şükela:  tümü | bugün
  • sevinmemizi engelliyor haberler. sevmeyi kötü bi şey sandırılıyoruz mütemadiyen. çalan telefona gürültü olarak bakıp "biri şunu açsın" deniliyor dırılı dırılılı. uzun zamandır mektup da gelmiyor. posta kutuları süper karışık dominos pizza. kimse kimsenin babasının yüzüne telefonu kapatmıyor. ses duymak kolay, yazıp göndermek daha bip bip. şarkılar tutulmuyor, tutulacak şarkı yapmıyorlar. zengin ve şımarık ameliyatlı bir kadının giderlerine ortak oluyoruz dilimiz pelesenk. osman'a üzülüyoruz ailesi çok dağıldı vah vah. rakı içmek, baba tuvalete gidince bir fırt almaktan çıktı. organizasyonlar yapıyoruz samimiyetimizin tasdiki. balıklar yeniyor, mangallar tütüyor, büyük adam olduk oh oh özgürce rakı. öpüşüyoruz, ileri gidiyoruz ayağımızdan kotları çıkararak. ileri böyle gidilir diyor içimizdeki komutan. mağlup olmuyoruz; öğrettilerdi "insan yapmadıklarından pişman..." he diyoruz, akşam bi şeyler yapalım mı? yapabildiğimiz şeyler hiç bir müzede sergilenmiyor. en yapabildiklerimize para veriyolar, kısmi başarılarımızı alnımıza yapıştırıp iki göbek atamıyoruz. o kadar bile yapamıyoruz! kafamızı kesince yaşayamıyoruz, insan bi böcek olamıyor. böcekleri sevmiyoruz! böcekler çirkindir! yarının planlarını yapıyoruz, planlar gömlek ve ütü içeriyor hassas derecelerde. önden biraz hassasiyet alıp arasıcaklar canımızı yakıyor bıraksana kolumu! geceler, gündüzler olması gerektiğinden bi acaip güzellikteler. güzellikler bizi bağlamaz, önemli olan günün bahtı güzel olsun. heyecanlar uçan balonun içinde, uçan balon satan herif kim bilir nerelerde?

    düğün olsa da gitsek...
  • tek başıma duruyordum... durdum... durdum... durdum...

    durmanın ne demek olduğunu idrak etmek istedim ve durmayan bir şeyler yarattım sonunda. kontrol edemedim. durmadı hiçbiri benim gibi. karmaşadan sıkıldım...

    sonra bir saat yaptım, seyrettim onu... karmaşayı bitirdim, sıkıntıyı getirdim...

    o kadar sıkıldım ki hiç duramayan ama hep saate bakan böcekler yarattım etimden et koparıp...

    önümde secde etmeye başladılar durdukları zamanlarda...

