şükela:  tümü | bugün
  • sevinmemizi engelliyor haberler. sevmeyi kötü bi şey sandırılıyoruz mütemadiyen. çalan telefona gürültü olarak bakıp "biri şunu açsın" deniliyor dırılı dırılılı. uzun zamandır mektup da gelmiyor. posta kutuları süper karışık dominos pizza. kimse kimsenin babasının yüzüne telefonu kapatmıyor. ses duymak kolay, yazıp göndermek daha bip bip. şarkılar tutulmuyor, tutulacak şarkı yapmıyorlar. zengin ve şımarık ameliyatlı bir kadının giderlerine ortak oluyoruz dilimiz pelesenk. osman'a üzülüyoruz ailesi çok dağıldı vah vah. rakı içmek, baba tuvalete gidince bir fırt almaktan çıktı. organizasyonlar yapıyoruz samimiyetimizin tasdiki. balıklar yeniyor, mangallar tütüyor, büyük adam olduk oh oh özgürce rakı. öpüşüyoruz, ileri gidiyoruz ayağımızdan kotları çıkararak. ileri böyle gidilir diyor içimizdeki komutan. mağlup olmuyoruz; öğrettilerdi "insan yapmadıklarından pişman..." he diyoruz, akşam bi şeyler yapalım mı? yapabildiğimiz şeyler hiç bir müzede sergilenmiyor. en yapabildiklerimize para veriyolar, kısmi başarılarımızı alnımıza yapıştırıp iki göbek atamıyoruz. o kadar bile yapamıyoruz! kafamızı kesince yaşayamıyoruz, insan bi böcek olamıyor. böcekleri sevmiyoruz! böcekler çirkindir! yarının planlarını yapıyoruz, planlar gömlek ve ütü içeriyor hassas derecelerde. önden biraz hassasiyet alıp arasıcaklar canımızı yakıyor bıraksana kolumu! geceler, gündüzler olması gerektiğinden bi acaip güzellikteler. güzellikler bizi bağlamaz, önemli olan günün bahtı güzel olsun. heyecanlar uçan balonun içinde, uçan balon satan herif kim bilir nerelerde?

    düğün olsa da gitsek...
  • tek başıma duruyordum... durdum... durdum... durdum...

    durmanın ne demek olduğunu idrak etmek istedim ve durmayan bir şeyler yarattım sonunda. kontrol edemedim. durmadı hiçbiri benim gibi. karmaşadan sıkıldım...

    sonra bir saat yaptım, seyrettim onu... karmaşayı bitirdim, sıkıntıyı getirdim...

    o kadar sıkıldım ki hiç duramayan ama hep saate bakan böcekler yarattım etimden et koparıp...

    önümde secde etmeye başladılar durdukları zamanlarda...

