şükela:  tümü | bugün
  • levinas tarafından ortaya atılmış olan lakin badiou sayesinde sol kroşe yemiş bir kavramsallaştırmadır. felsefe literatürünün sonu gelmez tartışmalarından olan iyi-kötü tanımlama gayreti sonrasında levinas kötü olanın var olduğunu üstüne üstlük bunu anlamanın yolunun 'en kötü'den geçtiğini dile getirmiştir. öte yandan alain abimiz kötünün sırf kendi öz sınırları dahilinde kötü olamayacaığı amma ve lakin iyi olanın yozlaşmasının kötü sayılabileceğini belirtmiştir..

    sayfalarca sürebilecek bu tartışmayı somutlaştıracak olursak, hitler'in yapmış olduğu radikal bir kötülük müdür, yoksa iyi olan kavramların (devrim, eşitlik, adalet) içinin boşaltılması mıdır sorularının muhatabı olarak buluruz kendimizi. kanımca hitler özsel bir kötülük barındırmaz. çünkü her öz vurgusu iktidarın kokuşmuşluğunda kendini yeniden kurarken 'propaganda' gibi çok şey açıklayabilecek bir gerçekliğe toslar. yahudiler hitlerce katledilmiş ve en kötü olana maruz kalmış iseler ve ön kabul olarak alınırsa bu özcü (essensialist) yaklaşım; sırf bu yüzden değişen hakikatlere rağmen kabul görmüş genel-sabit bir 'kötülük' çerçevesinde kristalleşmeye sebep olur. haksız bir ölçüt olur. yani israil'deki yahudilerin çıkıp hitler'in yaptığı katliama benzer bir haysiyetsizlik işliyor olmalarına rağmen 'iktidar' sayesinde bu kristal yapıyı korumalarına yardımcı olur. yani evvelki ahlaki mağduriyet sonunda karar kılınmış radical evil başıboşluk buhranında bizleri umutsuz bırakır. halbuki kavrayışımız eksiktir. alain abimiz yeterince anlaşılamamaktadır. aslında özce bir kötülük yoktur. ne israil ne de hitler özünde kötülük taşıyan güç odakları değildirler. kötülük iyi kavramları kullanıyor olmalarından ötürüdür. yani söylemsel ibnetorluk ifşa olunmuştur. israil taş atan filistinli çoçuklara insansız uçağı ile bomba yağdırırken dünya medyasına 'bağımsızlık' gibi kavramlar ile gücünü pekiştirebilmektedir. bu diğer güçlerin peyda olmasını zorlaştıran ana unsurdur. hakikat yaratmaktan uzaklaşan bir israil ile sınır koruma yalanını dünyaya yediren israil arasında çok fark vardır. laf uzundur. lakin kötü içre değildir, iyi olamadığı için kötüdür..
  • aslında politik olan ile etik olanın ayrımının net bir şekilde yapılmadığı ile alakalı kavramsallaştırmadır. sosyal bilimler çizgisinde yazan, çizen, kafa patlatan, yayınlayan her türlü bireyin dikkatle analiz etmesi gerekmektedir. çünkü,

    politik olan konularda "iyi ve kötü" sınıflandırmaları yapıldığında konu hakkındaki rasyonel algılama neredeyse tamamı ile ikinci plana atılır. yani, eğer hitler'in yaptıklarının radical evil olduğuna dair bir algılama yaratılırsa; faşist almanya'nın ne koşullarda gelişen bir hareket olduğu, neden yahudileri hedef aldığı, ortaya çıkan sonuçta etkili olan rasyonel dinamiklerin neler olduğuna dair sorgulama yapılmaz. tartışma etik, yani sadece iyi ve kötü üzerinden kısıtlı kalan ahlaki bir kategoriye indirgenir. politik olan tüm olgular etik kategorisine indirgenir.şahsımca, bunun sosyal bilimlerde ve medyada sık sık vuku bulmasının sebebi ajitasyonun ve propagandanın en kolay ve etkili yolunun ahlaki kategoriler üzerinden ilerlemek olduğudur. yunanlıların neden her zaman kötü oldugunun rasyonel bir tartışmasının olmaması, dönemin illeti olan ulus-devlet kurma çabalrının gerekliliği ve bunun için osmanlı ile çatışmanın zorunluluğu hiç konuşulmaz. keza reel politik düzlemde bir dış politika analizinin yoksunluğunu zaten statükonun korumaya çalıştığı sürekli "kötülük peşinde olan yunan" dan başka bir sebebe bağlamak imkansızdır..

