz adam. acaba başka zamanlarda da televizyona çıktı mı bilmiyorum. jürilerden hayır yerken bile çapkınlık peşinde, adam her yerde karılara yürüyor efenim durduramıyoruz...
  • porto değildr o porto olsa duramazsın.
  • 4 nisan 2018

    evet bugün öğle 12'de kalktım, biraz erkendi telefonuma suvi'den cevapsız arama gelmişti. öğle yemeği için aşağıya çağırıyordu. bu fin kız çok tatlı birisiydi, türk sevgilisi vardı finlandiya'da. ve yemeğe indim ben de. yemekte ise yağsız bulyonsuz çin işi bir haşlanmış pirinç pilavı, ve karaşimşeğe benzer fakat mercimeklerin kıtır kutur ettiği pişmemiş bir yemek vardı. portekiz'de yemekler hep ortak tabağa alındığı için, pilav üstü kuru gibi verilmişti yemek. neyse garipti efenim... suvi ile hasbihalden sonra, ayrılmıştık.

    önceden çağrıldığım, he for she programına katılmaya gidiyordum. program kadın erkek eşitliğiydi. portekiz'deki kadın erkek eşitliği ile kendi ülkenizdekini karşılaştırın gibi bir konu vardı. türkiye'nin bu konuda sabit bir cevap verilemeyecek kadar büyük bir yer olduğunu, kadın erkek eşitliğinin bölgelere göre değiştiğini fakat kanun önünde hiçbir çağ dışı yasanın olmadığını söyledim. fakat türkiye'deki kadın cinayetlerini taciz vakalarını objektif olarak aktarmaya çalıştım. bana ise türkiyenin kötüye gidip gitmediği hakkında sorular geliyordu. ben ise türkiye'nin mevcut siyasi otorite ile kötüye gittiğini fakat dünyanın genel olarak gençlerden gelen bir umudu olduğunu ifade ettim. gençlerdeki altyapının ilerlediğini, şu an için orta-alt kesimin batı konularına entegre olma konusunda sıkıntıları olduğunu, türkiye'nin bir jenerasyon sonrasında çok daha iyi olacağını söyledim. konuşmada yanımda bulunan başka bir fin juli ile konuşmaya başladım, ona fin ve türk dilleri arasındaki bağı örnek üzerinden gösterince şaşırmıştı. :) fince ''mina-sina'' türkçe ''ben-sen'' demek. ve fin dilinde de ''he, she, it'' tanımlamak için sadece tek bir zamir kullanılıyor ve herhangi bir cinsiyet belirtmiyor. ayrıyeten iki dilinde sondan eklemeli bir dil olduğunu söyleyince, juli ufku genişlemiş gibi bana bakmıştı.

    akşama ise mikrodalga fırında makarna yapmıştım her zamanki gibi, artık vücüdum makarna olmaya başlamıştı yavaş yavaş. party animals facebook grubundan çarşamba günü bira indirimi olduğu için pub'a çağırıyorlardı. ve bu sefer ankaralı kız saat 10 gibi yazdı parti var mı diyerekten. var dedim, pubdan sonra gideceğim. cevap gelmedi.

    pub'a gittiğimde her zamanki gibi önü kalabalıktı, ve her zaman sarhoş olan 2 metrelik, tam bir crazy çek bir tanıdıkla takılmaya başladık. ve bir de polonyalı kız vardı, sandra. ardından çek arkadaş marko, ikimizeen sevdiğimiz porno tarzlarını sordu. bir süre bunu konuştuk ardından marko ise, ufakken annesinin onu yakaladığını ve dalga geçtiğini söyledi.

    çok fazla tanıdık olunca herkesle ayak üstü muhabbete geçtik. ve sonra 2 polonyalı kız daha geldi, bir kulübe gittik. kulüp ise bomboştu o yüzden orasının biraz dolması için başka bir kulübe geçtik.

    geçtiğimiz kulüp, orta yaşlıların olduğu baçata, salsa gibi dansların olduğu bir yerdi. ve bizim kızlar tuvalete gidince, marko ile daşşağına dans etmeye başladık. sonra yanımızdaki kızlar da ikili dans edince dedik ki eşleri değiştirelim. karşıma gelen kız ise tıp okuyan güzel bir portekizli kızdı, bir elimi eline diğer elimi ise kalçasının biraz üstüne koydu ve bana salsa yapmayı gösterdi. ardından polonyalı kızlar gelince, onlarla sırayla dans etmeye başladık. fakat bu kadar baçata hepimizi orta yaş sendromuna sürüklüyordu. oradan acilen çıkıp öteki partiye gitmemiz gerekliydi. çıktığımızda ise ankaralı kız beni aradı ve olduğum yere geldi, üstünü değiştirip geleceğini söyledi. o sırada ise biz çoktaan kulübe geçmiş dans ediyorduk, fakat kulüp boş idi bir yarım saat sonra sıkılıp çıkmıştık. ve herkesin dersi olduğu için ayrıldık. fakat benim dersim yoktu ve ankaralı kızı bekliyor idim.

    ardından, gelen şortunu çekmiş ankaralı nevin biraz üşüyordu, saçlar ise tam bir harley quinn idi. ve herkesin nereye gittiğini sordu. eve gittiklerini öğrenince aman neyse dedi ve beraber kulübe gittik. kulüpte ise beraber dans ediyorduk, benim kafa ise iyiydi. birbirimize twerk yapmaya başladık. ardından beni başka kızların içine itti, bunu neden yaptığını ise hiç bilmiyorum ben onunla yakınlaşmak istiyordum o ise başka kızları yanına getirmemi söyledi. ''mustafa şunları düşür de bizimle dans etsinler'' o kızlar ise yunan çıkmışlardı, ve edirne'den geldiğimi söylediğimde şaşkın baktılar. '' hey i am from adrianapolis!! '' dans etmeye başladığımız yunan kızlar ise bir süre sonra kulüpten ayrıldı ve sonunda bizde nevin ile sonunda dışarı çıktık. biraz dolaşalım dediğimde, konuşmaya kendini anlatmaya başladı. çok koyu bir ülkücü ve çok açık giyinen renkli bir kişilikti.

    bir kebapçının önünden geçerken içeri girip türk müsünüz diye sorduk, girişte ise ''kur'' ile başlayan bir tabela gibi bir şey vardı fakat yarısı kapalıydı. sonra içeridekiler ise faslı olduklarını söylediler. fakat sahibinin türk olduğunu söylediler. ve ben de dedim ki tabelada ne yazıyor. faslı çalışanlar ikisi birden ''kurdistan döner kebab'' dediler. aldığım cevap karşısında dumura uğrarken, nevin elini bozkurt yapmış ''no kurdistan, its turkistan'' diyordu. sonrasında ise orada yemekten vazgeçip nevin'i evine bırakmıştım.