    bir bomba yaptım sonunda, saatin içine koydum, böceklerin arasına bıraktım... siktir olup gittim.
  • bir mevsimi melankolik olarak betimleyemeden bitirmenin rahatlığı içerisindeyim. takvimde durduğu gibi durmayan günleri doldurmanın amacında, refah seviyesi düşük fakat uyuşmuş bir tarzın temsilcisiyim. başıma düşen milli sorumluluğun bilinçsizliğinde, başıma kafa diyerek güzelleştirme ve yaşatma derneğinin bağışsız lideriyim. çöplerden beslenmeye tenezzül etmeyecek kadar düşmemiş, hafiflemek uğruna ruhumu fantazi unsuru olarak satacak kadar fakirlikteyim. yollara methiyeler düzerken durduğum yerde güvende, gitmekten vazgeçtiğim yerlerde evlat hasreti çeken anne denli özlemlerdeyim. sarayında üzüm yemek için savaşmaktan vazgeçen, üzümümü yediler diye savaş çıkartan dengesizliği sorgulanamaz imparator bedenindeyim. ait edemediğini arzulayan, ait olana sahip çıkamayan şikayetsiz normallerdeyim. taşı sıkmam, suyunu çıkarmam; başka çözümlerin bi yerlerde saklı olduğu kanaatindeyim. dalarım dalarım, nefes almayı becerebilsem suyun altında da yaşamayı isterim. ayağım taşa takılır, düşerim, düştüğüm yerde taştan özür dilerim. bu muhteşem sistemin her nasılsa var olduğunu sadece belgesel seyrederken düşünmek niyetindeyim. her durumun belli koşularda sorgulanması gerektiğini öğreten kitapları sikeyim. varlığımı en çok varlık gösterisinde bulunana hediye ediyim. geç öğreniyorum ama en azından azimliyim. aslında hiç konuşasım yok, en iyisi ben ufaktan gideyim....iyelikler karşılıksız kalır!
  • gecenin bir ağırlığının olmamasına rağmen insanın üstüne çökmeyi başarabilmesi,
    belki de tiyatrocuların makyajlarını sildikten sonra azalan ağırlıkları ile farklı bir
    kütlesel kimliğe bürünebiliyor olmalarına ön ayak oluyor olabilir. olmayabilir de.
    gereksiz gece işte. hiçbir şey bilmez çökmekten başka. makyaj betimlemesi,
    özentiliği ile sinirlerimi bozdu ama bıkkınlık giderici fondoten de pek bi kasıntı
    olacak. her ne ise idare et. zihnim bulanık. yo yo zihnim değil nesneler bulanık.
    silikleşmiş. bıkkınlığa bulanmış, dahası; asit buharında sünüp eriyen plastik gibi.
    şöyle mi yazsam; bıkkınlığın asit buharında sünüp eriyen plastik gibi, telefonun
    öbür ucunda telef olurken zihnime yansıyan her şey, sessizliğin ardından getirdiği
    fırtına gibi, belli belirsiz, yamru yumru bir tabelayı getirmişti bana.
    "kendi düşen ağlamaz" 'ı. bu durumda ağlayanın da düşmemesi gerektiğini, soğumaya
    yüz tutmuş plastik magma balçığa, yorgun adımlarımı mı anlatacak. peehhh.
    tek dişi ve son havli ile. yok daha neler..
  • ay ve benim aramdaki hiçlik; eflatun gece ve ölüm ve o anın ötesinde bir yerde duran gün ve ışık. ne kadar ince yine, her an yırtılabilir ipek bir örtü gibi. öylesine korkutucu ve öylesine olağanüstü ki, her seferinde görünmeyene, bilinmeyene doğru saydam bir yok oluş.

    insanlayken:

    bir insanın yorumda bulunması emir değildir. bu yoruma boyun eğmek zorunda değilsiniz. ben de siz böyle bir yorum yaptığınız takdirde boyun eğmem buna. denememiz gereken, bu yorumu kavramamı sağlamak olmalı. bu öncelikle şu demek: söylemek istediğinize kulak verebiliyor muyum? sonra sizin yaşadıklarınıza dayanarak çıkardığınız farklı yorumunuzun ne ölçüde benim için geçerli olduğunu, benim o ana kadarki yorumumu ne ölçüde geliştirdiğini, çürüttüğünü, sınırladığını ya da derinleştirdiğini sınamam gerekir. bu da bir bütün olarak bakıldığında konuşma oluyor. konuşmayı zorlaştıran tutumunuzun nedeni, şimdiye kadar sadece itaat etmeyi ve emretmeyi öğrenmiş olmanız.

    hiçbir şeyi değiştirmeyen bir merhamet; yargılamanın riskini üstlenmemek asla adaletli, dürüst bir davranış değil, hele iyilik ve hele de sevgi hiç değil. riskten kaçınmak sorumluluktan kurtarır insanı, hepsi bu. ama işte bu sorumsuzluk, tanık olduğumuz bir cürüm karşısında suskun kalmak, suç ortağı olmanın en yaygın şekli belki de.

    yalnızlık:

    birden gri bir körlüğün içindeyim. sis iniyor. hareket ettiğini sadece düşünebilir insan ya da iddia edebilir. her tarafta kor halindeki bulutların oluşturduğu dağlar. dünya görünmüyor artık. boşluk sanki fokurduyor gibi. hiçbir yere düşmeyen gölgelerin arasından geçiyorum ve az önce sırların kaynadığı yer, evrene dönüşüyor; bir sırdan daha fazlası oluyor. bir yerlerde parlayan bir yıldız asılı, başka bir yerde ay, daha solgun ama her zaman olduğundan daha farklı değil. dünyayı da artık farklı algılamaya başlıyorum; o da asılı duruyor ve bilincimde yeniden şekilleniyor; sürekli boşluğa düşen bir top olarak.

