şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: postmodernizm)
  • tam adı "postmodernism or the cultural logic of late capitalism" olan bir fredric jameson yapıtıdır. postmodernizmin incili diye de geçer kimi yerlerde, müthiş etkileyici ve zor bir dille yazılmış bir eserdir. (http://www.amazon.com/…-interventions/dp/0822310902)

    "conclusion, secondary elaborations i. prolegomena to future confrontations, between the modern and the postmodern" başlıklı bölümden bir kısmı kendi çevirimle paylaşmak istiyorum burada.

    "i. modern ile postmodern arasında gelecekteki yüzleşmelere dair önsöz

    marksizm ve postmodernizm: insanlar genelde bu kombinasyonu tuhaf ya da paradokssal bulma eğiliminde olup, hatta bazıları bir şekilde pek tutarsızca şu sonuca varır: “içinde bulunduğum durumda bir postmodernist “kesildiysem” o halde akla yatkın olan şey (ya da başka deyişle stereotipik), marksist olmaktan vazgeçmemin gerektiğiydi.” bu iki terim (özellikle de postmodernizm) kendileri içinde bir yığın nostaljik pop imgelerini de taşımaktadır, hatta belki de “marksizm”, lenin'in ve rus devrimi'nin sararan fotoğrafları içinde de kendine yer bulmuşsa, “postmodernizm” de kısa zamanda en şık yeni otellerin görünümüne teslim olacaktır. burada pek sabırsız davranan bilinçdışı aceleyle ayrıntılı bir biçimde -duvarlarında eski fotoğrafları, tembel kötü rus yemekleri servisi yapan sovyet garsonlarıyla- yeniden üretilmiş, inşa edilmiş parlak pembe-mavi mimari aşırılığın içine gömülmüş bir nostalji restoranı ile ilgili imgeleri bir araya getirmiştir.

    kişisel bir örneği sunmaktan keyif duyacağım; bir keresinde ben de bir inceleme nesnesi olarak tuhaf ve komik bir yaklaşımla değerlendirilmiştim; yıllar önce çok sayıda mektup almama yol açan yapısalcılık üzerine yayınladığım kitabın ardından bir grup beni yapısalcılığın “en önde gelen” sözcüsü olarak nitelendirirken, başka bir grup da bu hareketin “etkin” bir eleştirmeni ve karşıtı olarak tanımlamıştı. aslında ben bunların hiçbiri değildim, şu sonuca varmam gerekiyor ki, ben bu yakıştırmalardan “hiçbirine” ait olmamalıydım, zira söz konusu kişiler için kavranması zor görünen alışıldık olmayan, bu karmaşık durumda iki taraftan "hiçbiri" olmamam gerekirdi. postmodernizme gelince konu üzerinde yazmış olduğum kaynak metinde, entelektüel ya da politik yönden onu en yalın anlamda kutlamanın ya da “yadsımanın” (bu sözcük nasıl anlaşılırsa anlaşılsın) olanaklı olamayacağını savlamak için giriştiğim tüm çabalara karşın, avangard eleştirmenler beni birden marksist polemikçi olarak tanımlayıverdiler; yine daha samimi olan bazı yoldaşlar da bu konu üzerine daha önce eğilen yazarların sunduğu örneklerden yola çıkarak benim en nihayetinde konunun derinliklerinde kaybolan “post-marksist” biri olduğum sonucuna vardılar (bu “post-marksist” tanımı, bir dilde “davadan kaçan” ya da dönek anlamına gelirken, diğer bir dilde “kavga etmektense yolunu değiştirmeyi seçen kişi” anlamına gelebilmektedir.)

    bu tepkilerin çoğunun, beğeni (ya da yorum), analiz ve değerlendirme kavramlarını birbirinden ayıramadıkları görünüyor; oysa ben, bu üç unsurun ayrı tutulması konusuna özel bir ilgi duyduğumuzu düşünüyordum. kişisel tercihlerle ilgili en gevşek medya anlamında “beğeni”, soylu ve felsefi bir tavırla “estetik yargı” olarak belirlenen kavrama tekabül ediyor görünmektedir (kodlardaki değişim ve sözlükbilimsel ağırbaşlılıkta ortaya çıkan değişiklikler, en azından, geleneksel estetiğin yerine geçmekte ve modern dünyada kültürel düzlemin dönüşümünün bir göstergesidir). “analiz” ise burada yazınsal ve kültürel incelemenin özgül formların olasılıklarının tarihsel koşulları üzerine araştırmalar olarak bunları biraz daha tanımlamak belki de (geçmişte genellikle uzlaşamaz ve birbirine uydurulamaz görünen) bu ikili perspektiflerin, bunların nesnesini oluşturduğu ve böylelikle birbirinden ayrılamaz bir özellik kazandıkları böyle bir sürecin nasıl oluştuğu konusunda bizlere bir fikir verebilecektir. burada analiz, beğeni ve yorum üzerinde yoğunlaşan bir kültür gazeteciliğinden çok daha farklı bir dizi işlem şeklinde görülebilir. bu noktada gerçekleştirilmesi gereken en önemli unsur, bütünlüğünün ayrılmaz bir parçasını oluşturan gözden geçirme işlevleri ile birlikte bu tür kültür gazeteciliği ile benim “değerlendirme” adını vereceğim ve (daha eski estetik yargılarda olduğu gibi) bir yapıtın “iyi” olup olmadığı üzerinde bir hüküm verememekten çok, metin ya da tek bir sanat yapıtı yoluyla bizzat toplumsal yaşamın kalitesini sorgulayan sosyopolitik türde değerlendirmeleri canlı tutan (ya da yeniden inşa eden) veyahut kültürel akımlar ya da hareketlerin politik etkilerine daha az yararcı bir gözle yaklaşabilen, gündelik yaşamın dinamiklerine daha eski geleneklerin kalıplaşmış formlarından ve göstergelerinden daha fazla anlayış gösteren tarz arasındaki farkın açıkça belirlenmesidir.

