şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: gay pride)
  • 2009 yapımı bol bol gözyaşı döktüren sigourney weaver filmi. eşcinsel bir oğlu olan dini bütün anne bu durumla başa çıkmaya çalışsa bile gerçeği kabul edemeyip oğlunu kendinden uzaklaştırıyor. gerçek bir yaşam hikayesi olan filmi ailecek izlenmesi gereken filmler kategorisine koymaları gerektiğini düşünüyorum.
  • http://us.imdb.com/title/tt1073510/

    not: spoiler ve yorum karışıktır dikkatli okunmalı..

    türkiye'de böyle bir filmn televizyonlarda yayınlanması sadece filmin seyredildiği an da oluşan bir duygusallık ile geçip gider.. sonrasında hiçbir şey olmaz.. hatta böyle bir filmin varlığı dahi hatırlanmayabilir.. çünkü film olarak izlenecektir gerçek bir hayat ve mücadele olarak bakılmayacak..

    en son avatar'da izlediğimiz sigourney weaver'in(mary griffith) dini bütün bir anne performansı oldukça güzel.. bir de bu kadına ağlamak feci yakışıyor.. ya da bu kadın ağlayınca çok etkili olabiliyor efendim..

    film oğlunun (bobby griffith) eşcinsel olduğunu öğrenen anne ve ailesinin bu duruma bakışı, tepkisi ve sonuçlar ile mücadelesini anlatmakta.. tabii gerçek bir olaydan alınma olduğunu unutmamak gerekiyor.. filmin en önemli detayı mary griffith'ın dinine oldukça bağlı bir anne olması.. çünkü oğlunun bu durumuna karşı en büyük kozu din oluyor.. tabii dinlerin eşcinselliğe bakışı da sadece incil üzerinden bir nebze olsun irdelenmiş.. iyi de olmuş açıkcası..

    bir de işin aile tepkisi ve baba oğul ilişkisi var.. babanın (robert griffith) olaylara biraz uzaklığı ve oğlunun durumunu çok ciddiye almaması -ben öyle bir şey sezdim bilmiyorum başka izleyenler ne düşünür?- bobby'i etkileyen faktörlerden birisi.. tabii kardeşlerinin verdiği destek de göz ardı edilmemeli..

    bu film/gerçek bize sanırım dine körü körüne bağlanarak hiçbir gelişim göstermeden yaşamanın sonuçlarının can acıtıcı olabileceğini anlatmakta.. ya da olaylara sadece dini açılardan bakılmasının gerekli, yeterli ve olumlu olmayacağını vurgulamakta..
  • leroy aarons'ın aynı isimli kitabından televizyona uyarlanan, mary griffith'in gerçek hikayesini konu alan film. izlenmeli.
  • dinlerin özünde "hoşgörü, insan sevgisi, bağışlayıcılık vb." ifadelerle temize çıkmaya çalışmakla birlikte maalesef pratikte ne kadar "acımasız, hoşgörüsüz ve insanlıktan nasibini almamış" kabullere, uygulamalara sahip olduğunu gösteren filmdir. zira bir anne evladına sevgi yerine başka şeyler vermiştir. buna sahip olduğu inancı sebep olmuştur. burada elbette "tu kaka dinler" demeden önce insan faktörünün ya da yorumdaki farklılıkların durumu nasıl 180 derece değiştirdiğine de dikkat etmek gerekir.

    filmin türkiye'de etkili olması ihtimali yoktur zaten. zira bu ülke sesini çıkartmayan "farklılara" genellikle dokunmaz. çoğunluktan biriymiş gibi davrandıkça ya da farklılığını belirtecek herhangi bir davranışta bulunmadıkça sorun yoktur. filmdeki kaybedenimiz bobby'de benim gördüğüm kadarıyla annesinin sayesinde mevcut mahalle baskısı sebebiyle pek bir şey söyleyememiş, yapamamıştır. annesinin abartılı nefreti olmasa aslında farkedilmeyecek ya da kimsenin kış demeyeceği sessiz bir kişiliktir.

    filmin herhalde en insanı eriyip bitiren direnç kırıp hüngürdeten sahnesi -tepkiler bu yönde- sigourney weaver'ın kendine -ve yanındakine- yüksek sesle hatalı olduğunu itiraf edip daha sonra kendini suçladığı sahnedir.
  • kilise sahnesiyle beni salya sümük ağlatan, muhteşem ötesi film.

    --- spoiler ---

    "i know now why god didn't heal bobby. he didn't heal him cause there was nothing wrong with him."