    onlarla bir olmamak dürtüsü giderek artıyor; insanlara düşündüklerini söylemek istiyor, mümkün olan en açık biçimde, karşısındaki kim olursa olsun aynı şekilde. yanlışı ise böylece ötekileri de aynı şeyi yapmaya zorlayacağını düşünmesi.

    her şeyin sonuçları var. insan diğerinin kendine hayran olduğunu zannettiği için yıllarca süren dostluklar vardır, bir tür güvencedir bu; bedeli de diğerine buna karşılık duyulan hayranlıktır. açıkça söylenen tek bir sözle yok olup gider bu dostluk.

    sadece bir süreliğine. sonra yine ağırlığıma geri dönüş. ama tüm bunlar düş olmamalı. bu inanılmaz şey gerçek olmalı. bir kez daha tekrarlanmasına gerek yok ve hiç kimsenin, şu anda aklıma gelen hiç kimsenin haberi olması ve inanması gerekmiyor. sadece benim bilmem yeterli ve asla bir daha olmasına gerek yok.

    sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz. bu da yazarken söylemek istediklerimizin etrafında dönüp dolaşmak oluyor tam. olayın kendisini içermeyen ifadeler kullanırız, böylece olayın kendisini dile getirmemiş oluruz ve asıl dile getirilmeyen olayın varlığı ile bu ifadeler bir gerilim yaratır.

    dile getirilen her şeyin bir zaman sonra belli bir boşluğa gömülmesi ürkütmemeli. gizi parçalama tehlikesi hep mevcut ya da henüz bitmemiş şekilsiz bir kütle olarak bırakmak. dil, giz olmayan her şeyi yontup atan bir keski gibi; ama gizi de söylemeyen.

    biçim bir kez başarıldığında, eşsiz bir teselliyle dolar insanlar. aradıkları hep bir biçimdir ve yaşadığımız ebedi budalalığın sebebi de bu arayıştır ve daha da kötüsü, çoğu zaman bulduklarını sanmalarıdır.

    estet ruhlar: yaşamak için oyunlara ve biçime öyle ihtiyacımız var ki; kaosun eşiğindeyiz çünkü.

    ölümcül çaresizlik, bilincimizi tek noktada sınırlar. zalimliğimizin sebebi budur; biz hep daha kötü durumdayızdır.

    hissettiğimiz yetersizlik duygusu; kaybettiğimiz yaşanmışlığı geride bırakmak umuduyla daha da hızlanıyoruz. bu, bizi sürekli boşluğa çeken şeytani bir vaat oysa.

    kibar olması mümkün olmayan ya da olmak istemeyen 'samimi' insan, toplum onu dışladığında şaşırmamalıdır. dışlanıyor olmanın acısıyla, aslında normalde olduğu gibi böbürlenmeye bile hakkı yoktur. başında kendine uygun olmayan bir aziz halesi taşımaktadır; keza samimiyeti başkalarının aleyhinedir hep.

    kibarlık, sevimli bir samimiyet olarak, kaynağı kendi koşullarımız olan bir sözcük ya da davranışın karşı taraf üzerinde nasıl bir izlenim yaratacağını tahmin edebilmektir.

    kibarsa bir insan mutlak yalan söylüyordur. çıkmaz sokak: ölçülü olduğunda hakiki olmayan ve hakiki olduğunda tahammül edilmez adam.
    güvensizliğimiz en kötüyü arar. sahiciliği en kötüye yakıştırır. nezaket en kötüyü bizden uzak tutar, öyleyse gerçek olmamalı sanrısı.

    şablon: içten bir insanın kibar olamayacağı ya da olmaması gerektiği.