    “beğeni” ‘ye gelirsek; (daha önceki bölümleri okuyan okurların da farkedebileceği gibi) kültürel açıdan postmodernizmin ya da en azından bir bölümünün göreceli yönden istekli bir tüketicisiymiş gibi yazıyorum: postmodern mimariden ve yeni görsel yapıtların büyük bir bölümünden özellikle de en yenisi olan fotoğrafçılıktan hoşlanıyorum. müzik dinlenmeyecek, şiir de okunmayacak kadar kötü değil; roman ise yeni kültürel faaliyetler içinde en zayıf durumda olandır, ancak anlatıssal karşılıklarını oluşturan film ve video tarafından bu aşılmış durumdadır (bununla birlikte en azından yüksek “edebi” roman, alt-jenerik anlatılar, gerçekten çok iyi olup hiç kuşku yok ki; üçüncü dünya’da bu çok farklı bir konuma ulaşmaktadır). yaşama kalitesinde kaydedilen ilerleme ile birlikte yiyecekler ve moda da çok gelişmiştir. inancım odur ki bu, özünde işitsel boyut kazandırılmış görsel bir kültürdür –bununla birlikte dilbilimsel yönden gevşek ve güdük kalmıştır- (bu bağlamda dilbilimsel unsuru betimlemek üzere “standartlaşma” dan daha güçlü bir terimin icat edilmesi gerekir ve bunun yanısıra, bu boyutun “yaşam tarzı” ya da “cinsel seçim” gibi en kötü cinsten, türetilmiş, değersiz bir lehçe ile daha da yavanlaştırılıyor) ve zekice, cüretkar ve dikkatli bir güdülendirme bulunmadığından dolayı ilginçleştirilemiyor.

    bütün bunlar yorumların ortaya çıkışını hazırlayan beğenilerdir ve bu tür bir kültürün işlevi ve nasıl bu duruma geldiğinin analizi ile herhangi bir ilgileri bulunmaz. her durumda, bu form içinde görüşler de olasılıkla doyurucu olamayacaktır, zira iyi bilinen bağlamsal nedenden dolayı kişilerin bilmek isteyecekleri ikinci yanıt bu oluşun daha eski, modernist ölçüt ile ne şekilde karşılaştırılabileceğidir. genelde mimari, büyük bir ilerlemenin göstergesidir, buna karşın romanın durumu bundan çok daha kötüdür. fotoğrafı ve videoyu karşılaştırabilmekse neredeyse olanaksızdır (videonun karşılaştırılamazlığı tümüyle farklı bir nedenden kaynaklanır); ayrıca bugün bakılabilecek yeni resimlerin ve okunabilecek yeni şiirlerin bulunmasından dolayı kendimizi şanslı görmemiz gerekir).

    bununla birlikte müziğin (schopenhauer, nietzsche ve thomas mann’ın ardından) bizi salt yorumlardan daha ilginç ve karmaşık bir yere ulaştırması gerekir. her şeyden önce müzik, temel bir sınıf belirleyicisi, pierre bourdieu’nun “ayrım” adını verdiği kültürel kapitalin göstergesi olma özelliğini korumuştur. yüksek ve alt sınıfın ya da seçkin zümrenin ve kitlelerin tutkuları, müzikal beğeniler (adorno bir yanda, simon frith diğer yanda, bu beğenilere tekabül eden kuramlar) bugün de müziğin kendisi tarafından canlandırılmaktadır."

    not: bu eser türkçeye çevrildi, hangi yayınevi olduğu veya çevirmeni kimdir, hiç ilgilenmiyorum. sadece kötü bir çeviri olduğuna, bir kısmını orjinal ingilizcesiyle karşılaştırarak şahit oldum.

    not2: konuyla alakalı doyurucu linkler:

    http://www.mun.ca/phil/codgito/vol4/v4doc2.html
    http://carbon.cudenver.edu/…tc_data/postmodern.html
    http://www.eng.fju.edu.tw/…rnism/jameson_review.htm
  • yky 1994'te nuri plümer çevirmenliğinde 'postmodernizm ya da geç kapitalizmin kültürel mantığı' adıyla yayınladığı kitaptı. ancak çevirisindeki sorunlardan mı telif problemi mi nedir gerçek sebep bilinmez, yeni baskıları yapılmadı.

    bugün nirengi kitap'tan nuri plümer ve abdulkadir gölcü'nün bu kez birlikte çevirdikleri eser, yine aynı adla okuyucusunu bekliyor.