    bir bomba yaptım sonunda, saatin içine koydum, böceklerin arasına bıraktım... siktir olup gittim.
  • bir mevsimi melankolik olarak betimleyemeden bitirmenin rahatlığı içerisindeyim. takvimde durduğu gibi durmayan günleri doldurmanın amacında, refah seviyesi düşük fakat uyuşmuş bir tarzın temsilcisiyim. başıma düşen milli sorumluluğun bilinçsizliğinde, başıma kafa diyerek güzelleştirme ve yaşatma derneğinin bağışsız lideriyim. çöplerden beslenmeye tenezzül etmeyecek kadar düşmemiş, hafiflemek uğruna ruhumu fantazi unsuru olarak satacak kadar fakirlikteyim. yollara methiyeler düzerken durduğum yerde güvende, gitmekten vazgeçtiğim yerlerde evlat hasreti çeken anne denli özlemlerdeyim. sarayında üzüm yemek için savaşmaktan vazgeçen, üzümümü yediler diye savaş çıkartan dengesizliği sorgulanamaz imparator bedenindeyim. ait edemediğini arzulayan, ait olana sahip çıkamayan şikayetsiz normallerdeyim. taşı sıkmam, suyunu çıkarmam; başka çözümlerin bi yerlerde saklı olduğu kanaatindeyim. dalarım dalarım, nefes almayı becerebilsem suyun altında da yaşamayı isterim. ayağım taşa takılır, düşerim, düştüğüm yerde taştan özür dilerim. bu muhteşem sistemin her nasılsa var olduğunu sadece belgesel seyrederken düşünmek niyetindeyim. her durumun belli koşularda sorgulanması gerektiğini öğreten kitapları sikeyim. varlığımı en çok varlık gösterisinde bulunana hediye ediyim. geç öğreniyorum ama en azından azimliyim. aslında hiç konuşasım yok, en iyisi ben ufaktan gideyim....iyelikler karşılıksız kalır!
  • gecenin bir ağırlığının olmamasına rağmen insanın üstüne çökmeyi başarabilmesi,
    belki de tiyatrocuların makyajlarını sildikten sonra azalan ağırlıkları ile farklı bir
    kütlesel kimliğe bürünebiliyor olmalarına ön ayak oluyor olabilir. olmayabilir de.
    gereksiz gece işte. hiçbir şey bilmez çökmekten başka. makyaj betimlemesi,
    özentiliği ile sinirlerimi bozdu ama bıkkınlık giderici fondoten de pek bi kasıntı
    olacak. her ne ise idare et. zihnim bulanık. yo yo zihnim değil nesneler bulanık.
    silikleşmiş. bıkkınlığa bulanmış, dahası; asit buharında sünüp eriyen plastik gibi.
    şöyle mi yazsam; bıkkınlığın asit buharında sünüp eriyen plastik gibi, telefonun
    öbür ucunda telef olurken zihnime yansıyan her şey, sessizliğin ardından getirdiği
    fırtına gibi, belli belirsiz, yamru yumru bir tabelayı getirmişti bana.
    "kendi düşen ağlamaz" 'ı. bu durumda ağlayanın da düşmemesi gerektiğini, soğumaya
    yüz tutmuş plastik magma balçığa, yorgun adımlarımı mı anlatacak. peehhh.
    tek dişi ve son havli ile. yok daha neler..
  • "sevdiğimizi anlayalım" dersinden zamanında ikimizinde kaldığına kanaat getirmiş olmam belki büyüdüğümü gösterse de hala yanı başına sokulup saçın başınla uğraşıp cocukça und gönül rahatlığıyla şımarıp zırvalamak istemem, büyümenin çok da pipimde olmadığını kafama kafama vuruyor. toplumun bana giydirmeye çalıştığı elbiseyi sadece yatarken giyebileceğim kıyafet muamelesi çekiyor olmam en azından uykumda büyüyebileceğimi sandırsada (bknz: kavun, karpuz ve yata yata büyüme eğrisi) içimde bir parça ukte bırakmıyor değil. yeterince sürttüm ve sürttürdüm artıkın evlenmem lazım (bknz: oğuz ikinci evliliğini yapıyor) çığlıklarını bastır bastır bir yere kadar. kaçmam lazım bu mahallenin baskısından. yada kaderimle yüzleşmem lazım. hatırlarsın mı ? yerdeniz üjjlemesinde atmaca kod adlı büyücü kaderiyle yüzleşmek için bir salla "en uzak sahil" e gidiyordu. hatta dead man de de coni dep (böyle yazınca köpek adı gibi oldu) bir sandalla yelken açıyordu teeee oradaki en uzak sahile. kayık ve deniz huzur verici bi fikir. farkladım ki giddikçe bunalıyor bu yazı. ferahlatmak lazım. harflerin arasını mı açsam satırların mı ? en iyisi konunu arasını açıyım. o kadar çok sezen aksu, zeki müren ve morrissey dinliyorum ki bazen satır arasından arabesk canavarı fırlayacak mış gibi geliyor. duygularımı diyorum hep bi bastırmışım çok bi bastırmışım.
  • "kahkahalar buğulanıp camlara yazılsın, gözyaşları buharlaşsın şimdilik, uzun süre yağmasın."

    tırnak içine aldım ama kimsenin artistik şiiri değil, içimden geçen öylesine bir cümleydi. içime çok saygılıyım ben, olmam gerek, çok biliyorum bunu. kendiliğimden öğrendim, daha doğrusu öğrettiler, farkında bile değildiler üstelik. ayrıca ve aynıca kafamdan geçenler diye de anlatabilirim, kimse herhangi bi fark görmez; geçsin yeter ki, ha kafandan, ha içinden... aynı şey.