    --- spoiler ---
  • hakkinda bu kadar az entry girilmesi beni hayal kirikligina ugratmistir. izledigim en iyi film olabilir. gey bir cocugun aile iliskini anlatiyor.
  • hakkında bu kadar az entry girilmesi beni şoka sokan ve üzen film. film zaten başlı başına üzücü. iki kez izledim. iki kez beğendim, iki kez sevdim, iki kez ağladım. insanın kalbine dokunan filmlerden. oyunculuklar öyle böyle değil. hele başroldeki sigourney weaver sergilediği performansla göz dolduruyor. korkutucu derecede başarılı oynamış rolünü. o ağladıkça, o yaptıklarından pişman oldukça ben ağladım. salya sümük ağladım bu filmde.

    --- spoiler ---

    bobby ergenlik dönemini bitirmek üzere olan eş cinsel bir erkek. eski yıllar. bobby eş cinselliğini kabul edemiyor ve düz cinsel olmak için dualar ediyor, kızlarla flörtleşiyor. ama bobby hep erkeklerin olduğu rüyalar görüyor. ne de olsa göreceğimiz rüyaları biz seçemiyoruz. ama ket vuramadığımız duygularımız ve yönelimlerimiz seçebiliyor. bobby erkekleri arzuluyor.

    film, eş cinselleri iyi analiz etmiş öncelikle. mesela bir sahne var, bobby okulda ve okulun popüleri olduğu her yerinden belli olan bir çocuğu beğeniyor, belli. çocuk bir kıza doğru gülümseyerek bobby'nin yanından geçerken bobby'nin onu görünce heyecanlanması, kendine gülümsediğini düşünmesi (hayal etmesi); ama aslında öyle olmadığının ayırdında olması, bir yandan da ona ağzı açık şapşal şapşal bakarken başkalarının bunu fark etmemesini istemesi film içerisinde hem oyunculuk olarak hem de kurgu olarak başarılı yansıtılmış ve analiz edilmiş bence. böyledir genelde lisede geyler. gey olduklarını gizlemek durumdadırlar, okulun yakışıklı oğlanlarından hoşlanırlar, onları izlerken birinin bunu fark etmesinden korkarlar ve elbette onlara ulaşmanın imkânsız olduğunu bildikleri için kahrolurlar. böyledir çünkü; okuldaki batuhalar, boralar hep düz cinseldir. eş cinselse bile genelde kabullenememişlerdir.

    neyse bobby eş cinselliğiyle boğuşurken bunu abisine açıklamak gibi bir hatada bulunuyor ve böylece bobby'nin çilesi başlıyor. abi anneye söylüyor, anne babaya söylüyor; kız kardeşler derken bütün aile fertleri bobby'nin eş cinsel olduğunu öğreniyor. katı bir anne değil, anne. çocuklarıyla ilgili, sevecen, işinde gücünde, esprili bir anne. ama dindar. fazla dindar. yobaz dindar.
    bobby'nin çilesi, annesinin dindarlığı ile başlıyor. annesi, bobby'nin derisini yüzse bu kadar zor olmayacak belki hiçbir şey. annesi, oğlu eş cinsellik günahından arınsın ve iyileşip (!) heteroseksüel olsun diye psikoloğa gönderiyor. psikolog kadın ise inanılmaz fantastik. sorduğu ilk soru "sesler duyuyor musun?" oluyor. ne alaka anlamadım. gaipten ses duymak eş cinsellik tezahürü mü acaba? ben şahsen gaipten ses duymam hiç. yoksa gey değil miyim? neyse.
    bobby'nin kızlarla cinsel ilişkiye girip girmediğini soruyor psikolog ve hayır cevabını alınca "o zaman gey olduğundan nasıl eminsin?" oluyor. bobby'nin bana kalırsa vermesi gereken cevap şu: "siz kadınlarla oluyor musunuz, psikolog hanım? madem olmuyorsunuz, eş cinsel olmadığınızı nereden biliyorsunuz?" amaç ironi yaratmak. eğilimler eğilimdir. biriyle seks yapmaya gerek yok eğilimi belirlemek için. karşı cinsle yatmamış olmamız eş cinsel olmadığımız; hem cinsimizle yatmamış olmamız da düz cinsel olmadığımız anlamına gelmez sonuçta. ama bobby psikolog kadınla bu şekilde alay etmedi. edemezdi. çünkü o da kurtulmak (!) istiyordu eş cinsellik hastalığından (!).
    psikolog baba oğul vakit geçirmelerini de tavsiye ediyor bobby'ye. ne cehalet ama! halbuki annesi olmayıp da babasıyla yaşayıp büyüyen yüzlerce gey var.

