şükela:  tümü | bugün
  • çok kolay gibi gözülen aslında hiç kolay olmayan çalışma şekli. (aha bu tanım)

    sene 94-95 yaşım 14-15 atv'nin kasımpaşa stüdyolarının 4.katındaki küçücük bir odanın önünde oturmuş içerideki adamı izliyorum, ağzım beş karış açık. küçük oda kiss fm ve içeride program yapan okan bayülgen. yan tarafında radio sport var. okan bayülgen elinde sigarası, çok güzel sigara içiyor. bir yandan önündeki mikrofona konuşuyor bir yandan ağzından sigara dumanı çıkıyor, kalanını mikrofona üflüyor. o sahne kafama nasıl yer ediyor. acayip özeniyorum.

    bir de asım can gündüz var mesela program yapan kiss fm'de, böyle garip konuşuyor. atv'de çalışan babam ona balık oltası yolluyor, çok seviyor balık tutmayı asım can gündüz. beni de çağırıyor küçük yayın odasına. yok diyorum oltayı bırakıp çıkıyorum yanından. gıcık oluyorum bu adama. nereden bileyim adamın gitar soloları ile yıllar sonra kendimden geçeceğim.

    okan bayülgen balık tutmayı sevmiyor sanırım. keşke babam ona olta yollasa diye gıcık oluyorum okan'ın balık sevmeyişine.

    ama içimde ukte kalıyor bu radyo meselesi ve mikrofona üflenen sigara dumanı.

    yaş 18 istanbul'dan antalya'ya taşınıyoruz. medikal ürün satan bir yere giriyorum. otoskop, oftalmaskop derken bi bok anlamıyorum bu medikal sektöründen. bi rekteskop tüp var. bağsur ameliyatında kullanılıyor. 20 cm ve cok fena bir şey.

    habire radyo dinliyoruz kız kardeşimle. yerel radyolar arasında komik bir çocuk var. o günlerde iyice ünlenmiş olan beyaz'ı taklit ediyor gibi. bay penguen show diye bir program yapıyor. dinleyici telefonu alıyorn yayına. her gün aramaya başlıyoruz. artık iş öyle bir boyuta geliyor ki beni de yayına alıyor. sanki radyonun atina muhabirine bağlanıyormuş gibi. ben yunan şivesi ile konuşuyorum. çok eğleniyoruz. en sonunda tanışmaya karar veriyoruz. bizim bay penguen ayriyetten levis mağazasında tezgahtar. orada buluşuyoruz. gece bir biraheneden ayrılıyoruz. ve bende katılıyorum programa.

    bay penguen ve (sıkı durun) bay kanguru show.

    ben sadece konuşmak zannediyorum o zamana kadar bu radyo programı yapma işini. bir sürü mikser, potans zart zurt var. şunu açınca mikrofona ses gidiyor, bunu indirince şarkı kısılıyor, cıngılı burdan ver. patatese dönüyor kafam. ve sürekli potansı patlatıyorum. peh peh diye konuştukça karşıdaki ibre sona vuruyor.

    en sonunda rahatlıyorum aklıma okan bayülgen geliyor. yakıyorum sigaramı. oh çekiyorum ilk nefesimi, haşırt boğazıma kaçıyor, mikrofon açık bir öksürüyorum ki ciğerlerim milletin radyosundan çıkıyor.

    15 gün sürüyor bizim show. kelmen isimli program yapan aslında çok saçlı dengesiz biri ile çok pis kavga ediyorum.

    2 ay sonra radyodan başka bir arkadaşımı yolda görüyorum. bana şeker fm'de olduğunu, yeni birisinin satın aldığını, yayın müdürünün çok kafa olduğunu benim de mutlaka gelmemi söylüyor.