    çerçeve bir durumu zaman dışına taşır. çevrenin tesadüflerinden farklılaştırır, bir mekân yaratır. tesadüflerin ve geçiciliğin ötesinde bakmaya değer olan; sürekliliği olan anlam. biçimle kardeştir.

    sebep arama ihtiyacımız: insanın özünde hayata karşı olan güvensizliğiyle baş etmesinin yolu, güvensizliğinin açığa çıktığı an; bir sebebi olmalı.

    varoluşumuz boyunca yaptığımız işlerin üçte ikisi, ciddi bir ifadeyle yapılmış olsalar da lüzumsuz ve saçma sapan işlerdir. aralıksız çalışarak yaşam korkusundan kurtulma arayışı... ve başkalarını da buna ikna etme çabası.

    sonunda ben yaşlanmadan geldiğiniz için çok mutluyum. tek bir kelime bile etmeyin. ama yarın her şey baştan başladığında, beni alıp götürün buradan.

    dünya nedir? özetlenmiş bir bilinç.

    eskize düşkünlük = kişisel yetersizlik, kişisel yetersizliği gizleme gayreti. biraz kaba ve baştan savma bir çıkarım ama yine de doğruluğu pek havada denemez.

    her yanıta karşı çıkılabilir, bunu biliyoruz. yanıtları çürütmekten aldığımız haz, huzurumuzu bozan soruyu unutmamızda yatmakta. aslında yanıt falan istediğimiz yok, sadece soruyu unutmak istiyoruz.

    yalnızlığın sembolik bir dışavurumu olarak münzevilik: her keskin yol gibi, masumiyetinin bozulmasını ummakta kendisini gerçekleştirenden. onurlar, ünvanlar, isimlendirmeler bir durumun zıddını yaratmaya başlar bir yerde ve böylesinden kaçınabilmek için bir mutlak kelimeye sıkıştırılmış her hali o kelimenin dışına çıkarmak gerek.

    yazıda ve konuşmada iyelik eklerini kaldırıp cümlelerin saldırı gücünü daha da genişletmek lazım. çoğu durumda, kişiselleştirmeler istenir ve bir yerde herkes veyahut kimse gibi bir ibare kullandığınızda, beni bunlara dahil etmeden, benle konuş, denir ama tam da her bir insanı özelden, iyelikten uzaklaştırıp durumlara bir insanlık halinin uzantısı olarak bakmalı. sorun hiçbir vakit tek tek insan değil ama kendilerinin tekliğinin iddiasını güttükleri bu dünyada, bu teklik yanılsamasını ve iddiasını yaratan kurumların kendisidir.

    toplum kurallarının üzerine yükselmenin, toplum kurallarına en uygun şekillerinin içerisinde cereyan ettiği paketlenmiş bireyselliğe dair hissedilen tiksinti.

    yaşama ve onun olası sunumlarına dair konuşmanın beyhudeliği: anlam, nasıl sadece sizin onu okumuş olmanızdaysa, yaşam da sadece sizin onu yaşamış olmanızdadır.

    mutlu bir insan olmanın önkoşulları olarak aptallık, bencillik ve sağlıklı olmak. aptallığın bunların arasında olmadığı durumlar mutluluğa manidir.

    umutsuzluk dininde yaşamamızdan dolayı, kendimiz için iyi olanı başkaları için iyi olmakta yattığını sandığımız yanılsama.

    belli bir bağnazlık ve gereksiz bir sağduyu hali: kendi iyiliğimizin nerede olduğunu bilmediğimizi niçin düşünürler?

    "güneşin işlevi lahanaların büyümesine yardım etmek değildir."

    kişi kendisi için asıl anlamlı olanın arayışında yolunu kaybettiğinde, ikinci dereceden anlamlı seyirlerde dolanmaya başlar. burada da yolunu kaybetmesi muhtemeldir ama bu sefer de istikametini yitirip neyin ne olabileceğine dair mutlak belirsizlikte kalakaldığında, asıl anlamlı olandaki muallaklığının tesellisini bulmaya başlayabilir.

    "dil, yıldızları merhamete getirmeye özlem duyarken, üzerine vurup ayıları dans etmeye çağırdığımız çatlak bir çaydanlık gibidir."

