şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • filmin özeti şöyle: ''insanların birbirlerine yaptıkları hemen hemen hiçbir açıklamanın tümüyle doğru olduğu söylenemez. hiçbirinin en ufacık bir ayrıntısının bile hiç maskelenmediği, azıcık olsun gerçeği saptırmadığı seyrek görülür, hem de çok seyrek.''
    j. austen emma
  • --- spoiler ---
    "after she ran away, he took up my sword, and my bow and arrows. with a single stroke he cut one of my bonds. ı remember his mumbling, "my fate is next." then he disappeared from the grove. all was silent after that. no, ı heard someone crying. untying the rest of my bonds, ı listened carefully, and ı noticed that it was my own crying."
    --- spoiler ---
  • 1951 venedik film festivalinde gösterilmesiyle birlikte tüm batı dünyasının ilgisini japon sineması, özellikle de akira kurosava üzerinde toplanmasına yol açan bir film. yani akira kurosava'yı ilk kez batılı seyircisiyle tanıştıran film olmuştur aynı zamanda.

    ormanda bir evli çiftle karşılaşan bir haydut (samuray) erkeği öldürüp karısına tecavüz eder.
    hepsi bu kadar -ama gerçekte öyle mi acaba?- aynı hikâyeyi değişik bakış açılarından, haydutun, kadının, ölü adamın ve olup biteni gizlice seyreden bir oduncunun açılarından dinleriz. hepsi de birbirinden farklıdır. peki ama hangisi hakikatı anlatmaktadır? ve hakikat nedir? insanlar neden yalan söyler? kötü oldukları için mi, yoksa olayları kendi hayal güçlerine göre yorumladıkları için mi?

    sözgelimi adamın ölümü bir cinayet, kaza ya da az çok eşit bir kavga sonucu olmuş olabilir. birbirine zıt hikayeler anlatıldıkça karakterler hakkında daha çok bilgi ediniriz ama aynı sorun sürmektedir. hangisine inanmalıyız? hangisi gerçeğe daha yakın?

    akira kurosava yalan söylemeden yaşayamayan insanların doğasını inceler bu filmde. yalan söylemeden duramazlar çünkü olayların çarpıtılması kendi özsaygıları için gereklidir. çarpıcı, kimi zaman yabanıl, ustaca yönetilip çekilmiş ve hikayelerdeki düşlem unsurunu vurgulayan stilize bir oyunculukla süren bir filmdir. kendi çapında bir başyapıt olan bu filmin paul newman'nın oynadığı 1964 hollywood versiyonu the outrage bu düzeyi tuttutamamıştır.

    not: özel olarak; en iyi yabancı film ödülünü almıştır.

    tanım: japon sinemasını sevdiren başyapıt olan bir film.
  • bir şey anlatırken yapacağınız en iyi şey bakış açınızı olabildiğince derli toplu tutmaktır. çünkü geniş bir bakış açısı fikirleri keskin bir şekilde aktaramadığı için temanızın zayıflamasına neden olur. en fazla olay göründüğü gibi değil demek için bir bakış açısıyla başlayıp finalde ikinci bir bakış açısıyla bitirebilirsiniz. mesela bir hırsızı yakalamaya çalıştığını söyleyen polis aslında işlediği suçun görgü tanığını arıyordur. ancak bu bir tekniktir ve finalde seyirciyi şaşırtmak için yapılır. bu nedenle işlenilen temaya zarar vermez.

    ben, elimdeki hikayeyi en doğru şekilde bütün karakterlerin bakış açılarıyla anlatacağım derseniz de; birincisi bir anlatımda mutlak gerçek diye bir şey yoktur. illaki birilerinin olay üzerindeki düşünceleri anlatıma dahil olacaktır. bu karakter de olabilir, yönetmen de senarist de. ikincisi de hikayede karşıt görüşe sahip iki karakterin olması anlattığınız temanın zayıflamasına neden olacaktır. çünkü bir karakter atıyorum "insanlar iyidir." derken diğeri "insanlar kötüdür." diyecek bu iki düşünce birbirini sıfırlayacağı için de sonuçta bir şey anlatmamış olacaksınız.

    rashomon işte bu nedenle çok özel bir filmdir. çünkü filmin teması "insanlar bencildir, her olayda kendi bakış açılarını dikkate alırlar ve dünyada kötülük olsa da insanlar için hala umut vardır." şeklinde düşünülmüştür. bu nedenle başka bir hikayede temayı zayıflatacak olan karmaşa bu filmde gerekli bir unsurdur.

    ancak temanın bu olması yaratılan karmaşanın her zaman işe yarayacağı anlamına gelmez. çünkü ehil olmayan birinin elinde bu hikaye her yöne bakıp hiçbir şey göremeyen bir enkaz olmaktan öteye geçemezdi. şimdi karakterlerimiz üzerinden bu karmaşa nasıl ilerlemiş ona bir bakalım. ayrıca "samurayı kim öldürdü?" sorusuna da yanıt bulmaya çalışalım.