    2 gün sonra yayın müdürünün karşısındayım. adam inanılmaz bir tip. çok kalın sesi var, barış manço tarzı bıyık bırakmış ve tek gözünün için tamamen bembeyaz. feci korkuyorum

    -ne çalacaksın peki sana program verirsem, diyor.
    -bülent ortaçgil, fikret kızılok, doğan canku, barış manço ve illaki ilhan irem diyorum. ilhan irem'i günde 3 saat dinlemezsem uyuyamıyorum 18 yaşındayken. bizimki takılıyor bu illaki lafına.
    -ben radyomda ilhan irem çaldırmam, diyor.

    ayağa kalkıp müsade istiyorum. oraya para için gelmemediğimi, istediğimi istediğim gibi yapamadıktan sonra bir önemi olmayacağını çok idealist bir şekilde beyan ediyorum. gülüyor. meğerse bizimki ilhan irem hastası. "tamam abi çalmam o zaman" desem yatacak bizim iş.

    ilk gün. 2 su bardağı rakı içmişim. mikrofon oynuyor gözümün önünde. hala çok korkuyorum, elim ayağım titriyor. sigaramdan bir nefes çekiyorum, üflüyorum mikrofona açıyorum sesini "merhaba" diyorum.

    herkez bana çömez gözüyle bakarken bizim müdür cart yayın saatimi uzatıyor. cuma-cumartesi-pazar 17-19 sende diyor. uçuyorum resmen.

    6 ay sonra bir gün dinlenme raporları geliyor. yerel radyolar arasında 5. sırada benim program. masaların üzerinde geziniyorum.

    7. ay bizim şeker fm'in tadı kaçmaya başlıyor. para yok millet isyanda. benim hiç umurumda değil. bilgisayar programı satan bir firmaya başlamışım, oradan para geliyor. bir gün gidiyorum ki elemanlar cd'leri topluyor. hayırdır demeye kalmıyor radyonun battığını alacaklara karşı cd'leri topladıklarını öğreniyorum. hemen dalıyorum kimsenin sallamadığı ama bana göre en güzel olan cd'lere.

    başka radyolara gitmeyi düşünüyorum ama bilgisayar işinde sürekli şehir dışına çıkma gerekliliği doğuyor. zaman geçip gidiyor. aklımda hep okan bayülgen'in mikrofona sigara dumanı üflediği sahne. en azından onu yapmışım.
  • gelişen teknolojiyle herkesin fırsat sahibi olduğu ve fakat bu fırsatı değerlendirmenin öyle herkesin harcı olmadığını ispatlayan aktivite. denemek iyidir can yakmaz. (bkz: yardım etmek can yakmaz)
  • çocukluk hayaliydi bir dönemin.
    plaklı,kasetli,cd'li ve en son bilgisayarlı teknolojiyle birlikte gittikçe programcının üzerindeki yükü azaltan bir iş haline geldi.hal böyle olunca ve yerel radyoların iş bilmezliği de devreye girince elini-kolunu ve diğer uzuvlarınıda sallayabilen her kişinin yapmak istediği,yaptığı ve kısa sürede bıraktığı bir eylem olarak kaldı.

    bir laf vardır bilmem ne oldu artık diye... neyse...
  • bu akşam onbirde bi aradaşımla yapacagımız hede.. tek bir hazırlık yapmadık, bakalım ne bok yicez..
  • kesinlikle para kazanamayacağınız ama çok çok zevkli bir iş, en azından eskiden öyleydi, şu an nedir durum bilemem. özellikle yerel, küçük bir radyodaysanız para kazanmayı falan unutun. patron size maaş verebilmeleri için kapı kapı dolaşıp reklam verecek birilerini bulmanızı, reklam gelirinden prim alabileceğinizi söyler ki kolay kolay kimse de reklam vermez, verilen reklamdan ele geçen prim de yol paranızı karşılamaz bile. para verip sponsor olan bir firma/ dükkan filan varsa da saçma sapan durumlar oluşur: örneğin şen kasap veya özurfalı pide kebapın sunduğu diye anonsu olan programda rock filan çalıyorsunuzdur, hatta reklamverenlerden gelen istek şarkıları son anda playliste girer, metallica ardından mahsun filan çalarsınız. reklam filan almadıysanız beleşe program yaparsınız ama zaten sırf sevdiğiniz için yapıyorsanız sorun olmaz. şu an bu sistem hala devam ediyordur belki, deneyim filan hikaye, kendiniz gerçekten eğleneceksiniz - şayet seviyorsanız, o yüzden böyle bir fırsatı olan yapmalı bence (sesi düzgün olan, iki kelimeyi bir araya getirebilen, türkçeyi katletmeyenleri kastediyorum)
  • bilgisayarlara ve internet sitelerine yüklenebilen yeni nesil uygulamalar sayesinde çok kolaylaşan, arkadaşların yaptığı yayınları dinlerken insanı birbirinden uzaklaştıran hayata ve koca koca şehirlerin mesafelerine rağmen birbirinize sevdiğiniz müzikleri dinletip sohbet ediyormuş hissi yaratan, insanı durduk yere duygusala bağlatan hadise.
  • göründüğü kadar kolay olmayan hadisedir. öncelikle yayıncı çok ince bir çizgi üzerindedir, hele ki konseptini oturtamadıysa pek bir sıkıntılı durumdur. müşterinin istediğini mi çalacaksın, içinden geleni mi, cevval bir ikilem.