    "seni yiyen biz değiliz, ruslar."

    hazzın beklentisi çoğu kimsede hazzın en güvenilir biçimi olmakta ve hiç adım atılmayan bir alan olarak kendisinin muhafazası bir hayatı yaşamanın bir yandan en israfa açık şekli olmasına rağmen, verdiği korunaklılık, bozulmayanın seyri için olanaklı kıldığı korugan, tatminin ıssız tavan arasına girmeye olan gereksinimi de iyice cılızlaştırmakta. oysa böylesi bir izlekte, kullanılabilecek sözcükler manalarını daha kullanılmaya başlandıkları an yitirmeye başlar, hikayeleştirmediğimiz deneyimler deneyim değildir dersek eğer. sözcükleri unutulmaz kılan eylemlerdir ne de olsa, tersi değil ve bir sözcüğü talep ettiği eylem olmadan dilimize ve hikayelerimize sanki içerdiği yaşanmış gibi aldığımızda, dil vasıtasıyla kendi varlığımıza ihanet etmeye de başlamışızdır demektir.

    "sen keder yaratıyorsun, bense avuntu" diyor george sand, flaubert'e bir yerde. bunun tersini gösterebilmek için yazmaya başladığı romanın yarısına gelmişken flaubert, sand ölür; avuntunun kendisi bir şekilde yine kedere döner; ironi kaçınılmazdır kimi hayatlarda.

    birisinden öylesine hoşlandığınızda, hayatın içindeki can sıkıntısının bir ifadesi olarak karşısında durakaldığınızda, gerçek anlamda bir arzu beslemediğinizde, dili kendisine karşı kullanabilmek çok daha kolay. başlangıçlarda pek çok kimsenin kimi sözleri çok kolay söyleyebilmesinin sebebi böyle bir şey; hercailik kaçınılmazdır ve bu kaçınılmazlığın verdiği hafiflik her şeyi bir oyuna, içinde olanları da bir oyunun kusursuzluğuna yönlendirir. sonuç, en azından bir taraf için bir hayal kırıklığıdır, ama hayal kırıklığına uğrayanın kendisine kurduğu bir tuzaktır da bu, sadece karşısındakinin kurduğu değil. gerçek arzu metafora bu kadar kolay çevrilemez çünkü.

    morla mavinin dansı bitti. işığın en kötü saatleri başlamakta.

    gün boyu süren sessizliği günler boyu sessizlik takip edecek. sonra bunlar haftalara ve bir takım manalı rakamlara dönecek: bir ay, kırk gün, bir sene... sonunda hiçbir şey olmayacak. bir yerde canım sıkılacak.

    kişinin kendi seçemediği, yaratımında bir payı olmadığı mutsuzlukları yaşamın kendisi olarak yüklenmesi tatsız bir hadise. bir iki bakış açısı değişimiyle beraber bu tatsızlığı bir mite çevirmek de olası ve seneler boyunca olan da böylesi bir şeydi ama gerçekte, yüzüne çarpanı değiştiremiyorsun, sadece verdiğin tepkiyi ki bu da nereye değin iktidarı ters yüz etmiş olmaktır kestiremiyorum.

    dümdüz bir çizgi halinde ilerleyen bir hayata kendi engebeli yollarından bakıp neyin neden böyle olabileceğine dahi kafaları basmayanlara dair iki çift kelamı kesmenin beyhude olduğu bu kitsch aleminde uzanmış, tam da aradıkları kör noktanın üzerine koyduğum kül tablasına sigaramı basarak kahvemden son yudumumu alıyorum.

    olduğun ana seyirci olmak: bir dans ediliyor. eden ben değilim, çünkü ben burada değilim ama bu benim dansım.

    bilincinde olmaksızın, zamanı yok saymak gibi tehlikeli bir hata işlemiştim. yıllar hep birbirine benziyordu. sonunda her şey olabilirdi.

    dakka'daki bir gecekondu mahallesinin en berbat evinin tuvaletiyim; böylesi bir evin bir tuvaleti varsa. yoksa eğer, o evin kendisiyim.