    --- spoiler ---

    bu senaryo oluşturulurken dikkat edilen en önemli unsur, karakterlerin hangi alanlarda yalan söylediğinin sezdirilmesi ancak açık edilmemesidir. izleyicinin kafasını karıştırarak bütün karakterlerden şüphe duymasını sağlayan film, böylece insanların anlattıkları her şeyi nasıl kendilerine göre yorumladığını göstermiştir.

    buna bir örnek ile bakalım. olayların çıkış noktasında buluna tajomaru, her ne kadar enerjisini toshiro mifune'nin sempatikliğinden alsa da aslında azılı bir haydut. filmde de söylediği üzere eğer bir kötülük yapmayı kafasına koyduysa bunun önünü arkasını pek düşünmeyen, tamamen içgüdüleriyle hareket eden bir insan. ayrıca kendisini olduğundan daha "büyük" görmek gibi bir huyu var. mesela yakalanma nedenini attan düşmek olarak değil de içtiği kaynağa düşen bir yılanın zehrinden etkilenmek olarak değiştirmeye çalışıyor en başta.

    karakterin yalan söylediğini açıkça belli eden bir diğer nokta da hikayeyi anlatmaya başlamadan önce "beni zaten öldüreceksiniz." demesi. bunu bildiği için gerçeği anlatacağını söylüyor ancak her hikayesini aktarırken sürekli kendini övmesi soru işaretleri yaratıyor. mesela seri katiller yakalandıklarında hep gerçekte olandan daha fazla insan öldürdüklerini "itiraf" ediyorlarmış. atıyorum 18 kişiyi öldüren bir seri katil 100'den fazla insan öldürdüğünü söylüyor sorguda. bunun da nedeni aslında egolarını şişirmek. bu suçlu davranışının bir benzerini de tajomaru'da görüyoruz.

    ayrıca samurayın iplerini kesmesi ve aralarında geçen kahramanca dövüş de karakterin anlattığının pek doğru olmadığını sezdiriyor bize. ancak doğru nedir derseniz, film size bunu söylemiyor çünkü senaryo gücünü izleyicinin şüphelerinden alıyor ve anlatılan hikayelerin temeline döşenen bu tip dinamitler her söylenene şüphe ile yaklaşmanıza neden oluyor.

    filmde bir de izleyicinin gerçeği bulmasını zorlaştırıp duyduğu her şeyden şüphe etmesini sağlamak için diğer karakterlerin "kurbanı suçlama"dığını göstermişler. çünkü filmde hikayenin aslını öğrenebileceğimiz iki kişi var. birincisi gelin. çünkü asıl kurban burada kendisi. ancak o da toplumsal normlar içine sıkıştırılıyor ve kendisini korumak için boşluklarla dolu bir hikaye anlatıyor. bunun nedeni bir suçu olması değil. gelin dışında diğer üç karaktere baktığınızda net bir kadın düşmanlığı görebilirsiniz. bu nedenle gelin aynı düşmanlığı sorgu esnasında görmemek için hikayesini kendisine göre anlatmak zorunda kalıyor. çünkü dönemin çarpık ahlak anlayışı nedeniyle en ufak bir şüphede bile kendisinin de suçlanacağını biliyor. gelinin anlattığı hikayedeki boşluklar nedeniyle de film elinizdeki en güvenli kaynağı almış oluyor.

    elimizdeki diğer güvenilir kişi ise oduncu. ancak oduncunun hikayesi türetilmiş bir anlatım. önceleri samuray ve tajomaru'nun dövüşünü gerçekçi bir şekilde anlattığı için oduncuya inanma eğiliminde oluyorsunuz. ayrıca yalan söylemek için bir nedeni varmış gibi görünmüyor. ancak ortadan kaybolan hançeri hikayeye hiç dahil etmemesi şüphe uyandırmaya başlıyor. anlattığı hikayeye bu şüphe ile bakmaya başladığınızda da fark ediyorsunuz ki aslında oduncu diğerlerinin anlattığı hikayeyi almış biraz kendi amacına göre düzeltmiş ve o şekilde aktarmış.

