şükela:  tümü | bugün
  • hapisten yeni çıkmış, vücudu dövmelerle kaplı* kriminal abinin kopenhag’ın karanlık köşelerinden aşağı yeraltı maceraları… hiç değil.
    benim dün gece seyrettiğim robin williams’ın salyalı palyaço dramlarıyla kıçını silip, işler kendisi için devamlı kötüye giden suçluyu anlatan yüzlerce filmi ve otomatiğe bağlanmış robert de niro, al pacino oyunculuklarını kötü mal olarak burnuna çeken duygusal bir filmdi. sokakta rastlasak yolumuzu değiştireceğimiz sertlikte görünüp de sevbenibababenikucağınaalveizinvergözünegireyim diye inleyen kiraz dudaklı bir oğlan çocuğu ve dışarı boşalmayı beceremediği için doğan oğlunun kahraman babası tonny’yi* perdeden çektiğim gibi elindeki kanları şefkatle temizleyip sıcak sahlep ikram etmek istedim. ama böyle şeyleri ancak cecilia gibi hayalperest garson kızlar yapabilir, bizim burada mor gül de yok, zaten woody allen da artık fare terbiyeciliği yapıyor evet…

    utanmasam hayat dersleriyle dolu danimarka usulü hypermodern bir çocuk kalbi diyeceğim filme. çok hızlı giden bir ferrarideydik, techno kasedimizin bir play bir pause düğmesine basıp, pause esnasında asla bir yere varamadığımız diyaloglara girerek daima sol burun deliğimizden sıra sıra kokain fırtlatıyorduk. borç bakiyesi arttıkça gaza basıyor ve çok korkuyorduk. araba çalıntıydı, hikayedeki herkes piçti ve sevmekten acizdi. nicolas winding refnle ben melodramdan bunu anlıyorduk.
    ve kopenhag, dünyanın en has yakışıklılarının dünyanın en iyi tasarlanmış klozetlerine işediği dünyanın en romantik şehriydi.

    heyhat, adı pekala babam ve oğlum olabilecektiyse de bu bir çağan ırmak filmi değildi. dolayısıyla sinemanın yarısını boş bırakan istanbullu sinefillerimiz, sırf onun sanatına yer açmış bir dünyada var olabilmek için kendisini anlayınca arap olan gay bir yahudiyle izdivaç yapmak zorunda kaldığım sanat güneşi matthew barney’nin son başyapıtına karaborsadan bilet arayışına başlamışlardı. çıkışta drawing restraint 9 davetiyemi lime lime edip üzerine tarçın niyetine ektiğim bir fincan sahlepin dilimi haşlamasına izin verdim.
  • ilkinden çok daha sarsıcı ve rahatsız edici bir film. devam filmi gibi değil aslında, keşke adı başka bir şey olsaymış.

    pusher ana karakterinin yaşadığı büyük stresi başarıyla izleyiciye de yaşatıyor. pusher 2 ise çok sert bir dünya yaratarak önce güçlü bir fon yaratıyor. sonra hikaye ilerledikçe başlarda uzak durduğumuz tonny karakteri ile empati kurmaya; hatta onunla birlikte üzülmeye, sinirlenmeye ve çıkış yolu aramaya çalışıyorsunuz.

    benim için mükemmel bir film. nicolas winding refn bence harika bir iş çıkarmış. ama bu kadar büyük bir yönetmene rağmen aslan payı bence mads mikkelsen'in. filmde kapladığı alan olarak taxi driver'daki robert de niro ayarında bir iş çıkarmış. gerçekten takdir edilesi.

    not: 2006'da boş bir sinema salonunda izledim. oha deyip çıktım, birilerine anlattım ama sonrası boş. 2010'da pusher'la birlikte peşpeşe izledim. şimdi bir cumartesi akşamı yine üst üste çaktım iki filmi. artık 3'ü izleme zamanı geldi sanırım. yarın...

    note 2: şu film için hikaye düz demiş ya biri... neyse bişey demiyom.
  • nicolas winding refn'in belki de en başarılı filmidir. bir defa pusher serisi, hikayesinden, diyaloğuna, karakterlerin davranışlarından, imajlarına ve hatta sinematografisine kadar, her anlamda iyi bir yeraltı sineması örneği. seride ikinci filmi öne çıkaran taraf ise tonny karakterinin derinliği ve mads mikkelsenın oyunculuğu.

    refn'in tarzının özü bu seride. belkide şimdilerde salt estetik bir sinematografi peşinde koşmasaydı, only god forgives gibi sadece görüntü yönetmenliğinden ibaret filmler yerine, yeni pusherlar seyredebilirdik.
  • sert, keskin, soğuk ve rahatsız edici bir yapım. böyle bir havayı yakalayabilen çok az film... hele de bu kadar az müzik kullanımıyla.