    annenin ise hâlâ gözleri bobby'nin üzerinde. arkadaşlarının onu görmesini istemiyor, bobby'nin giyimini ve jest/mimiklerini ziyadesiyle feminen buluyor, sürekli karışıyor her şeyine. sürekli gözetliyor oğlunu. izlerken siz yoruluyorsunuz, boğuluyorsunuz bobby'nin yerine. yani film yapmak istediğini başarıyor.
    anne öylesine dindar ki oğlunu eş cinselliğin korkunç ağlarından (!) kurtarmak için küçük kâğıtlara incilden notlar alıp evin her yerine yapıştırıyor. bobby'nin yaşam alanı kalmıyor evde. hapis gibi. ev, okul, hayat, din... her şey üstüne geliyor.

    bobby bir gün kuzenine yerleşiyor ve orada bir erkekle aşk yaşıyor. erkeğin ailesiyle tanışıyor ve ister istemez bazı şeyleri aşmış bu aile ile kendi ailesini kıyaslayıp üzülüyor. sizin ise yüreğiniz dağlanıyor izlerken. annesi ise oğluna incil hediye gönderip onu daraltırken oğul da annesie eş cinselliğin hastalık olmadığıyla ilgili kitaplar yolluyor. savaş bitmiyor yani. anne oğul sürekli bir savaş halindeler.

    filmin ortasında bobby ölüyor. intihar ediyor. ama onu o öldürmüyor. onu homofobi, annesinin yobaz dindarlığı, abisinin çenesini tutamaması, okuldaki söylentiler, ailesinin değişmeyecek olması öldürüyor. filmin yarısında veda ediyor bobby.
    ilişki yaşadığı erkek cenazeye gidiyor ve bobby'nin annesine taziyelerini sunuyor. oğlan gittikten sonra anne elini yıkıyor el sıkıştıkları için. kilit ve önemli bir sahne bence. o kadar tiksiniyor kadın eş cinsellikten. oğlunun sevgilisinin yemek yediği tabağı ve çatalı çöpe atıyor. ellerini kanatırcasına yıkıyor. eş cinsellik bir hastalıkmışçasına. ve ağlıyor hep. izlerken siz de ağıyorsunuz haliyle.

    hep böyledir. bir şeyin değerini onu kaybedince anlarız. bir noktadan sonra kadın ya bobby haklıysa, ya eş cinsellik bir eğilimse diye düşünüp araştırmaya başlıyor, rahiplerle görüşüyor, eş cinsel ailelerin katıldığı sohbetlere katılıyor ve bir gün kilisede haykıra haykıra, ağlayarak, insanın tüylerini diken diken ederek, mahvolarak ve mahvederek "tanrı'nın bobby'yi neden iyileştirmediğini biliyorum artık, iyileştirmedi çünkü bobby'nin herhangi bir problemi yoktu," diyor. kendini suçluyor. ama yapacak bir şey yok. bu korkunç bir pişmanlık. film zaten başlı başına bu pişmanlığı anlatıyor. bu nasıl bir pişmanlıktır. artık bobby'nin hasta olmadığını biliyorsun. oğlunu ölüme sen ittin. artık net bir şekilde farkındasın bunun. yapabileceğin hiçbir şey yok. bu korkunç bir ceza şimdi kadın için. kafasını duvarlara da vursa, tek tek dişlerini de kırsa, tırnaklarını da sökse bu pişmanlığın verdiği acının tarifi yok. daha acı bir şey yok artık. onu sen öldürdün. senin yobaz inancın öldürdü.

    demek istediğim, kadın harika oynuyor. bu pişmanlığı, acıyı nasıl da güzel yansıtıyor.

    --- spoiler ---
  • bu annenin aynısından bende de olduğu için ve ona açılma gafletini gosterdiğim için, içinde kendimden çok şeyler bulduğum bir film oldu...hüngür hüngür ağladim, iyi ki 20 yaşında açılmamışım dedim. sigourney weaver oynamamis, resmen yasamis zaten, ryan kelleyi de oldukca dogal buldum rolünde.
  • çok etkileyici bir şekilde çekilmiş olan filmdir. oyuncuların etkisinden midir, konunun gerçekliğinden midir bilinmez bir yumru gibi oturur göğsünüze. hele ki gelişen olaylarda ufak da olsa bir ortak nokta bulabiliyorsanız kendinizde, kendinizi çok iyi sorgulatan bir film.