    peki oduncu bunu neden yaptı? birincisi oduncu hançeri gerçekten çaldı. bu kesin, ancak hançeri aldığı yer söylediği yer değil bana göre. çünkü muhtemelen gelin hançeri aldı sonra gerçekten bayıldı. samuray da intihar etti. ancak burada eşinin kaçtığını söyledi çünkü çirkin bir bakış açısıyla olaylardan gelini de sorumlu tuttu. o nefret dolu bakış gerçek yani. ormanda yalnız kalıp ağladığı kısım ise hikayesini romantik bir şekilde anlatma çabası. gelin ayıldığında erkek egemen bir toplum ve yargı sisteminde suçun üzerine kalacağını fark etti ve kaçtı. bundan sonra oduncu geldi ve hançeri samurayın göğsünden çıkarıp aldı. bunu da itiraf etmek istemedi çünkü ormanda bulduğu bir hançeri cebe atmak başka bir şey, ölmüş birinin göğsünden hançeri çıkarıp çalmak başka bir şey. bu yüzden kendisini bu kadar "düşmüş" göstermemek için o da yalan söyledi.

    --- spoiler ---

    sonuç olarak bana göre olayların en mantıklı çözümü bu. ancak hikaye içindeki herkes olayları o kadar çok kendisine göre çekiştiriyor ki gerçeklik bir yerden sonra yırtılmaya başlıyor. yine de eğer karakterlerin bunu yapma motivasyonlarını anlarsanız en azından nerede yalan söylediklerini çözebiliyorsunuz. çünkü film size tajomaru için egonun, gelin için egemen olan taraflı ahlak anlayışı içinde kendisini savunma çabasının, samuray için kendini beğenmişliğin, oduncu için de olaylardan sıyrılma isteğinin önemli olduğunu fark ettiriyor. ancak tabi filmi her izlediğinizde farklı bir sonuca varıyorsunuz. sırf bu yüzden bile tekrar tekrar izlenesi bir filmdir rashomon.
  • rahibin filmin başında insanlıktan umudunun kalmadığını söylediğini ama filmin sonunda tapınağın arkasındaki bebeğin ağlama sesini duyup bebeği bir reflexle kucağına alması,oduncunun bebeği almaya çalışmasına karşı çıkması ama daha sonra bebeğin başına kalacağını ve adamın da zaten hali hazırda 6 tane çocuğu olduğunu duyunca bebeği adama kakalaması ve bunu yaptıktan sonra kendini rahatlamış hissetmesi ve birden bire insanlıktan ümidini kesmemiş olduğunu söylemeye başlayarak hırsızlık yaptığı ortaya çıkan suçlu adamı rahatlatması beni insanların çıkarlarına göre ne kadar hızlı fikir değiştirdiğini göstermesi açısından imrendirmiştir.insanlığa kötülüğün hakim olduğunu söyleyen adamın her şeyi kabullenmiş hali ve bir başkası daha suçlu çıkınca rahatsız edici bir şekilde kahkaha atması.el kadar bebeğin yağmurlu havada üşüyeceğini bilmesine rağmen üzerindeki battaniyeleri toplaması ve kendini haklı çıkarmaya çalışması ve ne acıdır ki bazı söylediklerinde haklı olması...ne diyeceğimi bilemiyorum ya.doğru yok,sadece bakış açısı var.
  • gerçek üzerine, insan oğlunun zaafları ve çıkarları uğruna nasıl da gerçeği çarptırabileceği üzerine bir film. bununla beraber, piramitin en üstünde olmasına rağmen nasıl da saf olduğuna dair.
    şahsen akira kurusowa'nın en vasat filmi. film başlarken ortada dolanan iki adam var ve bir olay hasebiyle kendi kendilerini yiyorlar. "nasıl olur, nasıl olur anlamıyorum!" "korkunç bir olay", "ömrümde böylesini duymadım"... gibi seyriciyi merak içerisinde bırakan cümleler ile başlayıp koltuğa yapıştırıyor. fakat 4 farklı hikaye olduğu halde bir gerçek yok, geçtiği çağı da hesaba katarsak korkunç bir olay hiç yok, kaldı ki bu rahip ve oduncu ne denli bu kadar tırsıyor değinilmiyor ve sonuç izleyiciye bırakılıyor. yargıcın sesini hiç duymadığımız için "gereği düşünüldü" demek bize bırakılıyor. en azından insanoğlu adına bir mesaj verilmeliydi.
  • bir tavsiye üzerine izlediğim ve dürüst olmam gerekirse siyah beyazın bende yarattığı buhran sebebiyle sonunu getirmekte zorlandığım bu filme dair okuduğum entrylerden en çok gözüme çarpanı; filmin gerçeğin göreceliliği üzerine kurgulanmış olduğu yönünde fikir beyan eden yorumlardı.