    oldu da, sözlük ortamı gibi kapalı küçük komunitelerdr bu işe başlandıysa bir de dinleyici nazı girer, yok "benimkini çalmadın", yok efendim "senin çaldığın bok, benimkini çal", yok "tarzın leş, metal çalsana aga / arabesk çalsana dede / türkçe çalma be moruk"... verilecek en uygun cevap "winampta aç kankuş" olsa da genelde bu verilmez.

    sürekli ilgiyi tepede tutmak gerekir, bu da zor iş. yoksa (genelde sayaçlı radyolarda) bakarsın müşteri tık tık inmeye başlar. hem kendini iyi satman hem de farklı olman gerek.

    insanları memnun etmek zor iş zaar. eğlence sektörüne körü körüne atlamayın.
  • 2000'li yılların başlarında 2-3 yıl gerçekleştirdiğim orgazmik hadise. gece 23-01 arası o dönem ev arkadaşım da olan kimse ile bol bol geyik yapardık. öğrenciyim iş güç yok ciddi ciddi hazırlanırdım. gündüz okulda ses kaydı falan yapıyordum mesela teknolojik imkanlar nispetinde. o zamanlar mp3 falanda yeni şeylerdi ustelik. bir çok şarkıyı kasetten çalıyoruz. zaten cok az şarkı var programda, caldiklarımızda eski şarkılar genelde. o masanın başında mikserle, mikrofonla, kasetlerle uğraşmak paha biçilemez hazlardı. cingıllarımızı kendimiz cekiyoruz ve genelde canlı seslerle. programın açılışı ney sesi eşliğinde "saat 23:00 bursa için otomatik protakal vakti" ve sonrasında gelen andımız. o günler için çok orijinal fikirlerdi. andımızı kaydettiğimiz akşamı hatırlıyorum mesela okuldan bir sürü kız, erkek tuttuğumuzu toplamışız eve ve önce biri sonra toplu halde "türküm, doğruyum, çalışkanım..." diye devam ediyoruz. aradan geçen 11-12 yıl sonra bugün andımız kaldırıldı, benim için böyle bir yanı da var demokratikleşme paketinin.

    canlı telefon bağlantısı var her gece 3 ya da 4 tane alıyoruz. zaten yüzlerce telefonda gelmiyor. 2 gelirse 2, 4 gelirse 4 şeklinde. ama çok eğlenceli geçiyor. telefonlar kadın ağırlıklı. benim sevdiğim bir kız arkadaşım var o dönemler kimseyi gözüm görmüyor ama program ortağım ve cingıllarımızı seslendiren üçüncü ev arkadaşımız her gün başka kızlarla buluşuyorlar. ben gitsem bile en fazla 10 dakika oturup kalkıyorum, salak kafam. genelde arkadaşlarımın bu tip buluşmaları mahfelde başlıyor zaten ev yakın, evde sona eriyor. stüdyoya giderken bazen toplu halde gidiyoruz arkadaşlarda oluyor. canlı alkış efekti falan kullanıyoruz yani. hatırladıkça gülerim. şimdilerin hüloooğğ'u benzeri bir vaka yaşanırdı stüdyoda.