    velhasılı kelam, anlamak ile bilmek arasındaki kalın farkın müsebbibi yaratmış oldugumuz radikal kötülük kategorileridir. "kahrolsundurlar" diye bitirip ironik takılıyorum havalarında bünyeme neşe katma gayretimi de horgörmeyin, iyi bir insanınım ben.
  • türkiye'de,

    (bkz: pkk)
  • levinas tan çok önce kant önce din'in birinci kitabında hristiyanlıktaki orijinal günaha karşı ortaya koyar .. sonrada hannah arendt de kötülüğün sıradanlığı olacaktır
  • çaktırmadan; (bkz: you're either with us or against us)
  • liberal siyasetin en azından tavır takınmada ilişkisel düşünmeye pek razı olmaması, söylemini de açıklanabilirlik diyarının ötesindeki soyutlamalar evrenine atıfta bulunarak kurması, leş gibi hobbes kokan bir ahlak felsefesini içeriye buyur etmesiyle sonuçlanabiliyor. levinas da radical evil yorumunu tasarlarken kalbinin bir yerlerinde sinoduna takılı kalmış bir teolog barındırıyor kaçınılmaz olarak; diktatörlerin "radical evil"ı konusunda da, ezilmiş azınlıkların uyguladığı kaçınılmaz şiddet hakkında da ilişkisel olarak düşünülmediği takdirde her türlü mistifikasyon, iyi-kötü dramatizasyonu mümkün. cezayir'deki halkın uyguladığı şiddet ile fransa'nın cezayirlilere karşı uyguladığı şiddeti aynı gören entelektüelleri sartre'ın* sıkı bir eleştiriye tabi tutması unutulmamalı; bu "kötülük" kendi başına mı ortaya çıkıyor acaba?. levinas'ın radikal kötü'sünü eleştiren alain badiou, işkenceci ile işkenceye uğrayanın her ikisinin de "insanlık" adına yüksek bir mertebeye ulaşamayacağını söyler, onları bu ikili ve sorunlu varoluşa iten bütün ilişkiler mistifiye edilerek unutturulduğunda çözüm de kendiliğinden ortadan kalkacaktır. badiou bu yüzden bu etik kavramının nihilizmin gizlenmiş biçimi haline gelebildiğini de söyler,

    "kötüye ilişkin mutabakat sağlamanın iyiye ilişkin mutabakat sağlamaktan daha kolay olduğu, kilise deneyiminin çoktan ortaya koyduğu bir olgudur: kilise liderleri için, ne yapılması gerektiğini göstermeye çalışmaktansa neyin yasak olduğuna işaret etmek -hatta bu tür sakınmalarla yetinmek- her zaman daha kolay olmuştur (...) o halde, karşımızda küresel bir mutabakatı bir arada tutabilecek ve kendilerini güçlü bir biçimde dayatabilecek apaçık ilkelerden oluşan bir bütünlük varmış gibi görünebilir. biz yine de durumun böyle olmadığında; bu "etik"in tutarsız olduğunda ve durumun -gayet açık- gerçekliğine, aslında, hiçbir kısıtlama görmeden özçıkar peşinde koşmanın, özgürleştirici siyasetin ortadan kayboluşunun ya da son derece kırılganlaşmasının, "etnik" çatışmaların çoğalmasının ve gem vurulmamış rekabetin evrenselliğinin damgasını vurduğunda ısrar etmeliyiz." (badiou, alain, 2004, etik, metis yayınları, istanbul, s:26)