    ne kadar karmaşık düşünüp bir hengâmenin ortasında kendi oluşuna labirentler dizersen diz, yaşadığın dünyanın karmaşıklığı kadar karmaşık olabilirsin en fazla ve kendine ördüğün duvarlar, kurduğun tuzaklar, eninde sonunda tek bir cümlede, çoğunluklaysa tek bir kelimede özetini bulur. zaten bir budalasındır ama nihayetinde, her halükarda bir budalasındır. yaşadığın dünyaysa, insanların başarısızlıklarından yarattıkları züppeliğin yeşerttiği bir acımasızlık iklimi; çoğunlukla en bariz ifadesini küstahlıkta bulan. yavan akıl yürütmeleri ve buna uygun çerçevelerinin içinde, tepelerindeki ironik kayıtsızlık bulutlarıyla beraber dolaşılan bu dünyada, aklının nasırsızlığı bir nasırın kendisine dönüp temas ettiğin hiçbir hali hissedemeden hissetmene yol açmakta; hissedebilmek adına elinde bir törpüyle kendini kazıyıp durarak tozlarını etrafa serpmekse fazlasıyla naif bir durma haline dönmekte, bu içinde duramadığın dünyada.

    aşkta sorunun yitirilen çocukluk geçmişi olduğunu ve bir aşktan çıkışın en sağlıklı yolunun yeni bir çocukluk geçmişi yaratıp onun tüketilmesine karşı bir iştahı kendinde yeniden canlandırmak olduğunu söylemiştim bir vakitler. burada asıl sorunsa, yitirdiğin çocukluk geçmişini bir yetişkin olarak yaratmanın gerekmesi. bunun için de lazım olan anlatabileceğin ve daha önce anlatmadığın yeni bir hayatın inşa edilmesi. nihayetinde yeni bir aşkın karşına çıkması da elzem değil ama içinde yeniden bir gize sahip olduğunu düşünebilmenin kendisi önemli olan.

    pek çoğumuz bu giz için yaşanmış aşkın acısını kullanıyoruz ve gizimizi çalan yeni gizimize dönüyor. ölü bir hayattan yeni bir hayat yakalamak için solucanlar yaratmaksa pek iyi bir yol olmasa gerek.

    ne zaman bir yerden bir yere gitmeye yeltensem, hayatıma her zamankinden biraz daha nesnel bakabilme olanağını buluyorum. yalıtılmışlık ve bir yerde olmanın mecburiyeti hareketle birleştiğinde bir aydınlanma geliyor, her şeyi tüm çıplaklığıyla görüp tanımlayabilmeye başlıyorum. gerçekte olan bu mu, tabi bilinemez ama hissettiğim, gerçekliğin en katlanılmaz hali; şeytanın gülümsemesine gerek kalmadan uykusundan uyanan bir faust'um.

    "bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır."
  • "sevdiğimizi anlayalım" dersinden zamanında ikimizinde kaldığına kanaat getirmiş olmam belki büyüdüğümü gösterse de hala yanı başına sokulup saçın başınla uğraşıp cocukça und gönül rahatlığıyla şımarıp zırvalamak istemem, büyümenin çok da pipimde olmadığını kafama kafama vuruyor. toplumun bana giydirmeye çalıştığı elbiseyi sadece yatarken giyebileceğim kıyafet muamelesi çekiyor olmam en azından uykumda büyüyebileceğimi sandırsada (bknz: kavun, karpuz ve yata yata büyüme eğrisi) içimde bir parça ukte bırakmıyor değil. yeterince sürttüm ve sürttürdüm artıkın evlenmem lazım (bknz: oğuz ikinci evliliğini yapıyor) çığlıklarını bastır bastır bir yere kadar. kaçmam lazım bu mahallenin baskısından. yada kaderimle yüzleşmem lazım. hatırlarsın mı ? yerdeniz üjjlemesinde atmaca kod adlı büyücü kaderiyle yüzleşmek için bir salla "en uzak sahil" e gidiyordu. hatta dead man de de coni dep (böyle yazınca köpek adı gibi oldu) bir sandalla yelken açıyordu teeee oradaki en uzak sahile. kayık ve deniz huzur verici bi fikir. farkladım ki giddikçe bunalıyor bu yazı. ferahlatmak lazım. harflerin arasını mı açsam satırların mı ? en iyisi konunu arasını açıyım. o kadar çok sezen aksu, zeki müren ve morrissey dinliyorum ki bazen satır arasından arabesk canavarı fırlayacak mış gibi geliyor. duygularımı diyorum hep bi bastırmışım çok bi bastırmışım.
  • "kahkahalar buğulanıp camlara yazılsın, gözyaşları buharlaşsın şimdilik, uzun süre yağmasın."