    yoldayken, yolculuktayken daha sık yaşarım içimin ve kafamın bana geçirdiklerini. böyle söyleyince tuhaf oldu fakat, bi dakka... yolda ve yolculuktayken kafamdan ve içimden daha sık geçiyor böyle şeyler desem daha yerinde olacak, evet... etrafımdakiler kek yiyip kola içiyorsa yapamıyorum gerçi, çünkü ben de öyle yapıyorum. bir şey yiyip içerken kafandan, içinden bir şey geçse bile unutuyorsun. alkol alımı varsa başka yannız, o zaman kafanın ve içinin ne zaman hızlanıp ne zaman "hadi ben kaçtım" diyeceği son derece belirsiz oluyor. bu günlük hayatta acayip işimize yarayacak bilgiyi de belirtmeden edemedim.

    "yola bakarken, bir yandan da yolcu ediyorum yolları."

    ünlü bir şair olsam ve bu cümle şiirlerimden birinde geçseydi manyak sükseli olurdu, fiyaka neyim bilem yapardım. okuyanlar "neyi ima etmiş sence?" diye birbirlerine sorarlardı, öğretmen olanlar öğrencilerine kompozisyon sınavında şak diye sorar ve sıkıştırırdı zavallıları... oysa direkt bana gelip sorsalar inkar etmezdim, "bi şey demek istemedim yaa, yolculuk yaparken yola bakıyodum ve kafamdan ve içimden öylesine geçiverdi, sonra da yazdım" derdim ekmek çarpsın... dedim ya içime çok saygılıyım, "şu hadiseyle ilgili toplumsal mesajımı esirgeyecek değildim" minvalli bir açıklama yapmak içime ihanet olurdu, içime dert olurdu... tüm şairlere de tavsiye ederim buradan, biliyorum abicim ben her cümlenizde farklı bir anlam yok; öylesine, ansızın kafanızdan ve içinizden geçenler de giriyor kitaplarınıza. kimse anlamıyo sanıyosanız yanılıyosunuz yani, o yüzden şaaptım, kusura bakmayın.

    nerden nereye geldim; kafamın, içimin son durumuyla ilgili yazacakken sarpa sardı konu. badem yiyor olmama rağmen sıkıştırmaya devam ediyorlar, uyumuyorlar ikisi de, iyi mi? tırnak içine alınacak bir cümle geçtiği an devam ederim sanıyorum, şimdilik kalsın böyle...
  • uyku uyanıklık arası odamın araf'ında gezinirken gözlerimin karanlığa alışması ile halının üzerinde duran bir değil iki cisme takıldı gözlerim. korktum ürperdim. denizde ayağına takılan siyah naylon poşeti köpek balığı zanneden çocuk kadar çaresizdim.

    içimden bir ses medeniyet dedi, medeniyet tek dişi kalmış canavar. bu, gün içinden kalan bir replikti. " sallama lan " dedim.silkindi ve kendine geldi ve " kalk lan neymiş halının üstündeki bak." dedi. iç sesimle çeliştim kafa tuttum kalkmam dedim. kalk yat kalk yat derken kalktım. kalkmışken ışığı yaktım. tüm cesaretimi toplayıp halıya baktım. lanet olsundu bizim emektar turuncu tuvalet terliği. yine çıkarmayı unutup odama getirmiş odayı mundar etmiştim.

    saliseler saniyeleri, saniyeler dakikaları kovalıyordu sonra nefesi tıkanıp durdu. iki seçenek vardı önümde ya terlikleri ait olduğu yere götürecektim ya da pencereden fırlatıp evdekilere kedi yedi diyecektim.

    aniden duyulan o melun sesle irkildim. anneannem horluyor zannetim. değildi. boğuk bir sesti. battaniye altından gelen boğuk bir ses. kulak kesildim, içeriden gelen sesi dinledim. daha dikkatli dinledim. sonra daha dikkatli. birşey söylemeye çalışıyor gibiydi, birşey.

    " en büyük fenerbahçe."