    beyazıt öztürk (beyaz) rüzgarı sarmıştı her yanı o zamanlar. genç radyocular için hikayesinden ve kendisinden etkilenmemek imkansız gibi birşeydi. her radyoda en az bir beyaz taklidi vardı. zaten ne yapsan ister istemez ona benziyor gibiydi. üstelik iyi yapılan taklitleri de çok ilgi görüyordu köftehorun. ama gururla söyleyebilirim ki, ikimizde hiç ama hiç benzemiyor hatta benzememeye özel çaba sarf ediyorduk beyaz'a. sevmediğimiz içinde değil üstelik pek severdik kendisini o dönem. geyik yapıyoruz dediğim şeyler örneğin; çok değerli ozanlarımızın aşık atışmasına yer vereceğiz bu gece diyoruz birimiz ismail türüt digerimiz atilla taş kasetinin kağıdından şarkı sözlerini ağdalı biçimde şiir gibi okuyoruz.

    istanbul kizi suzan, yat kollarume uzan, elalemden bize ne, yavrum var ise rızan...

    efendim o da birşey mi? şu dizelere ne demeli?

    emmi, emmi, emmi nihayetim belli allah'ini seversen tut getir yarimi

    gibi.

    ya da şunu hatırlıyorum mesela; sinan çetin show tv'de film gibi diye bir vuslat programı yapıyordu o zamanlar. onu parodileştiriyoruz. ben sinan çetin oluyorum. arkadaşım acıklı hikayesini anlatıp yıllardır görmediği arkadaşını aradığını söylüyor. bakalım paravan açılınca gelecek mi derken, barış manço gülpembe ile giriyor damardan. üçüncü ev arkadaşımız geliyor paravanın ardından ve kavga etmeye başlıyorlar. yıllardır arıyorum dediği arkadaşı üstüne kredi çekip kaçmış çünkü falan filan.

    daha önce yazanların söylediği gibi para için falan yapılmaz bu iş, gönül işidir biraz. sevmek, ilgi duymak, istemek gerekir. zaten o aldığın hazzı pek para ile ölçemezsin. yerel radyolarda ortam biraz game of thrones esintileri taşır. radyonun işletmecisi de sizinkine benzer bir mizah programı yapıyor (daha doğrusu yapmaya çalışıyor) ve ortak radyocu çevrenizle bir araya geldiğinizde hep sizden bahsediliyorsa, program onunkinden daha çok ilgi görüyorsa artık o radyoda devam etme olasılığınız azalır ve biter. ev arkadaşlarıyla yapılan bu güzel işin başına da bu son gelmişti o dönem. kendiside çok samimi bir arkadaşımız olan sayın işletmecimiz ne yapıp edip o radyoda ki yayınımıza son vermişti, son bir yayın yapma ve veda etme fırsatı bile tanımadan. istek saati koymuştu birde bizim saate dinleyicilere küfür eder gibi.

    sonrasında başka başka bursa radyolarında arkadaşımla beraber ya da tek başıma farklı programlarda yaptım bir süre daha ama o günlerde ki lezzeti hiç yakalayamamıştık. zaten başka istasyonlarda yaptığımız işlerde aynı ismi kullanmadık bir daha. orijinal adıyla "a clockwork orange" öyle özel kalsın diye. olağan şüpheliler'di bir sonraki programın ismi. sonra radyoterapi vs. vs.

    çok güzel günlerdi be sözlük acayip özlüyorum.
  • sanırım yapabilsem beni en çok mutlu edecek şey olurdu. haftada 2 saat falan, istediğim şarkıları çaldığım, çok fazla konuşmadığım, genelde insanları biraz eskilere götürdüğüm, billie jean, down under, be my lover ya da ne bileyim mambo no. 5 gibi şarkılar çaldığım bi program yapıyor olsam çok mutlu olurdum.

    hani böyle insanlara 'aaaa abi ya nerden geldi bu şarkı aklına??' dedirtmek kadar güzel bi his yok bence. yeni gruplar keşfetmek, türler tanımak falan da tabi çok güzel bi mevzu ama her yaş grubunun kafasında kazınmış, büyük çoğunluğunun adını bilmediği şarkıları hiç beklemedikleri anlarda önlerine koymak çok zevkli.