    tırnak içine aldım ama kimsenin artistik şiiri değil, içimden geçen öylesine bir cümleydi. içime çok saygılıyım ben, olmam gerek, çok biliyorum bunu. kendiliğimden öğrendim, daha doğrusu öğrettiler, farkında bile değildiler üstelik. ayrıca ve aynıca kafamdan geçenler diye de anlatabilirim, kimse herhangi bi fark görmez; geçsin yeter ki, ha kafandan, ha içinden... aynı şey.

    yoldayken, yolculuktayken daha sık yaşarım içimin ve kafamın bana geçirdiklerini. böyle söyleyince tuhaf oldu fakat, bi dakka... yolda ve yolculuktayken kafamdan ve içimden daha sık geçiyor böyle şeyler desem daha yerinde olacak, evet... etrafımdakiler kek yiyip kola içiyorsa yapamıyorum gerçi, çünkü ben de öyle yapıyorum. bir şey yiyip içerken kafandan, içinden bir şey geçse bile unutuyorsun. alkol alımı varsa başka yannız, o zaman kafanın ve içinin ne zaman hızlanıp ne zaman "hadi ben kaçtım" diyeceği son derece belirsiz oluyor. bu günlük hayatta acayip işimize yarayacak bilgiyi de belirtmeden edemedim.

    "yola bakarken, bir yandan da yolcu ediyorum yolları."

    ünlü bir şair olsam ve bu cümle şiirlerimden birinde geçseydi manyak sükseli olurdu, fiyaka neyim bilem yapardım. okuyanlar "neyi ima etmiş sence?" diye birbirlerine sorarlardı, öğretmen olanlar öğrencilerine kompozisyon sınavında şak diye sorar ve sıkıştırırdı zavallıları... oysa direkt bana gelip sorsalar inkar etmezdim, "bi şey demek istemedim yaa, yolculuk yaparken yola bakıyodum ve kafamdan ve içimden öylesine geçiverdi, sonra da yazdım" derdim ekmek çarpsın... dedim ya içime çok saygılıyım, "şu hadiseyle ilgili toplumsal mesajımı esirgeyecek değildim" minvalli bir açıklama yapmak içime ihanet olurdu, içime dert olurdu... tüm şairlere de tavsiye ederim buradan, biliyorum abicim ben her cümlenizde farklı bir anlam yok; öylesine, ansızın kafanızdan ve içinizden geçenler de giriyor kitaplarınıza. kimse anlamıyo sanıyosanız yanılıyosunuz yani, o yüzden şaaptım, kusura bakmayın.

    nerden nereye geldim; kafamın, içimin son durumuyla ilgili yazacakken sarpa sardı konu. badem yiyor olmama rağmen sıkıştırmaya devam ediyorlar, uyumuyorlar ikisi de, iyi mi? tırnak içine alınacak bir cümle geçtiği an devam ederim sanıyorum, şimdilik kalsın böyle...
  • uyku uyanıklık arası odamın araf'ında gezinirken gözlerimin karanlığa alışması ile halının üzerinde duran bir değil iki cisme takıldı gözlerim. korktum ürperdim. denizde ayağına takılan siyah naylon poşeti köpek balığı zanneden çocuk kadar çaresizdim.

    içimden bir ses medeniyet dedi, medeniyet tek dişi kalmış canavar. bu, gün içinden kalan bir replikti. " sallama lan " dedim.silkindi ve kendine geldi ve " kalk lan neymiş halının üstündeki bak." dedi. iç sesimle çeliştim kafa tuttum kalkmam dedim. kalk yat kalk yat derken kalktım. kalkmışken ışığı yaktım. tüm cesaretimi toplayıp halıya baktım. lanet olsundu bizim emektar turuncu tuvalet terliği. yine çıkarmayı unutup odama getirmiş odayı mundar etmiştim.