    " ne " dedim. " en büyük fenerbahçe " dedi. dayımın berberi kapatırken bize anı olsun diye bıraktığı papağandı bu. " bu evde anneannem dışındaki herkes beşiktaşlı " dedim. tuvalet terliğinin tekini fırlattım. " anneannen galatasaraylı mı?" dedi. " hayır o takım tutmuyor." deyip terliğin kalan diğer tekinide fırlatım. uyudum.
  • uzun zamandır aramıyordu, karanlığın gözlerine bulaştığı zamandan beri. ve uzun zamandır söylemiyordu kendisine yanlızlığın şarkısını.
    invalides'de harcardı zamanının bir bölümünü oysa geçmişte, kleber'de gece 2 den sonra çıkan balerinler gözlerini kaçırırlardı, çok değil iki üç saat önce şişmiş egolarından.
    ve uzun zaman olmuştu, yeniden boğazından yükselen harareti hissetmeyeli.
    uzun zaman oldu, gece, yerini gündüze bırakırken huzursuzluk veren soğuk mavi rengi görmeden uyuyalı. uzun zaman sonra hatırladı ilmek ilmek kalbinin derinliklerinde dokunmuş aşkın üzerini kapatan tozu.

    chaulin kokan kırmızı tişörtü giydi uyumadan, unutmuştu epeydir ona ait birşey taşımayı üzerinde.

    ve şimdi, yeniden hissetti en son çocuk sevişmelerin bıraktığı tortuyu gözlerinde.

    uzun zaman sonra akronim hayatını yavaşça heceleyerek okudu.
    titrek göz kapakları mavi yeşil hatıraların yaşadığına işaretti. ve uzun zaman sonra erken kalktı pedro,
    yapacak hiç birşey yoktu halbuki.

    nasıl olurdu? nasıl böyle heyecanlandırdı onca zorluğa rağmen unuttuğu mavi gözler, nasıl tekrar duyduğu ses, palimsest hayatını fovist bir hale soktu.
    nasıl böyle birden hayata döndü?

    gurursuz pedro,
    geceye yenik, geç kalmış pedro.
  • otlar bacağını kesmiş hem de ne biçim. güle oynaya gittiğin pikniğin sindirilmiş etleri sana, kemikleri bana kalmış. yerde bi şey daha kalmış, üşümekten sıkıldığın hırkan. lokmalar boğazımda kalmış, yerde yine hırkan; yetinemedik. teveccüh buyurmuşsun bir iki zaman, geçmiş ama gitmemiş. istiyorum diyememişsin, tamah edememişsin, şükür diyememişsin. aklın yanan kömürde cız bız katık.

    sat anasını, sat beni, sat seni. ayrı tezgahlarda kilosu bilmemkaçtan gidelim ama gittiğimizi kendimize demeyelim. domates olsan bile gururundan ödün vermemeli hiç bir sebze. koparıldıktan sonra satılmanın lafı olmaz, olmamalı, demeyesin de. buyur bu da faturan. kdv dahil kestim, beni tüketim vergini ayrıca hesaplarız. veresiye bizde adet bile değil, mecburiyet. elin bollaştıkça verirsin, nasılsa elin bi şekilde burda değil.

    su dökmeye maşrapalarım yetmedi. salimen git, selametle var.

    bacaklarında hala çizikler var.

    http://www.youtube.com/watch?v=7udc5a4t16s
  • isteyip isteyip yapamayanların en korktuğu şeyleriz lan. o kadar istemiyoruz ki, yok ''yine de oluyor'' demeyeceğim, bizden bile olmuyor.
    biz zaten bu olmuş görünüşümüzün altında olduramamamızın zerre fark etmediğiniz samimiyeti yüzünden ağır şahsi kıvranışlar içindeyiz, ettiğimizin şımarıklık değil gerçek olduğunun farkında olmamız ayrı, sizin bunu fark edip anlamayı geç, şımarıklık addedip yüklediğiniz bakışlarınız, gömçürdüğünüz maddi yükümlülükleriniz, kitlediğiniz görevlerimiz, suçlar hükümleriniz, kınar bakışlarınız, onaylamaz sözleriniz, karar verdikleriniz, düz tenkitleriniz, bizim çektiklerimiz, ayrı, o ayrı, bu ayrı da, poğaça işte hepten ayrı.
    kendinize iyi bakın.
    poğaça çok önemli.