    ben filmde gerçeğin göreceliliğinden çok, gerçek olan bir olayın her bir müştereki tarafından nedenlerine dair ayrı ayrı yalanlara bulanarak kendilerini haklı gösterecek şekli ile dinleyenlere servis edilmesi durumunu buldum.

    bu filmde gerçek olan şey, kadının tecavüze uğraması ve kocasının birisi tarafından öldürülmesidir.

    bu olayların gelişimine ve nedenlerine dair ortaya konan şeylerin izafi olmasının sebebi ise; bize aktarılan şeyin gerçek olan değil, kişilerin hayata bakışları, egoları, nefislerini haklı çıkartmak istemeleri, haklı, güçlü veya mağdur görünmek istemeleri gibi nedenlerle olanları yalanlar aracılığı ile kendi istedikleri şekle sokarak anlatmalarıdır.

    ancak takdir edersiniz ki ortada yalanlardan oluşan uzun bir zincir varsa orada gerçekten de, gerçeğe dair göreceden de bahsetmek zordur.

    haklılığın ya da doğru olarak kabul edilenin görecesi olabilir buradaki durum en fazla.

    bunun dışında film en büyük eleştirisini, patriyarkal toplum yapısına ve feodalitenin, yargıların hakikatlerle bağı üzerindeki olumsuz etkilerine vurgu yaparak getirmektedir bana göre.

    bu sistemin içinde ezilen kadının erkeklere ve erkeklerce kendisine çizilmeye çalışılan kadere boyun eğmesi ile sistemi çözmüş bir kadının erkek egemen bir toplumda yaşamasına rağmen erkeklere manipülatif zekası ile diz çöktürmesi paralel senaryolar aracılığı ile oldukça güzel işlenmiş.

    sonuç itibariyle, uzun boylu güzellemeler yapabileceğim ve mutlaka izlenmesini tavsiye ettiğim bir film olmamakla birlikte izleyenin de izledikten sonra zamanını verimsiz geçirmiş olarak hissedeceğini düşündüğüm bir film değil, rashomon.
  • 1950 yapımı, yaklaşık bir buçuk saat süren akira kurosawa filmi. gerçekliğin göreceliliğini, her pencereden farklı yorumlanabileceğini hatta gerçekliğin ne olduğu ile mutlak doğru/gerçek ikilisinin olamayacağını bir olay üzerinden 3 ana karakterin pencerelerinden farklı bakış açıları ile yansıtan başyapıt.

    --- spoiler ---

    ormandan geçen karı-koca ve bir haydut olan tajomaru'nun, bahsigeçen kadına hayvani dürtülerine engel olamayarak tecavüz etmesine binaenaleyh bu üç karakterin ayrı ayrı pencerelerinden bu tecavüz olayının nasıl görünebileceğini, nasıl sonuçlanabileceğini, her bakış açısından aynı olayın nasıl farklı farklı görülebilip yorumlanabileceğini anlatan film.
    --- spoiler ---
  • bu gece tekrar izledim. ve hissettiğim çok farklı olmadı aslında. insanın eksiklik duygusuyla en çok kendini tanımaması ve inkar etmesi gerçeğiyle dolu bir film. kurosawa iyi bir adam gibi gelmiştir hep. iyiliğe inancını korumaya çalışmış ve göstermiştir. ve ilginçtir ki en çok da hayduta gerçekleri konuşturuyor olması.. ve o bebeğin geleceği aklımda. o bebek...

    akira kurosawa en iyi yönetmenlerden biridir. izleyiniz. filmden sevdiğim bir replik:

    - “vaaz dinlemek istesem yağmuru dinlerdim.” evet ben de aynısını yapıyorum.
  • insanın kendi gerçeğinin menfaatleri uğruna değiştiğini gösteren filmdir. kimi namusunu, kimi itibarını, kimi canını korumak için yalanlar söyleyip işin içinden çıkmaz bir hal alan durumu özetleyen şey filmin başında takashi shimura'nın söylediği "anlamıyorum" kelimesidir. anlamadığı şey rasyonelliğin bozuk olması ve kendi dahil olaya müdahil olanların bu uğur da menfaat veya nefsini öne çıkarmasıdır. filmdeki tek gerçeğin olaya müdahil olan kişilerden kimsenin gerçek konuşmadığıdır. (bkz: akira kurosawa) bu yönden gerçeğin gerçek üzerinden ironisini yapıp bizi de çıkmaza sokmuştur ama umut yeşeren bir durum da filmin sonunda baş göstermiş içimizi bu çıkmazdan çıkarmasa da su serpmiştir.
hesabın var mı? giriş yap