    saliseler saniyeleri, saniyeler dakikaları kovalıyordu sonra nefesi tıkanıp durdu. iki seçenek vardı önümde ya terlikleri ait olduğu yere götürecektim ya da pencereden fırlatıp evdekilere kedi yedi diyecektim.

    aniden duyulan o melun sesle irkildim. anneannem horluyor zannetim. değildi. boğuk bir sesti. battaniye altından gelen boğuk bir ses. kulak kesildim, içeriden gelen sesi dinledim. daha dikkatli dinledim. sonra daha dikkatli. birşey söylemeye çalışıyor gibiydi, birşey.

    " en büyük fenerbahçe."

    " ne " dedim. " en büyük fenerbahçe " dedi. dayımın berberi kapatırken bize anı olsun diye bıraktığı papağandı bu. " bu evde anneannem dışındaki herkes beşiktaşlı " dedim. tuvalet terliğinin tekini fırlattım. " anneannen galatasaraylı mı?" dedi. " hayır o takım tutmuyor." deyip terliğin kalan diğer tekinide fırlatım. uyudum.
  • uzun zamandır aramıyordu, karanlığın gözlerine bulaştığı zamandan beri. ve uzun zamandır söylemiyordu kendisine yanlızlığın şarkısını.
    invalides'de harcardı zamanının bir bölümünü oysa geçmişte, kleber'de gece 2 den sonra çıkan balerinler gözlerini kaçırırlardı, çok değil iki üç saat önce şişmiş egolarından.
    ve uzun zaman olmuştu, yeniden boğazından yükselen harareti hissetmeyeli.
    uzun zaman oldu, gece, yerini gündüze bırakırken huzursuzluk veren soğuk mavi rengi görmeden uyuyalı. uzun zaman sonra hatırladı ilmek ilmek kalbinin derinliklerinde dokunmuş aşkın üzerini kapatan tozu.

    chaulin kokan kırmızı tişörtü giydi uyumadan, unutmuştu epeydir ona ait birşey taşımayı üzerinde.

    ve şimdi, yeniden hissetti en son çocuk sevişmelerin bıraktığı tortuyu gözlerinde.

    uzun zaman sonra akronim hayatını yavaşça heceleyerek okudu.
    titrek göz kapakları mavi yeşil hatıraların yaşadığına işaretti. ve uzun zaman sonra erken kalktı pedro,
    yapacak hiç birşey yoktu halbuki.

    nasıl olurdu? nasıl böyle heyecanlandırdı onca zorluğa rağmen unuttuğu mavi gözler, nasıl tekrar duyduğu ses, palimsest hayatını fovist bir hale soktu.
    nasıl böyle birden hayata döndü?

    gurursuz pedro,
    geceye yenik, geç kalmış pedro.
  • otlar bacağını kesmiş hem de ne biçim. güle oynaya gittiğin pikniğin sindirilmiş etleri sana, kemikleri bana kalmış. yerde bi şey daha kalmış, üşümekten sıkıldığın hırkan. lokmalar boğazımda kalmış, yerde yine hırkan; yetinemedik. teveccüh buyurmuşsun bir iki zaman, geçmiş ama gitmemiş. istiyorum diyememişsin, tamah edememişsin, şükür diyememişsin. aklın yanan kömürde cız bız katık.

    sat anasını, sat beni, sat seni. ayrı tezgahlarda kilosu bilmemkaçtan gidelim ama gittiğimizi kendimize demeyelim. domates olsan bile gururundan ödün vermemeli hiç bir sebze. koparıldıktan sonra satılmanın lafı olmaz, olmamalı, demeyesin de. buyur bu da faturan. kdv dahil kestim, beni tüketim vergini ayrıca hesaplarız. veresiye bizde adet bile değil, mecburiyet. elin bollaştıkça verirsin, nasılsa elin bi şekilde burda değil.

    su dökmeye maşrapalarım yetmedi. salimen git, selametle var.

    bacaklarında hala çizikler var.

    http://www.youtube.com/watch?v=7udc5a4t16s